Bugun...

Av. Münir GÖKER
KÖPEKLER VE ÇAKALLAR
Tarih: 23-01-2018 12:44:00 Güncelleme: 24-01-2018 12:46:00


YAZARIMIZ MÜNİR GÖKER'İN YAKINDA YAYINLANACAK OLAN

''ÇAKALLAR DÜNYASI'' KİTABINDAN ALINMIŞTIR


İlk gençliğim kırsal kesimde,Giresun yaylalarında geçtiğinden mi nedir.. Kedi köpeğe pek ilgi duymadım. Bulutların deniz gibi gözüktüğü Kulakkaya Yaylası'nda yılkı atlarına biner, kartalları seyreder, ceylanların peşinde  koşar, çakallardan kaçar, ayılara uzaktan bakar, güvercinleri sever, ardıç ağacı kuşlarını okşar, geyikleri izlerdik...

Kedi ve köpek evcil havyanlar zenginlerin tasması altında, biz de doğanın içinde… Pek ilgi duymazdık kedi köpeklere… Onlar özgür hayvanlar değildi.. Kuşlar, kartallar, atmacalar, Karadeniz’deki hamsiler, yılkı atları gibi.
Geçen gece; sıkıntılı günlerimde rüyama giren aksakallı Budist dervişi gördüm. Oranj-beyaz karışımı harmani giysi  içinde her zamanki beyaz  piyanonun üstüne oturmuştu .Mekan ıssız bir kumsal… Denizin okyanus dalgalarıyla kumları gıdıkladığı çevresi hiç bozulmamış yeşilliklerle dolu bir kumsal. Bu kez yanında cinsini falan hiç bilmediğim bir köpek duruyor. Zaten köpek ve çakal cinslerinden hiiiç anlamam.. Mesleğim (yazarlık) gereği insan cinslerinden anlamaya çalışırım ve yanılırım. Hele kadın cinslerinden hiç mi hiç… Anlasaydım başıma gelmezdi evlilik kumpası. Gitmezdi ne var ne yok ve de Moda’da bir ev .Aynı kadın milleti yapmazdı bana aynı kumpasları. Ben de okumazdım ağlayarak Atilla İlhan’dan:
“ Ne kadınlar sevdim
Zaten yoktular…”
Köpek  Budist falan değil herhal dişlerini tıkırdadarak bana bakıyor. Son derece saygısız. Oysa Budizmi bilirim az-çok.. Büyük düşünür Eric From ve Herman Hesse’nin kitaplarını okumuştum. Doğayla iç-içe bir öğreti olduğundan herkes herkese saygılıdır. Hele hayvanlar. Oysa bu köpek Budist falan değil kanımca.B udist dervişten  yine beni yönlendirecek sözler beklemeye başladım. Bu kez konuşmadı. Eliyle köpeğin yanına oturmamı istedi. Oturdum. Büyük bir sadelik ve vakur içinde piyanonun üstünden yere ind. Tuşlara dokundu. İnanılmaz... En çok sevdiğim Mozart’ın 21. Piyano konçertosunu çalıyor... Derviş ak sakallı, akça-pak  yüzlü.. Ancak köpek bir canavar ve saygısız. Hiç sevmedim bu köpeği.. Bu arada ben huşu içindeyim.. Ancak Budist olmayan köpek bana dişlerini göstererek bakıyor... Bu köpek ahalisini sevmiyorum. Özgür ve bağımsız değiller. Hep bir efendinin yalakası oluyorlar. Herkes Budist derviş değil ki… Bok insanlara da yalakalık yapıyorlar.
Sonra iki yanı ağaçlarla kaplı geniş sokaklardan geçtim. Yaya kaldırımın üzerinde onar metre aralıklarla diziliydi kentsel dönüşüm değil rantsal dönüşümde kesilmeyi bekleyen ağaçlar...Yani o güzelim çam ağaçları hüzünlü bir bekleyiş içinde idiler. Ağaçların gerisinde Ali Ağaoğlu ekiplerince yıkılmayı bekleyen yepyeni, duvarları allı-morlu be-te-be mozayiklerle örtülmüş evler duruyordu… Magazin medyasının TV' leri de bekliyordu Ağaoğlu’nu… Son yılların en ilginç, en değişik, en sarsıcı, en hırpalayıcı, en dağıtıcı, en seksi, en medyatik röportajı için. Ağaoğlu ki malını da getirmişti yanında. Duruyorlardı güzel mallar inşaat duayenin kolları altında.
 Yepyeni evlerin yıkılmasına üzülüyordum. Ancak evler yıkılınca o dünya çirkini be-te-be mozayikler ortadan kalkacaktı. Bu yeni duruma seviniyordum, sanat, kültür, heykel, estetik,mimari…Ve Miro adına…
Böylece kendi halinde savaşı kaybetmiş ( biz 68'liler politik savaşı kaybettik. Bendeniz ayrıca duygusal yıkıntılara da uğradım.. Bu da ayrı bir öykü konusu)

Bir insan edasıyla böyle bir büyük kentte veya ahhh güzel İstanbul’da nasıl yaşayacağımı düşünürken… Birden sokak aralıklarından çıkan köpekler ayaklarıma dolaşmaya başladı. Sallıyordu kuyruklarını, o ayarsız, insanlara sevgi izlenimi veren havlamalarla… Daha sadık görünüyordu içlerinden uzun kulaklı, azı dişleri büyük, ayakları küçük, dili uzun, tüyleri upuzun, ileri azı, adeta bir tazı görümündeki köpek…

Köpekten dost olmaz post olur ata sözü aklımdaydı. Ona rağmen ve  bu muhteşem dünya görüşünü ( hangi bilge kişi söylemiş meçhul) aklımdan iteleyerek ayaklarımın dibine oturan köpekçiğe sevgiye yaklaştım. Köpek birden yüzümü yalamaya başladı. Ben söyle sevgi falan istemiyorum. Sarışın perçemli medyatik  gazeteci hanımlar  bile göstermez bu sevgiyi röportaj yaptığı kişilere. Ben çok istiyordum ahır ömrümde sarışın perçemli- magazin medyasının gülü- hanımın röportaj listesine girmeyi…Kitaplarım yok satardı o röportajdan sonra kucak kucağa…Belki üç gün içinde 500.000 satardı. Aksi halde sarışın perçemli hanım dişini kıracaktı törenle.
Daha sonra yine karanlık bastırdı ve yandı söndü lambalar karanlıkta… Hızlı hızlı yürüyordum artık dönüp bakmaya korkarak arkama. Çünkü biliyorum ki bu çakallar dünyasında her adımda arkamdaki karanlık,yanımdaki karanlık, önümdeki karanlık, çevremdeki karanlık, başımın üstündeki karanlık… Önüm arkam sobe dememe rağmen daha da büyüyecek karanlıklar…Yanından geçtiğim ve uzaklaştığım her köpek bir çakal olmaktadır…Diyordum ki… Unutmamalıyım ne yapacağımı köpeklere, kurtlara ve çakallara karşı…Ancak anladım ki en tehlikesi çakallar. Yaşadığımız dünya bir çakallar dünyası . Kurtlar ve köpekler dünyası çook daha masum, mazlum, mahsun, suçsuz, tozsuz, tuzsuz kalıyor çakalların yanında...

Rüyamdaki budist  derviş de aynı kanıda sanıyorum. Beyaz bir piyanonun üzerinde bembeyaz sakalları yere değmekte... Yorun güneşi seyret ki akşam olmakta ( Bir tutam Baudelaire ekeyim dedim öykünün içine ama olmadı)
Bu evler, bu sokaklar, bu çakallar, bu ölgün yapraklı ağaçlar, bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaçlar, bu ardıç kuşları, bu deli alacası çayırlar gerçekte bir dışa vuruşudur içimdeki siyah-beyaz sinemaların. Doğru ama bu arada hiç unutmamalıyım kendi yalnızlığımı ,yaşam boyu zarımın ters gitmesini, ölümleri, evlilik kumpaslarını, dostların elimi bırakmasını… Kısaca bir kuşağın savaşı kaybetmesini, ahalinin öküzlüğünü, vurdum duymazlığını, medyanın halkı nasıl uyuttuğunu…
Başladım koşmaya... Biran için varmak için varmak istediğim yere. Köpeklerden kurtulmalıydım. Koşarken basıyorduk köpeklerin etlerini kemirip bıraktıkları  kemiklerin üzerine. Kemikler çıtırdıyordu bacaklarımın altında. Yorgun argın bir vadiye ulaştım. ''Vadim O kadar Yeşildi Ki'' filmini anımsadım. İstediğim istasyona  yanaşmıştı son vagonunda yolculuk yaptığım tren. İstasyonun Maksim Gorki’ye benzeyen şefi trenlere işaret verdiği levha ile bana da yol verdi. Yeşil vadinin yolunu gösterdi. Orada huzur içinde kalacaktım.. Beki de huzur içinde ölecektim. Dingin bir sonbahar… Issız bir vadi…Yani ıssız bir yalnızlık.
Sessizliği çakal ulumaları bozdu. Çakalı nasıl tarif etsem okuyucuya. Köpekgiller familyasına dahil olan kanis cinsi dejenere olmuş bir köpek. En gelişmişi tipi altın çakaldır. Doğu Avrupa ve Kuzey Afrika’dan Güney Asya’ya kadar kara sırtlı çakal olarak adlanır. Çakal denilen hayvandan esinlenerek bu söz söylenmiştir. Kurnaz, sinsi,  hızlı, saman altından su yürüten… Hepsi bir arada olan anlamına da gelir. Kurnaz köpekgiller ailesinin en yaman üyesi Çakal, kamp yapanların sıklıkla karşılaştığı canlılardan biridir. Doğası ve fiziksel özellikleri ile Çakal genelde tilki ile karıştırılsa da tilkiden daha uzun ve iri yapılıdırlar. Genellikle gündüzleri dinlenir ve saklanır, geceleri ise avlanmak ve yemek bulmak için özellikle kırsal, ormanlık alanlar, çalılık bölgelerde ve yerleşim alanlarına yakın yerlerde ortaya çıkarlar. Dolayısıyla kamp alanları ve kampçılar çakalların besin bulması için ideal hedeflerdir.Çakallar ürkek ve vahşi yaradılışlarıyla insanlara pek fazla sokulmaktan hoşlanmazlar. Ancak doğal yaşam alanlarını yerleşim bölgelerine yakın seçtikleri için insanlara aşinadırlar. Kulağa sempatik gelse de bu aşinalık her zaman dostane karşılaşmalar anlamını taşımaz. Pek çok ülkede kampçılar çakal saldırılarına maruz kalmışlardır. Özellikle çiftleşme dönemi ilkbahar mevsimini takip eden aylarda yavrularıyla daha da kalabalıklaşan çakal sürüsü için en büyük düşman, insanlardır…
Bu nedenle kamp alanında çakalları bölgeye çekecek açık yiyecek bulundurmayın ve asla çakalları beslemeyin,onlarla dost falan olmayın.
Derken ve bu lafları düşünürken birden etrafımı çakallar sarmaya başladı. Duyduklarım, işittiklerim,bildiklerim, hissettiklerim, seyrettiklerim çakalları köpeklerden çook daha tehlikeli olduğu idi. Ve çok daha mazlumdurlar köpekler, çakallara göre.

Müdür, genelmüdür, şef, memur, ustabaşı, dokor, avukat, tüccar ,müccar… Etrafımızı çakallar sarmıştı. Ne kadar çok çakal  vardı dünyada. Köpek de vardı amma, zararları daha azdı çakallara göre.
“İnsanlardan sonra en tehlikeli canlılar çakallardır…” diyordu büyük yazar ve şair.. Diğer medyatik adıyla..Şair-i muazzam Abdül Munzam..
Çakallar arasında kalmıştım böylece... Uzun süre kurtulamazsam bu ortamdan ,onlarla konuşup, dertleşip, yiyip-içersek.. Bende çakallaşırmıyım acep…

Korkuyorum..
Köpekleşmek de istemiyorum.
Ne yapmalıyım?
 



Bu yazı 10767 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI