Bugun...

Av. Münir GÖKER
COVİD 19 SONRASI SANAL VE DİGİTAL BİR DÜNYA
Tarih: 22-04-2020 09:41:00 Güncelleme: 22-04-2020 09:41:00


 

Dünya bir felakete gidiyor... Ana akım ve magazin medyanın dediği gibi değil: "Karanlık gecelerin aydınlık sabahları vardır" gibi arabesk lâflarla olmuyor... Anlı şanlı köşe yazarları ses vermiyor ama, güzel programlar da var..

Mete Çubukçu ve Pasaport... Yeni Dünya düzeninde Çılgın Kapitalizmin ve Amerikan Emperyalizmin geleceği sorgulanıyor... CORONA ÖNCESİ VE SONRASI DÜNYA diyor Mete Çubukçu... 

Kendi çapımda, medyatik olmayan, sosyal medya yazarı olarak, kendi ufak karemde görüşüm şöyle: Bu kısa yazımı çağımızın değerli yazarı Erick Fromm'un etkisi altında kalarak hazırladım...

Dostlarım ve okuyucularım için: GÖRGÜSÜZCE SAHİP OLMAK DEĞIL... VAR OLMAK. Eğer insan yalnızca "sahip olduğu" şeylerden ibaretse, onları yitirdiğinde, kendini de yitirecek, kim olduğunu bilemeyecektir. Böylece yaşamı yanlış kurmanın sonucunda ortaya yenilmiş, moralsiz, yıkık ve acınacak bir insan çıkar. "Olmak" kavramında ise sahip olunan şeylerin kaybedileceğinden doğan endişe ve korku yoktur. Olduğum gibiysem ve kişiliğim "olmak" tarafından belirleniyorsa kimse benden bunu alamaz ve kişiliğimin yıkılması tehlikesi de doğmaz. Odak noktamı ve davranışlarımı yönlendiren güdüleri, kendi içimde bulurum...

Erick Fromm'un görüşüne göre... Bu felsefe ne kapitalizm ne de sosyalizm... Yeni bir felsefe hakim olacak Dünyaya... Görgüsüzce varlıklı olmak değil...Yaratmaya, inanca ve üretmeye dayalı VAR OLMAK felsefesi... Sosyalizm, liberalizm, kapitalizm... Tartışmalarını öteleyen SANAL VE DİGİTAL BIR DÜNYA... 

*Gelecek pek aydınlık değil... Ne yapalım... Coronaya inat yaşasın hayat... Görgüsüzce sahip olmak değil... VAR OLMAK...Asırlar önce büyük ozan W.Shakespare diyesi: OLMAK YA DA OLMAMAK...İŞTE BÜTÜN MESELE.


 

BENİM SİNEMALARIM / 
RUS KLASİKLERİ VE BİLMEDİĞİMİZ FİLMLERİ

Suç ve Ceza ,Anna Karenina, Savaş ve Barış, OblomovAnna Karenina, Ezilenler, Kumarbaz, Yer Altından Notlar, Vişne Bahçesi, Vanya Day gibi Dünya edebiyatının temel taşları ve Rus romanın başeserlerinin Rus yönetmenlerce filme çekildiğini pek çok kimse bilmez.

SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) arkadaşlarım da buna dahil. Haklılar, günlük yüzlerce film arasında araştırmaya vakit bulamamışlardır. Lay-lay lom medya, havuz medyası, penguen medyası ve ana akım medyada bir satır olmaması normal. Ancak kültürel yazılara ve sinemaya geniş yer veren medya da bu çok önemli sinemaya ilgi göstermedi.
Bendeniz bu konuda kendi karemde bir araştırma yaptım. Bizce pek bilinmeyen ancak Avrupa sinemasının çok yakından tanıdığı genç Rus Yönetmenler var. Bunlar sinemasal açıdan iyi işler çıkardılar. Eski Babalar ayrı...  Bu bağlamda:
Aleksandr ZarkhiAnna KareninaAndrey Espaj- Ezilenler; Nikita MikhalovOblomovSerye Bondarcuk- Savaş ve Barış, L. Kluizianov- Suç ve Ceza gibi baş eserleri sinemaya kazandırdılar. Hele gençlerden daha birçokları var. Tabii Ruslar'a has büyülü bir dille. Ne de olsa Tolstoy ve Dostoyevski'nin torunları...
Bir sinema yazarı olarak, bu başeserlerden gördüklerimi sinemasever dostlarla paylaşmak istedim. Bir de şu husus var. Birkaç başeri Amerikan sineması da filme aldı. Aynı sinemasal keyfi göremedim . Örneğin Savaş ve Barış'ın 1956 yapımı (Yön. King Vidor) aynı tadı bırakmadı bende...Anna Karanina'nın (kanımca gelmiş geçmiş en muhteşem aşk filmi) yeni Amerikan versiyonu da öyle...
Bu muhteşem filmler Digitürk’ de zamanla gösteriliyor. DVD leri Digital Kültür yayınlarında mevcut.
Artık face'de özet yapıyorum. Ayrıntılı bilgi ve diğer fotolar blogumda...

Ziyaretinizi beklerim:

-----------------------------------------

 

BİR BAŞKADIR BENİM KARADENİZ YAYLALARIM...

 

Artık ana akım ve magazin medyasını seyretmiyorum. Digitürk 102 kanal Mezzo ve 181-182-183. kanallarda National Geographic izliyorum.

Geçen akşam çocukluk ve ilk gençliğimin; horon, hamsi tava ve mısır ekmeği ile Giresun yaylalarında geçtiği günlerimi hatırladım. National Geographic'in Ayder Yaylası programında... Sonra düşündüm de hüzünlendim... Ne işimiz vardı bu beton yığınında; artık yolda yürümenin mümkün olmadığı Ahh güzel İstanbul'da...

O güzelim, yeşilin her tonunun horon teptiği, Kulakkaya, Bektaş, Uzungöl, Ayder, Gümbet, Gölköy, Potuk, Çamlıhemşin, Şekersuyu yaylalarını terkedip geldik bu cangılın içine... Neyse belki de bizim kuşağın şanssızlığı... Belki de hüzün yakışıyor bize. Ayrıca o yaylalarla onur duyuyorum bir Karadenizli olarak...
AYDER YAYLASI
Yayla denilince ilk akla gelen, Karadeniz Bölgesinin en gözde mekânı olan Ayder Yaylası’dır kuşkusuz. Kaplıcası ve eşsiz doğal güzellikleriyle son yıllarda en çok turist çeken yerlerden biri olan Ayder,  Çamlıhemşin ilçe merkezine 19 kilometre uzaklıkta... Yol boyunca Bulut, Gürgendibi ve Âşıklar şelaleleri size eşlik edecektir.
Ladin ve çam ağaçlarının, sarıdan kırmızıya dönüşen gürgen, kestane, kayın ve köknar ormanlarının sınırında olan bir vadiye konumlanan yayla, dört mevsim farklı bir güzelliğe bürünür. Her bütçeye hitap eden konaklama tesislerinin bulunduğu yerleşim 1220 metre yüksekliğe kurulmuş... Oksijen deposu bu küçük ve şirin yaylanın içinden Kavron Deresi akar. Ayder’in hemen dışında tüm ihtişamıyla Gelin Tülü Şelalesi süzülür. Ayder Yaylası hem diğer yaylalara, hem de Kaçkar Dağlarına gezi yapmak isteyenler için bir kapı vazifesi görür. Kışın ayrı bir güzelliğe bürünen ve konaklama tesisleriyle hizmet veren yaylada bir de kaplıca var.Yeşilin tüm nüansları danseder adeta.3000 metre yükseklikte bulutlar deniz gibi gözükür...
Bizim ana akım ve magazin medyamız neden bahsetmez ve anlı-şanlı köşe yazarları neden kalem oynatmaz bu doğa harikaları için...



Bu yazı 19358 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI