Bugun...

Cahit ÇATALOĞLU
HER ŞEY 63 YIL ÖNCE BUGÜN BAŞLAMIŞTI
Tarih: 06-09-2018 13:15:00 Güncelleme: 06-09-2018 13:15:00


Tarihimizin kara lekesidir 6-7 Eylül olayları.

1955 yılında patlayan olayların kiri, aradan 63 yıl geçmesine rağmen hala temizlenememiştir ve olayda çok karanlık yönler olduğundan asla temizlenemeyecektir.
Neden?
İngilizler, Türkler, Yunanlılar, Kıbrıslı Türkler, Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı çeteciler, komünistler, dış güçler.. bu olayda aktif biçimde oyun kurucu olduklarından, 6-7 Eylül barbarlığının asıl suçlusunun kim olduğu konusunda yargıya varmak mümkün değildir.
6-7 Eylül 1955 olayları, ABD Başkanı Kennedy'nin gizemini koruyan suikastından çok daha karmaşık ve esrarengiz kimlik taşır.
6-7 Eylül olayları Yassıada mahkemelerinde tam 20 oturumda yargılandı, toplam 98 tanık dinlendi ve Başta Cumhurbaşkanı Celal Bayar olmak üzere onlarca kişi sanık sandalyesine oturdu. 
Sonuçta Başbakan Adnan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu suçlu görüldü, hüküm giydi.
İş bitmiş, bir olay tarihe gömülmüştü
Ama acaba onlar ne kadar suçlulardı?
Bu olayın vebalini iki eski siyasetçiye yüklemek ne kadar adaletlidir?
Bu olayın elbette bir geçmişi, dantel gibi örülen perde gerisi detayları vardır.
**********************
Tarih 5 Eylül 1955.
Saatler 24.00'ü birkaç dakika geçmiştir. Atatürk'ün Selanik'teki evinin bahçesine çok yakın bir yerde bomba patlar. Çevrede bazı camlar kırılır. 
Bu olay 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyolarımızdan halka duyurulur.
Aynı gün İstanbul Ekspres Gazetesi saat 16.00 da yıldırım baskı yapar ve "Atamızın evi bomba ile hasara uğradı" manşetini atar. Ortalama 20 bin basan gazete tam 260 bin basarak acil dağıtıma çıkar. 
O sırada İstanbul'da Taksim Anıtı önünde "Kıbrıs Türk'tür, Türk kalacaktır" mitingi yapılmaktadır.
Alan çok kalabalıktır ve ateşli konuşmalarla giderek ısınmaktadır.
Miting biterken olaylar başlar. Aynı anda Taksim Şişli arasında bir çok noktada işyerleri ve evler taşlanmaya, dükkanlara girilmeye başlanır. 
Kıvılcım adeta bütün İstanbul'u ateşe vermiştir. 
İstiklal Caddesi yarım saat içinde yığılan kumaşlar, eşyalar nedeniyle yürünemez hale gelir. 
İstanbul'da gayrimüslüm vatandaşlarımızın yoğun yaşadığı Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Osmanbey, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Samatya, Kumkapı, Yedikule, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk ve Çengelköy ile Adalar bir anda hedef haline gelir. 
Ellerine kalın sopa, balta, demir çubuk geçiren gözü dönmüş vandallar vahşice saldırmakta, yakıp, yıkmakta ve yağmalamaktadır. 
Ortada dur diyecek tek bir emniyet görevlisi yoktur. 
İstanbul sabaha kadar yağmalanır. Yakılan araçlardan ve atılan eşyalardan ana caddeler geçilmez olur.
Ertesi gün 7 Eylül'de de aynı olaylar saat 22.00 de Ordu'nun el koyması ve tankların yolları kesmesiyle durur. Saat 24.00'de sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasağı başlar.
İşin ilginci Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Menderes ve yanlarında bazı DP milletvekilleri de aynı akşam Haydarpaşa'dan saat 20.20'de hareket eden Ankara trenine binerler.
Tren mola için İzmit garına girdiğinde Vali bey gelir ve İstanbul'da çıkan olayları Başbakana aktarır. Bu durumda bütün heyet karayoluyla hemen İstanbul'a hareket eder.
İlk durak Pendik'tir. 
Üst düzey polis yetkilileri İstanbul'a girmeden önce Pendik'te rutin trafik kontrolu yapılıyormuş gibi yol üzerinde Cumhurbaşkanı, Başbakan ve milletvekillerine durum raporu sunarlar.
Bayar ve Menderes İstanbul'a geçip otellerine yerleşirler. 
************************

Nedir 6-7 Eylül'ün bilançosu?
Resmi kayıtlara göre; 1004 dükkan, 4214 ev, 5317 fabrika, otel, eğlence mekanı ve diğer işyerleri, 26 okul, 2 manastır, 1 sinangog ve 73 Rum kilisesi tamamen veya kısmen yakılmış, tahrip edilmiş, kullanılamaz hale gelmiştir. 
15 kişi bu olaylarda hayatını kaybetmiştir.
Tecavüze uğrayan kızların ve kadınların sayısı bilinmemektedir. Tahminler 1000'den fazla olduğu yolundadır. Sadece Yedikule'deki bir hastaneye psikolojik tedavi görmek için 200 kadın müracaat etmiştir.
Mezarlıkların bile tahrip edildiği, fotoğraf baskılı taşların kırıldığı bilinmektedir.
Türk Milli Takımı ile Fenerbahçe'nin efsane kaptanı Rum TC vatandaşı Lefter Küçükandonyadis bile canını zor kurtarır.
Pekiyi bunun maddi bilançosu nedir?
Bu soru asla aydınlanmayacaktır. 
Zira İstanbul'dan bir anda kaçıp giden onbinlerce gayrimüslim vatandaşlarımız daha sonra arayıp tazminat talebinde bile bulunmamıştır.
Tahminler o günün rakamlarıyla 150 milyon ile 1 milyar lira arasında olduğu yönündedir.
Olaylardan hemen sonra yurt genelinde yardım kampanyası açılmış ve Adnan Menderes, Başbakanlık bütçesinden 50 bin lira, kendi cebinden 5 bin lira bağışta bulunmuştur. İki yıldan fazla zaman sonrasında 31 Aralık 1957 tarihinde toplanan tüm yardımlar 8.7 milyon liraya ulaşmıştır. 
Menderes hükümeti daha sonra TBMM'den karar çıkartarak 60 milyon liralık yardım fonu oluşturmuştur.
Bu rakamlar o günün Türkiye'si için astronomik sayılacak rakamlar demektir.
Ancak maddi kayıpların yanında asla onarılmayacak, yerine konulmayacak kayıpların olduğu herkesin malumudur.
Bir kültür canlanmayacak şekilde öldürülmüştür.
6-7 Eylül'ün barbarlık konusunda Türk milletinin üzerine vurduğu damga silinememektedir.
Bu olaylarda gasp, yağma, talan, hırsızlık, tecavüz.. ne ararsan vardır.
Olaylar sonrasında yapılan araştırmada maddi zarara uğrayan ev ve işyerlerinin dökümü şöyledir:
% 59 Rumlar,
% 17 Ermeniler
% 12 Yahudiler
% 12 Müslümanlar.
Pekiyi kimler yağmacılık yapmıştı?
Bu operasyonun "Özel Harp" işi ve mükemmel bir örgütlenme örneği olduğu daha sonra General Sabri Yirmibeşoğlu tarafından açıklandı.
İstanbul'a çevre illerden ve hatta Sıvas, Trabzon, Erzincan, Eskişehir, Kastamonu'dan otobüslerle, trenlerle kasketli, poturlu maganda tipli insanlar taşındı. Bunların çoğunun DP teşkilatlarına bağlı bazılarının işsiz, güçsüz gençler olduğu öne sürüldü.
Bunlardan bir kısmı dönüşte Haydarpaşa Garı'nda cepleri ve çantaları "ganimet" dolu yakalandı, gözaltına alındılar ancak hiç bir işlem yapılmadan salıverildiler.
6-7 Eylül olaylarına karıştığı belirlenen çapulculardan 3.151 kişi tutuklandı, ardından bu sayı 5.104'e çıktı ancak bir kısmı sorgulama aşamasında, diğerleri yargılama sürecinde serbest bırakıldı.
Dönemin İçişleri Bakanı Namık Gedik, İstanbul Emniyet Müdürü ile 3 general istifa ettirildi.
Olaylar sonrasında sıkıyönetim komutanı gazete yöneticilerini topladı ve yayın yasakları konusunda detaylı bilgi verip, gazetecilerin kulaklarını çekti. 
Olayların komünist dış güçlere fatura edileceğini nazik bir dille aktardı.
İlerleyen günlerde ise muhalif yazılarıyla dikkatleri çeken Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, Hulusi Dosdoğru başta olmak üzere 45 solcu yazar tutuklandı ancak delil yetersizliğinden 3 ay sonra serbest bırakıldılar.
***************************

Şimdi konunun perde gerisine geçelim.
6-7 Eylül vandallığı dünyada bir başka benzeri yaşanmamış çok özel bir operasyondur.
Asla bir soykırım değildir.
Gayrimüslim vatandaşlarımızın canları hedef alınmamıştır.
Bu olaylarda canlarını kaybeden 15 vatandaşımızın ise kaza sonucu öldükleri, kasıtlı bir cinayetin kurbanı olmadıkları ifade edilmektedir.
Öldürme amacı taşısaydı binlerce cesedin hastane morglarına sığmayacağı da belirtilmektedir.
Bu olayların asıl amacının azınlık vatandaşlarımıza gözdağı vermek, Kıbrıs müzakerelerinde kamuoyu oluşumuna katkıda bulunmalarını sağlamaktır.
Ancak gözdağı vermek isterken ölçü kaçmış, kontrolden çıkılmış ve hiç öngörülmeyen adi olaylara davetiye çıkarılmıştır.
Tarih 29 Ağustos 1955. Londra.
İngiltere Dışişleri Bakanı MacMillan, Türk ve Yunan heyetlerini müzakereler için davet etmiştir.
İngiliz Bakan deneyimli, donanımlı, cin gibi akıllı ve kurnaz bir diplomattır. 
Türk Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya gizli mesaj iletip başbaşa görüşmek istediğini iletir.
Dışişleri Bakanımız Zorlu, Adnan Menderes'in bacanağı, sırdaşı, akıldaşı aynı zamanda DP'yi beraber kurdukları isimdir. 
Zorlu, eşini sevmediği için aile hayatının mutsuzluğuna karşın görevine aşırı düşkün, onurlu, gururlu, kaliteli bir diplomattır. Hükümetin en etkili bakanıdır.
İşte bütün bu detaylar İngiliz Dışişleri Bakanı MacMillan tarafından her yönüyle bilinmektedir. 
İngiliz Bakan görüşmede Türk mevkidaşına olağanüstü kibarlık ve yakınlık gösterir.
Çok samimi iki eski arkadaş havasında, kendisine bazı gerçekleri ve İngiltere hükümetinin politikasını açıklayacağını ancak bunların ikisi arasında kalmasını ister.
İngiliz Bakan Kıbrıs konusunda Türk tarafını tamamen haklı bulduklarını, azınlık statüsünde kaldıklarından Türklerin ezilip haksızlığa uğradıklarını, bu durumun kendilerini üzdüğünü ve uzun vadede Kıbrıs'ın olumsuz etkileneceğini söyler.
Zaten Türk heyetinin tezi de aynen böyledir.
Her şey yolundadır. İki Bakan keyifli ve rahat ortamda sohbet etmektedir.
Dostça sohbetin arasında İngiliz Bakan, Fatin Rüştü Zorlu'ya çok kibar ve asil duruşa sahip olduğunu ancak Yunan tarafının kaba, saygısız ve diplomatik kurallara uymayan insanlardan oluştuğunu bu nedenle müzakerelerde yumuşak üslup kullanmamasını öğütler. 
Daha da ileriye giderek Türkiye'nin tezini sert şekilde ortaya koymasını asla yumuşama yapmamasını önerir.
İngiltere Başbakanı Anthony Eden'in de bazı demeçlerini hatırlatarak "Bizim Başbakanımız Türk ve Yunan taraflarının inatçı, uzlaşmada zorlanan heyetler olduğunu ilan etmişti. Şayet bu görüşmelerde yumuşama gösterirseniz Başbakanımızı da haksız çıkarırsınız. Bizim politikamızı da etkilersiniz. Siz haklısınız ve haklarınızı savunmak en doğal hakkınız. Yunanlılar karşısında asla taviz vermeyin, dik durun. Göreceksiniz onlar sizin karşınızda taviz verecekler.." şeklinde dolduruş yapar.
İngiliz Bakan şerbeti vermiştir ve rahattır ancak Dışişleri Bakanımız Zorlu'da şerbeti içmiş gibi göstermiş, bunu yutmamış, ağzında çalkalamıştır.
Menderes'i arayıp şifreli şekilde durumu aktarır. Menderes durakladıktan sonra "Peki sen ne öneriyorsun Fatin?" diye sorar.
Fatin Rüştü Zorlu Londra müzakerelerinde Yunan tarafıyla eşit şartlarda olduğumuzu, ancak elinin güçlenmesi gerektiğini söyler. 
Rumların ters bir hareketiyle Türkiye'de güçlü bir kamuoyu yaratılması halinde Yunanlılar karşısında güç kazanacağını ve Londra müzakerelerinde ".. Bakın beyler kamuoyumuz çok hassas, olayların istenmeyen şekillere girmemesi için önerilerimi çok dikkatli izleyin.." şeklinde ağırlığını koyabileceğini ifade eder.
İşte bu görüşme 6-7 Eylül olaylarının fitilini ateşlemiştir.
Öneriyi dillendiren Dışişleri Bakanı, onaylayan Başbakan, olayı senaryolaştıran İçişleri Bakanı Namık Gedik'tir.
Bu korkunç olayda emniyet güçleri, Özel Harp Dairesi, iktidar partisi, MİT, Kıbrıslı teşkilatlar, ajanlar.. herkes sorumlu detaylardır. 
************************

Kendilerini milliyetçi kabul eden bazı yazar ve araştırmacıların 6-7 Eylül olaylarının üzerinden 63 yıl geçmesine rağmen hala net bir tomografisini çekememiş olması üzücüdür. 
Objektif analiz yapmaktan aciz insanlarla, özellikle de yasakçı kafalarla hiç bir konuda gerçeklere ulaşılmaz.
Olaya salt milliyetçilik duygularıyla yaklaşırsanız, fotoğrafın tamamını göremez ve hatta komik durumlara düşersiniz.
Türk-Yunan dostluğunun temelleri Atatürk ve Venizelos tarafından 1930 yılında atılmış ve hızla gelişmiştir.
1952-54 arası en parlak dönemdir. 1953 yılında Türkiye ve Yunanistan Yugoslavya'yı yanına alarak Balkan Paktı'nı oluşturmuştur.
1952 yılında Türkiye ve Yunanistan, Cumhurbaşkanı ile Kral'ın karşılıklı ziyaretleriyle onurlanmıştır. Türkiye Başbakan'ı İstanbul'da ilk kez Fener Patrikhanesi'ni ziyaret etmiştir. Rum cemaati Demokrat Parti ile Menderes'e açık desteğini ilan etmiş ve Rum vatandaşlarımız parlamentoya DP milletvekili olarak girmiştir. Heybeliada'da Ruhban Okulu açılmış, Yunanistan'dan öğrenciler ve hocalar gelmiştir. 
İki ülke arasında ticaret kolaylaştırılmış komşuluk ilişkileri güçlenmiştir.
Rum ve müslüman kardeş gibi birbirine sarılırken bu durumdan birileri rahatsız olmaktadır.
Dünya sahnesinde her zaman politik oyun kurucu olan İngiltere'nin ulu çıkarları Türk-Yunan yakınlaşmasına izin veremez.
Bu iyi ilişkiler Akdeniz çanağında özellikle Kıbrıs'ta böyle devam edemez. Türk ve Yunan'ın kardeşliği hayalden öteye gitmemeli, iki taraf da birbiriyle hırlaşmayı sürdürmeli ve sonunda İngiltere'nin arabuluculuğuna başvurmalıdır.
Herkes her şeyi yapabilir ama sonunda son sözü İngiltere söyler.
Olaylara ve özellikle İngiltere'ye bakarsanız 6-7 Eylül'ün ne olduğunu daha rahat görebilirsiniz.
Acı olaylar yaşanmış bunun en büyük faturası Türkiye'ye çıkarılmış ancak perde gerisinde esas büyük patron olan İngiltere masumiyetini yine korumayı başarmıştır.
Şimdi son sözüm: Şayet Atatürk yaşıyor olsaydı nah böyle olurdu!..

Cahit ÇATALOĞLU
05 EYLÜL 2018



Bu yazı 111 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI