Bugun...

Eyüp KARADAYI
İSTANBUL'DA İSTANBULLU OLABİLMEK
Tarih: 06-02-2014 12:35:00 Güncelleme: 06-02-2014 12:35:00


Şimdi yazacaklarımıza, bazı genç dostlarımız gücenecek belki ama, İstanbul'u iyi tanıyan ağabeylerine sorduklarında, bunların gerçekten önemli olduğunu öğreneceklerdir. 
Yerlisi olan bizler bile tam olarak saramamışken bu güzel, bu yaşlı, bu büyüleyici şehri...
    

Bir defa, Yanni, Taki, Aleko, Yasef, Dikran, Anastas, Rober, Akabi, Raşel, Serkiz, Koço, Bedros, Jirayr, Rafael, Mark, Salomon, Armine, Jülyet, Heleni vs. gibi ekalliyet dediğimiz İstanbul’un öz yerlisinden arkadaşları olmamış, onlarla kahvede, maçta, tavernalarda, okullarda, plajlarda, çayparklarda ve de yazlık sinema bahçelerinde beraberce ağlayıp gülmemiş dostlarımız İSTANBULLU sayılmaz ki, sayılamaz ki.. 

Küçüksu'da kurulan mısır kazanlarından, Alibeyköy'ün sütlü kaynamış mısırlarından, Langa’nın Yedikule’nin marullarından yemek nasip olmamış, Çengelköy salatalığını bostanından, inciri Kavak’taki ağacından koparıp tatmamış, Gülhane Parkı’nda Karagöz- Hacivat oyunu seyredememiş, “Çiçek Pasajının Entel Cavit'i” ile sohbet edememiş, tuzlu fıstıkla votka-bira yudumlamamış, Tepebaşı Çocuk Tiyatrosu’nun zevkine varamamış, Sulukule'deki Raks evlerine gitmemiş, orada “Attır  bir göbecik..” seyretmemiş, kara trenlerin içinde kovalamaca oynamamış, Kumkapı'da rakı sofrasına dostça oturup, yine dostça kalkmamış akşamcılar, Kadıköy Altıyol’daki İnci ve Nefis Pastanelerine girmemiş, İstanbul’un iki yakasında çalışan yandak çarklı Sahilbent ve Suhulet isimli feribotlara binmemiş, Moda'daki Koço'yu bilememiş ve nefis, özel mezelerinden tatmamış dostlarımız İstanbulluyum diyebilir mi? 
           

Kapalıçarşı’nın tüm kapılarından girip çıkmamış, Çukurcuma’yı görmemiş, Taksim Eftalafos Kahvesinde nargile içmemiş veya içenleri seyretmemiş dostlarımız, Beyoğlu'nda Abanoz Sokağını, Yüksek Kaldırımın sosyetik aşuftelerini, Ziba’yı bilmeyen, ünlü (S) prodüktörü Berç nam-ı diğer Zurnik efendinin, Çanakkaleli Melahat veya Lüks Nermin’in sadece adını bile duymamış olanlar, Yeşilçam Sokağı’nın eski halini, oraya yakın aportta iş bekleyen Figüran Kahvelerini ve oralardaki derin sohbetlere şahit olmamışlar, Galatasaray Postanesinin önünde Cumartesi günleri sevgilileriyle buluşmamış olanlar, Tepebaşı’ndaki “Müzisyenler Kahvesini” ve organizatör SARI Orhan'ı bilmeyenlere ne demeli?...  
           

Sarıyer sahilinde balık, Pendik Hilmi Gazinosu’nda pilaki yememiş olanlar, gençliğinde Kumkapı’da ya da Kadıköy Mühürdar’da denizden çıkarttıkları o kocaman midyeleri tenekeler üzerinde nar gibi kızartıp ekmeğine katık yapmamış, Caddebostan, Suadiye ve Süreyya Plajı’nda denize girememiş, Kadınlar Plajı’nın yanında dikize yatmamış, Adaların tümünü gezememiş, Burgaz’ın Kalpazankaya plajında kumlara basmamış, eşek sırtında “Ada turu” yapmamış, “Gel Toma’ya gir komaya” reklamıyla ünlü Bebek’teki Gaskonyalı Toma'yı ve Bostancı'da Saksonyalı Vedat'ı (?) tanımamışsan, başta rahmetli “Sanat güneşimiz” Zeki Müren'i, Safiye Ayla, Hamiyet Yüceses, Müzeyyen Senar, Sabite Tur, Perihan Altındağ, Rıza Rit, Münir Nurettin Selçuk ayrıca Sadi Işılay, Şükrü Tunar, Ahmet Yatman, Ercüment Batanay’ın büyüleyici sazlarıyla yaptıkları muhteşem  “taksimleri”, ünlü komedyenler; Balarıları’nı, Ateşböcekleri’ni, Orhan Boran’ı, Taksim Belediye, Luna Park, Gar Gazinosu’nda ya da Maksim’de izleyememişsen, İmam Sokak'taki  meşhur Çağlayan Saz'a gitmemişsen  “İstanbulluyum” diyemezsin arkadaş.                                       

Yine Beyoğlu Rebul Eczanesi’nden Limon veya Lavanta Kolonyası Bakara'dan iskarpin alıp, Gömlekçi Daniş'de ısmarlama gömlek diktirmemişsen, Galatasaray'daki Zara' dan giyim aksesuarı almamış veya o nefis vitrinleri seyredememişsen, Notre Dame de Sion Fransız Kız Okulu önünde kız araklama teşebbüsünde bulunmamışsan, Beyoğlu'ndaki Atlantik'de köpüklü bira içip sosisli ve Amerikan salatalı sandviç yememişsen sana İstanbullu denilemez ki !.. 
    

Kurbağalıdere’nin o meşhur kokusunu da koklamamışsan, Kuşdili Çayırı’nda top koşturmadıysan, eski Fenerbahçe Stadı’na tel örgülü duvarlardan atlayıp kaçak maç seyretmedi isen, Beyaz Fırın’dan yağlı açma, un kurabiyesi almadıysan, Söğütlüçeşme’ deki Lale Sineması’nda (şimdi İtfaiye binası) İsmail Dümbüllü-Tevfik İnce ikilisini, hafta sonlarında “31 kısım tekmili birden” diye lanse edilen uzuuun kovboy filmlerinde Lana Turner ya da Gary Cooper’i seyretmemişsen, Eşref Şefik’ten radyoda “Kumsalda yatan tek gözlü balık” hikayesini dinlememişsen, Moda’da ünlü Koço Gazinosu’nda, Kalamış’taki Todori’nin meyhanesinde meze yemediysen, Kanlıca iskelesinin yanında gece denize girip, sonra da Boğaz sularında o muhteşem yakamozları seyrederek, pudra şekerli yoğurt kaşıklamadıysan, Boğaz Köprüsü inşa edilmeden önce arabalı vapur kuyruğunda çile çekmediysen yine İstanbullu sayılmazsın be arkadaş... 
             

Adamo'yu, Peppino di Capri'yi ve Luis Alberto Del Parana Orkestrası Los Paraguayos' u Kervansaray'da, Roberto Loreno' yu, Dario Moreno’yu,  Taksim Belediye Gazinosu'nda dinlemek şansına sahip olamamışlar, uskumru çiroz'unu 2 kuruşa Balık Pazarı’ndan alıp yiyememiş veeeeeeee... Haliç'de torik balığı yakalayıp Lakerda yapmamış olanlar, Beyoğlu’ndaki İnci Pastahanesi'nde Porifiterol, Saray Muhallebicisi’nde  tavuk göğsü tatmamış, caddede açıkta satılan takoz çikolatalardan yememiş, Taksim İşkembecisi’ni ve de  Feriköy'deki, Balat'taki meşhur işkembecileri, kokoreççileri bilmeyen dostlarımız sadece  “İstanbul'da yaşayanlar” diye tanımlanırlar ancak !... 
            Tarihi Şeref Stadı’nın zahmetini çekmemiş, LEFTER'i, TURGAY'i, BABA RECEP'i, CAN'ı ve METİN OKTAY'ı Mithatpaşa Stadı’nda izlememiş olanlar, para az olunca Duhuliyeden, hiç olmayınca Gazhane sırtlarından maç seyretmiş olmayanlar,  Galatasaray-Fenerbahçe derbisi sonrasında gençlerin aynı İETT otobüsü içinde gırgır yaparak mahallelerine dönenleri görmemiş, duymamış olanlara, Mithatpaşa Stadı’nda kurulan Güreş minderlerinde 8 sıklette Dünya şampiyonu olan Serbest Güreş Milli Takımı aslanları; Yaşar Doğu, Hamit Kaplan, Nasuh Akar, Ali Yücel, Celal Atik, vs'yi göremeyenler, Harlem Globtrotters Basketbol Takımının gösterisini ve Buz Revüsü'nü Spor ve Sergi Sarayı’nda seyretmemiş, Galata ve Beyazıt Kuleleri’ne bir kere olsun çıkıp, şehre tepeden bakmamış olanlara, Eminönü’nü Karaköy’e bağlayan köprünün altındaki ucuz ayakçı meyhanelerinde şarap içmemiş olanlara ne demeli?..  
    

Tramvaya asılarak seyahat etmeyen, Beyoğlu'nun o gizemli Apartmanlarının(!) içini merak saikası(!) için de olsa, gezmemiş olanlar, Beyoğluspor Kulübü’nün Rumlara ait bir lig takımı olduğunu bilmeyenler, (Sofyanidis ve  Kasapoğlu oradan yetişme.. Kasapoğlu sonradan İstanbulspor’a, Sofyanidis Beşiktaş’a gitmiş ve ikisi de Türk Milli Takımında forma giymiştir) 
Ramazanlarda oruç tutanın, tutmayanın nasıl kardeşçe yaşadığına şahit olmamış olanlar, orucunu Kumkapı’da meyhanede açanları tanımamış olanlar,
Beyoğlu Ağa Camii'nde her hafta Mevlüt okunduğunu ve şeker almak için Rum, Ermeni, Musevi sınıf arkadaşlarının nasıl da muzipçe oyunlar yaptığını görmeyenler.. 
    

Her mahallenin namlı bir kabadayısı olduğunu ve bilcümle yetişmekte olan kız çocuklarının namus bekçisi, kadınların, çocukların, yaşlıların ve garibanların koruyucu abisi, fedaisi olduğunu duymayanlar, yaşamayanlar sizlere ne demeli?..

Ataköy’e, Yeşilköy ve Yeşilyurt’a, Bakırköy’e, Avcılar’a, Küçük Çekmece ve etrafına yazlığa giden ama çadır kurup sezonu çadır içinde neşe içinde geçirenleri, Pendik köyünün 1000 nüfuslu, 7 tane yazlık sinema bahçesinde bütün sakinleri ağırladığını, yaz akşamlarında ahalinin tek katlı evinin kapı ve pencerelerini bile kapatmaya lüzüm görmediklerini gördün mü, duydun mu, bildin mi?
                 

Ve bu anlattıklarıma daha binlerce özelliği ve de güzelliği ilave olacak İstanbul'un özelliklerini bilmeyenler; “İSTANBULLUYUM” diyemezler... Yani kısacası Heybeli'de mehtaba çıkmamışsan,  Kalamış'dan bir tatlı huzur almayı denememişsen, Boğaziçi’ndeki şen gönüllere uzanamamışsan veeee.. Çamlıca'da sevgilinle birlikte bir ”İZ” dahi bırakmamışsan.. senin na hakkın vardır “Ben de İstanbulluyum” demeye?.. 

İstanbullu olmak hoşgörünün, kültür harmanlamasının, büyüklere saygının, küçüklere sevginin, ortak saygının ve yaşam sevincinin paylaşıldığı, hayatın hayli komediye alındığı, bir renk cümbüşüdür... 
Kusura bakma ama sen sadece “İstanbul'da yaşıyorum veya yaşadım” diyebilirsin!... Hepsi o kadar.



Bu yazı 4141 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI