Bugun...
LİVANELİ: BU MEMLEKET ADALETSİZ AMA MERHAMETLİYDİ
Tarih: 14-08-2019 05:37:00 Güncelleme: 15-08-2019 04:30:00 + -



LİVANELİ: BU MEMLEKET ADALETSİZ AMA MERHAMETLİYDİ

Zülfü Livaneli ülkemizin içinde bulunduğu durumu şöyle açıkladı. Zülfü Livaneli, söyleşi kitabı “Livaneli’nin Penceresinden”i Özlem Gürses’e anlattı. Livaneli “Bizim şiddetle bir zihniyet devrimine ihtiyacımız var. Ülke duygusal anlamda bölündü” dedi.

 

Ben onu her zaman sadece bir sanat insanı, bir yazar, bir şair, bir yorumcu olarak değil, tüm yaşamı ve vazgeçtikleriyle bir rol model olarak izledim… Son kitabı “Livaneli'nin Penceresinden”i de büyük bir iştahla ve merakla okudum. Zafer Köse'nin incelikle kurgulanmış nehir söyleşi, Doğan Kitap'tan çıktı. Siyasetten ve nemden bunaldığınız şu yaz günlerinde, serin ve ufuklar açan bir düşünce iklimine gitmek isterseniz, mutlaka okuyun. Zülfü Livaneli ile sadece kitabı değil, aslında memleketi konuştuk. Tek bir sayfaya sığmayan bu “koyultulmuş sohbet” yarın da devam edecek…

 Son kitabınız çıktı. Kutluyorum. Oradan bir soru ile başlayalım, bir insan ömrünü neye vermeli ? 

Biliyorsun, benim bir şiirim bu. Bir insan ömrünü insana ait değerlere vermeli. Para kazanmak bir hayatın amacı olamaz. Oysa en sıradan insan bile kafayı parayla bozdu ! Ya sahte içki sattı, ya uyuşturucu ticareti yaptı ya da patlak botlarla mülteci taşıdı… Bir toplumun DNA'sı bozuldu.

 Bugünlerde hepimiz depresyondayız. Büyük bir sıkıntı, büyük bir kaygı… Anlam zeminini yitirdik biz, nasıl dönebiliriz oraya ? 

 

Senin anlam yitimi dediğin, aslında değerlerin yitimi. Türkiye'de “Huzurluyum, mutluyum” diyen hiçbir insan yoktur. Türkiye'nin ruhu uzun zamandır yaralı. Yüzyıldan uzun süredir Türkiye, aydınlanma ile köktendincilik, yurttaşlık ile etnik kimlik, Doğuculuk ile Batıcılık, gelenek ile modern fikirlerin çarpışma alanı. Artık duygusal anlamda bölünmüş bir ülkeyiz…

 Kitabın alt başlığı da bu; Batı'nın kibri ile Doğu'nun cehli arasında… 

Çünkü bizim aydınımızın da, halkımızın da problemi bu… Tarihten gelen bir takım kategorilerle,  üstelik hiçbir şekilde doğrusunu bilmeyerek ve hep yanlış anlayarak kavga grupları yaratılıyor. Eskiden bu memleket adaletsiz ama merhametliydi. Şimdi de adaletsiz, ama aynı zamanda merhametsiz. Bu şekilde çağdaş bir toplum oluşması çok zor. Bizim şiddetle bir zihniyet devrimine ihtiyacımız var.

 Neden yapamadık bugüne kadar? 

Çünkü Osmanlı yüzyılları boyunca, padişahların da toplumun da başında bir “Ulema belası” vardı. Rasathaneyi bile yıktılar biliyorsun, neymiş efendim “Göğe bakarsan meleklerin etek altı görünürmüş !” Bugün de televizyonlara çıkıp konuşan bir sürü insan var, hoca, hacı, şeyh adı altında… Nasıl saçmaladıklarını görüyorsun değil mi ?! Çoğu da cinsel anlatımlara varıyor sonunda…

 Kendi cinsel fantezilerini dinmiş gibi anlatıyorlar… 

 

Sanki Allah bunlarla uğraşacakmış gibi! Kadınlara diyor ki mesela biri “Kocana görevlerini yerine getirmezsen, Allah da seni cehenneminde yakar!” Eğitim sistemi zaten Cumhuriyet düşmanlarının elinde. Medyaya, moda haline gelen düşüncelere, kültür ortamına bak; insanların üzerine yalanlar adeta şelale gibi dökülüyor! Geçmişte de bu adamlar ulema idi işte. Padişahları odalarında öldürtenler de onlardı…

Gezi'deki o cesaret her alanda gösterilmeli

 

 Kitapta Ortaçağ'da Anadolu'nun müthiş aydınlık bir dönem geçirdiğini de anlatıyorsunuz…

 

İslam'da en yüksek medeniyet neredeydi? Abbasi döneminde Bağdat'ta idi. O Beyt'ül Hikme denen muazzam kütüphane, Yunan eserlerinin tercümeleri, ilk kağıt fabrikasının kuruluşu… 1000 tane satranç kulübü olan bir şehirden bahsediyoruz ! O dönemin dünya kültürünün zirvesi. Bir de Endülüs Emevilerini düşün… Oradaki İbn-i Rüşd dünyanın en iyi Aristo yorumcularından biridir.

 Bu kadar geniş, zengin bir dünya ne oldu da yok oldu ?  

O muhteşem Bağdat'ı Moğollar yıktı, sonra da İslam Osmanlı'nın eline geçti. 1485 yılında Avrupalı tüccarlar 2. Beyazıt'a bir makine satmak istediler,  matbaa makinası… O da ulemaya sordu. Ulema da “yok efendim, böyle şeyler günahtır” dedi. Böylece matbaa girmedi. Beyazıt'ın oğlu Yavuz geldi, halife oldu ve bu yasağı bütün İslam alemine yaydı, 1700'lere kadar… Şöyle düşün, internet diye bir şey çıkmış, sana getiriyorlar, sen bunu hocalara sorup yasaklıyorsun ve 300 sene almıyorsun. Şimdi soru şu, İslam mı Türkleri, Türkler mi Arapları geri bıraktı ? Osmanlılar Arapları geri bıraktı. Sadece din bilgileri ile bir toplum nereye gidebilir ?

 Bu kitapta en çok üzerinde durduğunuz şeylerden biri İbn-i Haldun'un “Kabile asabiyyeti” meselesi… ” 

 

İslam neden geri kaldı ? İşte bu “Kabile asabiyyeti” yüzünden…‘Asabiyyet' deyince biz de sinirlilik anlaşılıyor, aslında bağlılık demek. Kabilene sonsuz bir bağlılık yani… Aydınlanma devrimi dediğimiz işte bunu değiştiriyor.Özgür düşünebiliyorsun, hiçbir ön kabul koymadan. Kim öyle düşünebilir bizim toplumumuzda ? Ya da Osmanlı toplumunda kim öyle düşünebilirdi ?

 Şu anda da biz bir kabile asabiyyeti içindeyiz, kafalar hep kiraya verilmiş gibi… 

Mesela bir partiye mensupsun Türkiye'de, o partinin düşüncelerinin dışında bir şey yapabiliyor musun? O partiye bağlısın işte, senin kabilen de o parti. Çeteleşe çeteleşe yaşamak hali bu. Bugün Türkiye'yi yönetenler ve onların ‘dava'ları modern yurttaşlığın yerine ‘kabile asabiyyeti'ni geçirme kavgasıdır.

 Buradan çıkış var mı ? 

Buradan çıkış, Cumhuriyet Devrimleri. Zaten Cumhuriyet Aydınlanması, Fransa'da başlayan o aydınlanmanın bizdeki devamıdır… Atatürk tekke ve zaviyeleri kapatırken bunu söylüyordu işte. İnsan aklını özgür bırakmak… Bu proje, yani Cumhuriyet işte görüyorsun Türkiye'nin yüzde 50'si olan aydınlık fikirli insanları çıkardı ortaya.

 Gezi'deki birliktelik bir çıkış olabilir miydi ? 

Bence Gezi'nin en büyülü yanı depresyondan bunalan kent insanının, bir başkası ile temas deneyimi idi. Gezi “Yalnız olmadıklarını anlayan insanların cesareti”dir. İnsanlar ilk defa kolektivite haklarını dile getirdiler. Bunu her alanda devam ettirmezsek daha büyük erozyonlar yaşarız.

Zülfü Livaneli ile son kitabı “Livaneli'nin Penceresinden” üzerine sohbetimiz bugün de devam ediyor. “Sevdalım Hayat” senfonik gösterisi ile Türkiye'yi dolaşan Livaneli, bu bölümde ‘Gazi'yi ve sürekli kandırılan Türkiye aydınlarını anlatıyor…

‘AYDINLANMAYA KARŞI…'

 Bu kitap aynı zamanda çok sert biçimde de bir dönem eleştirisi. 

Çünkü içimiz yanıyor. Bir ülke kaybediyoruz, kolay mı? O arkadaşlarımızı uyardık… Ya yapmayın, bu kadar tahsil etmişsiniz, bu kadar dil biliyorsunuz, bu kadar okumuşsunuz… Bütün bunları ne için okudunuz? Gidip de böyle bir takım tarikatların peşine takılmak için mi? Görmüyor musunuz Allah aşkına? Türkiye'deki aydınlanmaya karşı çalışıyorsunuz… Siyasal İslam'la, bak İslam demiyorum, siyasal İslam'la kol kola girerek demokrasi olabilir mi? Böyle bir şey dünyanın neresinde yaşandı, bir tek küçücük örneği var mı? Bu bizim arkadaşlarımız niçin böyle bir akışa kaptırdılar kendilerini? Ve Batı tarafından müthiş destek gördüler…

 

HEPİMİZ OTURUP BİR ÖZELEŞTİRİ YAPMALIYIZ
Zülfü Livaneli, Özlem Gürses'in sorularını yanıtladı. “Özeleştiri yapmalıyız. Neden böyle oldu, neden Cumhuriyet'in bütün kurumları çöktü?” dedi.

‘ONLARI KANDIRDILAR'

 Kimlik siyaseti sadece aydınları değil, toplumu da böldü maalesef… 

 

Çünkü solun mevzi kaybetmesiyle beraber dünyayı kimlikler üzerinden okuyan bir anlayış yerleşti. Neymiş efendim, “sınıf yoktur, kimlikler kimlikler…” Bunlar bizi şuna inandırmaya çalıştılar “Başörtüsü kadınlarımızı özgürleştiriyor…” 3 yaşında, 5 yaşında çocukların başını örtüyorlar, çocuğa cinsel obje gözüyle bakmak gibi bir suçtur bu… İkincisi de onun özgür iradesini ne hakla elinden alıyorsun?

 Tarihi tavır aldığınız bir başka konu kritik anayasa referandumuydu, siz ‘Hayır' dediniz. Pek çok dostunuz da ‘Evet' dedi… 

Gücü ele geçirmek ve başkanlık sistemine yol açmak için yine bizim arkadaşlarımızı kandırdılar. Sonra ne oldu? O arkadaşlarımızın şimdi bir kısmı hapiste, bir kısmı da yurt dışında, gelemiyor. Kamuyu yanlış yönlendirmişsin. Bir özür dile be adam.

‘UMUT DEĞİŞİM İRADESİDİR'

 Bir de çözüm süreci yaşadık… 

Daha yeni ölüm yıl dönümünüydü Eren Bülbül'ün… Dedim ki “Hangi davaya, hangi ideolojiye değer bu çocukların ölümü?” Çocuk ölüler üzerinden siyaset mi yapacağız?

 Buradan bir çıkış var mı? 

 

Var tabii. Ben kamu önünde söz söyleyen insanların umutsuzluk yaymasını ahlaki sorumsuzluk olarak görürüm. Geçmişi değiştiremeyiz ama gelişmiş toplumların yaptığı gibi el ele vererek geleceği inşa edebiliriz. Hep umutluydum, hâlâ da umutluyum. Umut hayatı değiştirme iradesidir.

‘ATATÜRK'Ü ANLAMAK GEREK'

 Bitti mi siyasal İslam? 

Biraz uzun sürdü ama bitti. Bu da bir devirdi, bir dalgaydı, geldi, çok hasar bırakarak gidiyor. Şimdi yapılması gereken hayati bir şey var: Bizim bildiğimiz Cumhuriyet prensiplerine dayalı bir iktidar geldikten sonra, oturup büyük bir hesaplaşma yaşamamız gerek. Türkiye'nin aydınları, vatansever, aklı eren insanlarının entelektüel bir tartışma açması gerekiyor; biz nerede hata yaptık? Biz derken, Cumhuriyet kuşaklarını kastediyorum. Neden böyle oldu, neden Cumhuriyet'in bütün kurumları çöktü? Bu özeleştirilerin de birkaç başlıkta yapılması lazım; biri Atatürk'ü anlama konusu, diğeri etnik mesele… Bir de tabii, aydınına düşmanlık. Nazım'ı hapislerde çürütmüşsün, Sabahattin Ali'yi öldürmüşsün, sonra diyorsun ki “Batı bizi anlamıyor.”

Centilmen subaylar akımının temsilcisiydi

 

 Kitapta diyorsunuz ki “Gazi, romantik subaylar akımının en zarif temsilcisi idi…” 

 

Öyleydi ama… Ağzından çıkan en ağır laf şu “Şaşarım senin akl-ı perişanına!..” Hakikaten bir centilmen ve subay. 19. yüzyılda bunun en son ve en büyük temsilcisi Gazi. İncelmiş zevkleri olan bir devrimci.

 Büyük İskender'le Gazi'nin arasındaki farkı da anlatıyorsunuz, İskender'in zulmünü ve bir barışsever olarak Atatürk'ü… 

Gazi'yi ne kadar sevdiğimi, saydığımı bir kez daha belirtmeme gerek yok sanırım. Ve onu ancak Spartaküs'le, Selahattin Eyyubi ile karşılaştırabilirim. Çünkü diğer komutanlar ‘kahraman' değil, ‘büyük katil'lerdir. Bir de unutma, daha savaşın içindeyken Meclis kuruyorlar. O Meclis'te, o kongrelerde ne mücadeleler verdiler. O son üç aylık Başkomutanlık iznini Meclis'ten alabilmek için bir çırpınması var… Okuyun, gözünüzden yaş gelir. Tırnaklarıyla kaza kaza geldi… Atatürk özellikle Cumhurbaşkanı olduktan sonra, hükümetin işlerine müdahale eden biri değildi ki… Demokratikleşmeyi elbette ki çok istiyordu… Koşullar elvermedi. 1950'de demokrasi adı altında “oy düzenine” geçtik, “çoğulculuk” da olmadı. Darbelerle, çoğunluk diktatörlüğüne dönüştük…

Uçurumun kıyısında, son anda frene basmayı biliriz

 Siz hep ne kadar renkli, güzel ve zengin bir ülke olduğumuzu anlatıyorsunuz… 

 

Öyleyiz çünkü… Ama bu kötü yönetimi aşamıyoruz. Bizde siyaset kurumu Türkiye'nin gelirlerini, varlığını, rantını paylaşmak diye anlaşılan bir meslek. Siyasi mücadele bile değil üstelik, rejim mücadelesi. Kimi diyor ki “Ben bu rejimi yıkacağım” kimi de diyor ki “Ben sana yıktırmayacağım.” Öbür kesim de diyor ki “Önce yıkılacak, sonra içinde ben de olarak yeniden kurulacak.”  Bu, ülkeyi yıkma kavgası. Böyle bir ülke ne yapabilir? Soğukkanlı, analitik bir düşünme eylemi yok. Ve sen bu ‘düşünmeme' halinle, “düşünüyorum, öyleyse varım” diyen bir medeniyete karşı çıkmaya çalışıyorsun… Çıkamazsın.

 Peki Anadolu hümanizması diye bir şey yok muydu, bu çok değerli bir şey değil miydi? 

Vardı, 13 yüzyılda… Muazzam bir hümanizma… Zaten bu Osmanlı'yı da kuran, dünyaya da yayılmasını sağlayan o hümanizma, muhteşem bir şey, belki de işte Rönesans. Biz ona sahip çıkamadık. Biz ona sahip çıkabilsek, bugün bile ona sahip çıkabilsek her şey çözülür.

 Sağcı arkadaşlarınız var mı? 

Var. Kapitalizmin iyi bir şey olduğunu, liberal ekonomiyi savunan… Ama faşistlerle görüşmem, çünkü sinirlenirim.

‘BÜYÜK PİŞMANLIĞIM'

– Siyaseti ne çok sevdiğinizi biliyorum (kahkahalar) cumhurbaşkanı mı olacaksınız? 

 

Allah korusun. En büyük pişmanlığım 1994 yılında adaylığı kabul edip sonra da kısa dönem Meclis'te bulunmaktır. Hiçbir şeyin başkanı olamam ben, şu bizim sitenin bile başkanı olmak istemem. Ben düşünüyorum, üretiyorum, yazıyorum. Cumhurbaşkanı olacak insanlar zaten belli, yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Bizim halk, uçurumun kıyısında, son anda frene basmayı bilir. Tarih bu umudu ve freni Ekrem İmamoğlu biçiminde karşımıza çıkardı. Çok güzel işler yapacağına, başarılı olacağına inancım tam… Yolu açık olsun.

 




Bu haber 191 defa okunmuştur.

Etiketler :

YORUMLAR



İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER RÖPORTAJ HABERLERİ

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR