Bugun...

Cahit ÇATALOĞLU
İstanbul’u daha fazla yormayın!..
Tarih: 28-06-2016 07:25:00 Güncelleme: 28-06-2016 07:25:00


25 Haziran 2016 Cumartesi sabahı  İstanbul ve Yalova 4.4 büyüklüğünde depremle sarsılırken milyonlarca insanı korkuttu.
Mal ve can kaybına yol açmayan bu doğa olayı insanları sadece ürkütmekle kalmadı, yıllardır dillendirilen ve kimilerinin felaket senaryoları ürettiği olası büyük depremin yeniden gündeme gelmesine yol açtı.
Ne demek büyük deprem?
Uzmanlara göre, deprem koridorunda bulunan İstanbul ve genel olarak Marmara bölgesi 7 ve daha şiddetli depremle yeniden sallanacak olursa çok üzücü sonuçlar meydana gelebilecek.
17 Ağustos 1999 Marmara depremi aynı  şiddette tekrarlanacak olsa İstanbul bu defa çok daha ağır bedel ödeyecek. Zira o tarihten bu yana nufüs 6 milyon civarında artarken, dağlar, tepeler dahil İstanbul’un her köşesi binalarla doldu. Sahiller hariç İstanbul’un içinde boş arazi, geniş toplanma alanları neredeyse kalmadı. Yıkıma yol açan bir deprem olursa felaketzedelerin yardımına koşmak imkansız olacak. Kurtarma ekipleri hareket edemez duruma gelecek. Tam bir panik yaşanacak. Depremden canını kurtarabilen insanlar belki de bu itiş-kakış içinde ezilip can verecekler.
Elektrik, su, doğalgaz sistemi acaba kontrol altına alınabilecek mi? Olası enkaz semtlerine ulaşım nasıl sağlanacak ve insanların temel ihtiyaçlarına ne şekilde cevap verilebilecek?
Normal bir günde ambülanslar İstanbul caddelerinde zorlukla yol alıp sağlık kurumlarına ulaşırlarken böylesi bir felaket karşısında acaba ne yapacaklar?
İçimizi karartmayalım.. Onlarca soruyu alt alta sıralamak mümkün.
Ancak deprem bölgesinde yaşadığımızı asla unutmayalım ve ne gibi önlemler alınması gerektiğini uygun ortamlarda dile getirelim.
10 bin yılı aşkın tarihi olan İstanbul her dönemde cazibe merkezi oldu. Medeniyetleri barındırdı. Bu yönüyle bakıldığında bir dünya kentidir ve sadece yerel yöneticilerin insafına, görüşüne, kararına                   bırakılmamalıdır.
Yaşı İstanbul’dan çok daha genç olan ancak tarihi kentler olarak anılan Paris, Londra ve diğer Avrupa büyük şehirlerinde hiç bir kuvvet bir binayı yıkıp, yerine istediği gibi bir yapıyı konduramaz. Yeşil alan olarak ayrılan bir araziye çok katlı rezidanslar ve AVM’ler dikmek kimsenin aklına gelmez.
Medeni dünyada hiç bir yönetici kafasına  estiği gibi “ben şuraya bir kilise dikeyim” demez. Hele hele kentin içinde tek kalan bir parkın içine “Şuraya da kışla yapacağım..” diye halkı isyan noktasına sürüklemez.
Cumhurbaşkanlığı aklına esen her konuda karar verilecek bir makam değildir. Daha doğrusu demokratik kuralların egemen olduğu bir toplumda. Ama kuralları, yasaları tanımayan birileri çıkıp ta keyiflerine göre hareket edecek olursa gelişmeler hangi yöne kayar, onu da elbette zaman gösterir.
Olası büyük bir depremin İstanbul’a çok büyük kayıplar verdireceği konusunda uzmanlar birleşiyor ve yöneticileri uyarıyor. Ama görülen o ki yöneticiler bu uyarılara bıyık altından gülüp diledikleri gibi hareket ediyorlar.
Medeni toplumların yöneticilerine göre refah ve yaşam kalitesi o kentin sanatsal ve kültürel değerleriyle ölçülür ama geri kalmış toplumlarda yüksek beton binaların sayısıyla ölçülür. Şarklılık, ilkellik, gelişmemişlik ve asırlar geçse bile kapanmayacak fark işte burada yatar.
İstanbul’u 1453 yılında ele geçirdik ama maalesef koruyamıyoruz. 
Son yıllarda bir yandan iç ve dış göçlere açarken diğer yandan dağları, tepeleri,  sahilleri, yeşil alanları imara açarak kenti beton çöplüğüne döndürdük. Çirkin yapılaşma su havzalarına kadar dayandı. Sağlam altyapısı olmayan İstanbul şiddetli yağmurda sele teslim oluyor. Dünya harikası ve deniz canlılarının çeşitliliği açısından yeryüzünde tek olan Marmara Denizi umursamazlık sonucu adeta foseptik çukuruna dönüştü.
İstanbul’un ciğerleri sayılan kuzey ormanları da son yıllarda 3. köprü ve otoyollar nedeniyle delik deşik edilmiş durumda.
Sonuç şu; AKP’li yöneticilerin basiretsizliği belki de rant sevdaları nedeniyle İstanbul artık yaşanılır bir kent olmaktan çıktı. Trafik keşmekeşinden çarpık yapılanmaya, hayat pahalılığından can ve mal güvenliğine kadar aklınıza gelen her konuda İstanbul’umuz haketmediği bir perişanlık içinde.
Ben şahsen İstanbul için konuşacak, eleştiri yapacak ve İstanbul’u bu hale sokanları nefretle anacak konumdayım.
Birincisi, Adnan Menderes’le başlayan bugünkü çirkin yapılaşmanın tanığıyım. Aksaray ile Topkapı’yı birbirine bağlayan  Millet Caddesi’nin inşa edildiği dönemi, bugün herbiri dev ağaç olan çınarların fidan olarak dikildiği günü hatırlarım. Zira evimiz orada, Taşkasap’daydı (Günümüzde Fındıkzade olarak anılıyor). İstanbul, surların içindeydi, Beyoğlu bölgesinde ise Şişli’de sona ererdi. Bakırköy, Yeşilköy adından anlaşılacağı üzere birer sahil köyü idi. Mecidiyeköy, Gayrettepe  kimi zaman avcıların kuş avına çıktığı boş araziydi. Levent, az sayıda İstanbullu’nun adeta yayla evi konumundaydı ve sadece yaz aylarında tek tük otomobil görülürdü.
Kadıköy yakası ise zaten İstanbul’dan sayılmazdı. Birbirini ziyarete giden akrabalar mutlaka yatıya kalırlardı. İstanbul’un en uzun, en yorucu noktaları ise Çatalca, Şile ve Pendik idi. Şile için “Yazın Şile, kışın Çile” tekerlemesi o daracık, bozuk asfalt ve anormal virajları nedeniyle söylenmişti ve yılın büyük bölümünde ulaşım zorluğu nedeniyle yaşam ızdırap haline dönüşürdü. Pendik ise ilk kez 1958 yılında yazlığa gittiğimiz Rum balıkçı köyü idi. Pendik sahilinde her biri 2-3 kilo gelen levrekler cirit atar sahilden atılan el ağlarıyla zahmetsizce yakalanırdı. Pendik Burnu’nda ise kılıç   balıkları sürü olarak gezinir, Pavli adasının etrafından sepetle ıstakoz toplanırdı. En  yoksul aileler bile lüfer, kofana, karagöz ve kalkan balığıyla beslenir, kendi kurdukları lakerdaları veya kuruttukları uskumru çirozlarını ikram ederlerdi. Boğaz hattında Ortaköy, Bebek, Emirgan, Tarabya, Sarıyer, Beylerbeyi, Kanlıca, Anadoluhisarı, Beykoz seçkin ailelerin yazlığa gittiği, piknik alanlarının bolca olduğu semtlerdi. Bu arada Moda ve elbette Adalar tertemiz denizden ve havadan yararlanılacak, gerçek                    İstanbullu’ların yaşadığı yerlerdi.
Kadıköy yakasında tren hattı boyunca Bostancı’ya kadar olan bölgede birbirinden zarif bakımlı ahşap köşkler ve özenli bahçeleri her mevsimde mis kokar, bülbüllerin ve sakaların cıvıldaşmaları eksik olmazdı. Bostancı’dan itibaren sebze bahçeleri tüm İstanbul’un ihtiyacını karşılardı.
Her şey organik, tertemiz ve ucuzdu. İstanbul’da zarif hanımefendiler ve saygıdeğer beyefendiler yaşardı. İstanbul’a gelen taşralı aileler de çok kısa sürede bu saygın ve dingin atmosfere ayak uydurur, ahali karşılıklı sevgi, saygı ve hoşgörü içinde keyifle yaşam sürerdi. Bu arada polisiye olayların veya adi suçların pek             yaşanmadığını da belirtmek gerekir.
İstanbul’a edebi veya musiki bağlamında her türlü güzel sözü söylemek mümkündü.  Doğal güzellikleriyle aşkı tatmamış insanların bile başını döndürebilecek niteliklere sahipti.
İşte bu şiirsel bütünlüğe ilk tekmeyi Başbakan Adnan Menderes attı. 3 yıl içinde, biblo gibi duran ahşap evler, konaklar yıkılarak geniş caddeler açıldı. Garip orta göbekler inşa edildi. Bakırköy Sirkeci sahili dolduruldu. İstanbul’da anlamsız bir inşaat faaliyeti başlarken, şehir etrafında önce  Zeytinburnu, arkasından Taşlıtarla gecekondu istilasına uğradı. Her yönüyle   İstanbul’a çok yabancı, çok tezat, karanlık  ve kavruk suratlı tipler görülmeye başlandı. O yıllarda Yugoslavya’dan gelen göçmenlerinde  farklı semtlere dağılmaları sonucu bugünkü aşure görünümlü İstanbul’un ilk temelleri atılmış oldu. Menderes’ten sonra Başbakanlık yapanlar ve de İstanbul’a Belediye Başkanı olanlar bu göç akımını  durduracak, yavaşlatacak önlemleri al(a)madılar.
İstanbul için ahkam kesmemin ikinci nedenine gelince. Hem anne tarafımdan hem de baba sülalemden her kim varsa  hepsinin doğum yeri İstanbul’dur. Dedelerim ve ninelerim Osmanlı’nın son dönemini yaşamışlar. Yaklaşık 3 asra yakındır her iki aile kökleri nedeniyle İstanbul’dayız. Rami Nüfus İdaresi’nde bir cilt aynı soyadını paylaştığım insanların kayıtlarıyla  doludur.
Demem o ki; İstanbul’un gerçek sahipleriyiz. Çocukluğumda nüfus 2 milyonu bile bulmuyordu. Yaşım itibariyle onlarca Başbakan, Belediye Başkanı gördük, tanıdık. İstanbul’dan bütün yöneticiler her zaman yararlandı. Ama son yıllarda İstanbul kapanın elinde kalıyor. Bu yönüyle tarih, turizm, finans ve kültür merkezi olma hedefi sadece hayaldir. En büyük sorun, her isteyenin İstanbul’a gelip yerleşmesidir. İstanbul’un nüfusunu bilmek mümkün değil. 20 milyon da olabilir 24 milyon da.. Türkiye’nin her bölgesinden yurttaş yetmemiş gibi Suriyelisi, Afganlısı, Kamerunlusu İstanbul’da içiçe yaşıyor. R.T. Erdoğan Başbakanlığı’nın ilk yıllarında İstanbul’a giriş için vize uygulamasından söz etmişti. Unutuldu gitti. Zaten kendisi bile İstanbullu olmayan bir kişinin, çevresinde tek bir İstanbullunun bulunmadığı ortamda vize kararı alması komedi olurdu.
İstanbul bu kadar yorulmamalıydı.
Gereğinden fazla yük aldı.
İnsanın dili varmıyor, tanrı korusun diyoruz ama sanki büyük bir deprem olursa yöneticilerin veremediği çeki düzeni İstanbul’a verecek gibi görünüyor!..Bunun da adına “İlahi adalet” der, yüreğimizi rahatlatırız.



Bu yazı 6192 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI