Bugun...

Cahit ÇATALOĞLU
TÜRKİYE'Yİ İLGİLENDİREN BİR PENDİK HİKAYESİ
Tarih: 28-06-2019 11:55:00 Güncelleme: 28-06-2019 11:55:00


İtalya’nın kuzey ucundaki Portofino’dan (son liman) yayılan ve aynı adı taşıyan, sevda ve tutku şarkısı..

Romantizmin tüm Akdeniz çanağını okşadığı 1960’lı yıllar.
Pendik o yıllarda mutlu, sakin bir sahil köyü.
Pendik’te beyaz üniformasıyla dikkat çeken genç bir subay vardır. 
Preveze deniz zaferini kazanmış Kaptan-ı Derya gibi hafif kasıntı triplerinde dolaşan bu genç deniz subayı Cihangir Erdeniz’dir.
Bedensel görünüm olarak Antonio Banderas’ın bir numara ufağı, Alain Delon gibi masum bakışlı bir elit fırlamadır.
Sadece denizcilerin yüzünde görülen farklı bronz ten, bu çakı gibi bekar, varlıklı subayı adeta Pendikli genç kızların yüreklerini yakan “Eros”u haline getirmiştir.
Cihangir, sivil giyindiği zamanlarda da üzerindeki Fransız markalarıyla, podyumda boy gösteren hit mankenler gibi adeta ortalığı yıkardı.
Emek Sahil çay bahçesinin yanında bahçe içinde iki katlı evinde tek başına yaşardı. 
Çoluk, çocuk yok, dırdır edecek kaynana veya ablalar da yok.
Deyim yerindeyse kılçıksız fileto balık gibi. Tadından yenmez yani!..
Cihangir abinin yanında, kendisi gibi denizci, çiçeği burnunda bir teğmen yeğeni de vardı. 
Esmer, yakışıklı, bakımlı bu genç subayın adı Atilla idi. Lakabıyla “Maren Atilla”. 
Genç kızların rüyası bir beyaz prens Cihangir.. ve de yanında bonus gibi bir deniz teğmeni olan yeğeni Atilla.
Tam da yerli dramalara senaryo olacak kalibrede. Adeta görülmemiş kampanya.. Bir öde iki al kıvamında. 
İyi uyuşan abla-yeğen ikilisi için adeta yaşam bingosu!.. 
Çifte evlilik yap, Yeşilçam filmlerine nazire olsun yani..
Gelgelelim Cihangir abimiz ideal bir sevgili, müşfik bir koca, zor bulunur eş olmaya layıkken hiçbir kadınla beraber değildi.
Pendikli bütün genç kızlara, olgun hanımefendilere özel yaşamının sınırları adeta kapalıydı.
Kasıntı tiplerden olmamasına rağmen, kadınlara özel yaşamına giriş vizesi vermemesi doğal olarak ona olan ilgiyi katlanarak artırıyordu.
Cihangir abi 1960-70 yıllarında Pendikli bekar ablalarımızın pembe düşlerini süsleyen erişilmez bir armada idi.
Yüzbaşı Cihangir’in en büyük özelliği ise; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin en ünlü keskin nişancısıydı. 
Sadece Türkiye’de değil dünyada adı geçen onlarca bröveye sahip çok ender bir atıcıydı. 
Zira hem tabancayla yakın plan, hem de dürbünlü tüfekle uzun mesafe keskin nişancı olmak dünyada çok az kişinin sahip olduğu, pek görülmeyen bir özelliktir.
Hedefe 50 kez ateş etse bir tanesini bile ıskalamaz, noktaya adres teslim gönderirdi.
Bu dikkat çekici özelliğinin ona neler hazırladığı ise yıllar sonra görülecekti.
*******************
1978 yılı Haziran ayında Pendik’te ilk kez bir suikast yaşandı.
Yasadışı örgüt infaz yapmıştı.
Pendik’in en işlek caddelerinden, 23 Nisan Caddesi’ndeki av ve spor malzemeleri dükkanını hedef alan militanlar çapraz ateşe aldıkları iki kişiyi delik deşik edip olay yerinden uzaklaştılar.
Emekli deniz albay Cihangir Erdeniz ve yardımcısı Mustafa Erdem orada can verdi.
Neyin hesaplaşmasıydı?
Tarihi biraz geriye saralım.
29 Mayıs 1971.
Devrimci gençlik liderlerinden Mahir Çayan ile Hüseyin Cevahir, İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom’u öldürdükten sonra güvenlik güçlerinden kaçarken Maltepe’de bir evin ikinci katına sığındılar. Yanlarında o evin kızı, 16 yaşındaki Sibel Erkan'ı rehine olarak aldılar.
Bir döneme damgasını vuran ve devrimci gençlik arasında kökleşen “Mahir-Hüseyin-Ulaş, kurtuluşa kadar savaş” sloganının isim kahramanları olan Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir’e teslim olmaları çağrısı yapıldı.
Mahir’in annesi ile Hüseyin’in amcası Maltepe’ye getirildi ancak onlar da gözü kararmış gençleri ikna edemediler. 
O akşam Pendik’ten bir grup arkadaş olayı izlemek üzere Maltepe’ye gitmiştik. 
Merkez’deki karakolun önünden yol kapatılmıştı ancak biraz ilerde, aydınlatılan ev tiyatro sahnesi gibi göz alıyordu.
55 saat süren gergin bekleyiş öğleden önce saat 11.20 sularında sonlandı.
Keskin nişancı Cihangir tetiğe basmış ve aynı anda telsizden apartmanda elleri tetikte bekleyenlere anons geçmişti.
Mahir Çayan sol omuzundan yediği tek kurşunla yaralıydı ancak Hüseyin Cevahir eve dalan polislerce adeta kurşun yağmuruna tutulmuştu. 
Genç kız Sibel yara almadan kurtuldu.
Süreyyapaşa Hastanesi morguna kaldırılan Hüseyin’in vücudundan 26 kurşun çıkarıldı. (Morgda oğlunun naaşını son kez gören babası daha sonra oğlunun 83 kurşun yediğini iddia etti)
İşte bu olayın faturası doğrudan Cihangir Erdeniz’e kesilmiş ve 7 yıl sonra hesap sorulmuştu.
DHKP-C örgütünün kurucuları Çayan-Cevahir olayının üzerinden tam 48 yıl geçti.
Ancak bu olayda yığınla tutarsızlık ve polis kayıtlarına göre mantık hataları vardır.
Birincisi iki canlı hedefe aynı anda bir keskin nişancı ateş etmez. 
Eve dalan polislerin o anki psikolojik durumlarıyla her iki devrimciye de kurşun yağdırmaları gerekirken Mahir’e ateş edilmemesi mantıklı değildir.
Polisin resmi kayıtlarına göre Mahir intihar amaçlı olarak kendi silahıyla kendini sol omuzundan vurmuştur. 
Bu mümkün değildir. 
Zira Mahir Çayan solaktır. Solak kişinin sol eliyle sol omuzunu vurması duyulmuş olay değildir. 
İntihara teşebbüs eden solak kişi namluyu çenesinin altına veya sol şakağına dayar. 
Kaldı ki Mahir ölmeye hazırdır. 
Hüseyin ile bu konuda devrimci andı içmişler, birbirlerine söz vermişlerdir. Dışardaki güvenlik kuvvetlerine de ölümden korkmadıklarını haykırmışlardı.
Bir başka ayrıntı ise, devrimci arkadaşları Sinan Cemgil’in öldürüldüğünü o gün evdeki radyodan duyarlar. Sinan her ikisinin de çok sevdiği yoldaşlarıdır.
Bu ölüm haberiyle adeta sarsılırlar, gözleri iyice kararır.
Böyle bir ruh halindeki kişinin kendisini yaralaması olacak iş değildir.
Mahir Çayan 30 Mart 1972’de Kızıldere’de arkadaşlarıyla beraber güvenlik güçleriyle çatışmaya girdi ve öldürüldü.
***********************
Bu notları niye yazdım?
Güvenlik operasyonlarında gizlilik esastır. 
Bu olayda Pendikli Cihangir daha ilk günlerde afişe edildi. 
Kendisi yalnız değildi. 
Yanında kendisi gibi binbaşı rütbesinde olan keskin nişancı Necdet Asker isimli bir karacı subay vardı.
Aralarındaki anlaşmaya göre Cihangir Mahir Çayan’a, diğeri de Hüseyin Cevahir’e ateş edecek ve kafalarını hedef alacakları için tek vuruşta devireceklerdi. 
Hayatında karavana atış yapmamış olan Cihangir tetiğe basacağı anda vizörden net gördüğü Mahir’i öldürmek değil, yaralamak istemişti.
Nitekim diğer keskin nişancı ateş ettikten sonra Cihangir’e dönerek “Komutanım anlaşmamız böyle değildi..” diye sitem etti.
Bütün bu anları olaydan bir süre sonra Pendik’te rakı sofrasında Cihangir abimiz bazı arkadaşlarına anlattı.
Dönemin 1. Ordu Komutanı Org. Faik Türün, İstanbul Valisi Vefa Poyraz ve Emniyet Müdürü Muzaffer Çağlar’dır. Onların da gizlilik konusunda gerekli önlemleri almadığı açıktır.
***********************
Şimdi gelelim bir başka tarihi olaya.
12 Eylül 1980 darbesinin nedeni olarak pek çok kişi 19-26 Aralık 1978 tarihli Kahramanmaraş olaylarını gösterir.
Bu bilgi yanlıştır.
12 Eylül askeri darbesine ilişkin ilk karar, emekli denizci Cihangir Erdeniz’in öldürülmesi üzerine Genelkurmay Başkanı Kenan Evren tarafından 4 komutana ifade edilmiştir.
O güne kadar sağ ve sol fraksiyonlarda üniversite çevresinde, yurtlarda, kahvelerde yaşanan ve kimi zaman ölümle sonuçlanan kavgalar, çatışmalar dozunu artırmış ve ilk kez 1978 Haziran’da emekli bir subaya suikast düzenlenmişti.
İçişleri Bakanı emekli Hava Kuvvetleri Komutanı İrfan Özaydınlı’dır. 
İrfan paşa Başbakan Bülent Ecevit’in çok güvendiği bir isim olduğu gibi aynı zamanda Kenan Evren ve diğer komutanların da yakın arkadaşıdır.
Türk polis teşkilatı o dönemde Pol-Bir ve Pol-Der adlarıyla birbirlerine adeta düşman iki gruba ayrılmıştır. Birbirlerine yanlış istihbaratlar, yalan ihbarlar, iletişim engellemeleri, kumpaslar ve düzmece senaryolar, emirler göndermektedirler. Polisin bu ikiye bölünmüşlüğü doğal olarak herkesi üzmekte ve korkutmakta ancak kimse müdahale edememektedir.
Kahramanmaraş olaylarının da gerçeğin tam tersi olarak solcu gençlerin marifeti olduğu bizzat İçişleri Bakanı Özaydınlı tarafından açıklanınca Ecevit ve komutanlar adeta şok olur. 
İki fraksiyona bölünen polis teşkilatımız, kuvvet komutanlığı yapmış uyanık bir İçişleri Bakanı’nı bile kandıracak, yanlış bilgiler arzedecek düzeye erişmişti.
Bu beklenmedik açıklama üzerine Başbakan Ecevit İçişleri Bakanı Özaydınlı’nın istifasını istedi ve yerine Hasan Fehmi Güneş’i atadı.
Türkiye türbülansa yakalanmış ve hızla, kontrolsüz şekilde alçalan uçağa benziyordu.
Cihangir Erdeniz gibi bütün subaylar, özellikle emekli olanlar açık hedef haline gelebilirdi.
Bu olay en üst komuta kademesinde şaşkınlık yaratmış ve olayların devam edebileceği, komutanların da can emniyetinin kalmadığı endişesi dile getirilmişti.
**********************
Kahramanmaraş olaylarında alevilerin çoğunlukta olduğu 120 masum vatandaş can verdi.
Hemen arkasından 35 gün sonra 1 Şubat 1979’da Milliyet Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı Abdi İpekçi Nişantaşı’nda evinin sokak başında, otosunun direksiyonunda Mehmet Ali Ağca tarafından öldürüldü.
1980 Temmuz ayında da 3 gün arayla eski Başbakan Nihat Erim ve DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler evlerinin önünde öldürüldüler.
Toplumu geren tüm bu çarpıcı suikastler 12 Eylül 1980 darbesinin nedenleri arasındadır.
Aslında darbe 11 Temmuz 1980 tarihinde saat 04.00’de “Bayrak Harekatı” kod adıyla başlayacaktı. 
Ancak Demirel hükümeti yeni kurulmuş ve parlamentodan bir hafta önce (2 Temmuz 1980 günü) güvenoyu almıştı. Yeni hükümete şans verilmesi gerektiği üzerinde birleşen komutanlar darbeyi kısa bir süre ertelediler.
Üst komutadaki bu hareketlilik elbette belli kulislere yansıdı. 
Artık darbe “Geliyorum” diyor, ilgililer merakla bekliyor ama tarih kestirilemiyordu.
Bu gelişme üzerine komutanlar acilen toplanıp, bir gün bile geciktirilmeden harekete geçmek konusunda anlaştılar.
Dünyada darbeler genellikle halkın evinde uyuduğu Pazar sabahları yapılır. 
12 Eylül ise aceleden Çarşamba sabahı 04.00’de başladı.
Telaş içinde bildiri bile unutulmuştu. Harekata kısa süre kala Kenan Evren komuta merkezinde “Bildiriyi kim okuyacak?” diye gürleyince herkes kısa bir şaşkınlık yaşadı ve Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya duruma el koydu. Hemen TRT arandı ve gece kapanış haberlerini kimin okuduğu, evinin adresi öğrenildi.
Gece bültenini okuyan kişi geçen yıl kaybettiğimiz Adanalı yiğit dostum, sevgili arkadaşım Mesut Mertcan’dı. Pek çok zaman yaptığı gibi iş sonrasında rahatlamak amacıyla birkaç duble rakı içmişti. Kapısına dayanan yüzbaşı 5 dakika sonra Mesut’la TRT’nin yolunu tuttu. Mesut tek bir kelime veya vurgu hatası yapmadan ama kameralara da fazla bakmadan kendisine verilen bir numaralı bildiriyi stüdyoda başarıyla okudu.
Ordu yönetime el koymuş, Türkiye yepyeni bir sabaha uyanmıştı.
Aradan şimdilerde uzun yıllar geçti ancak o günleri yaşayan tanıklar için sanki “Dün gibi”.
Ben, olayların içinde doyasıya yaşadım. 
Bu yazıda adı geçenlerin neredeyse tamamına yakınını, devrimci militan gençler dahil olmak üzere tanıdım. 
Amacım; Çocukluk ve gençlik yıllarımda çok güzel anılarımın biriktiği Pendik ile ilgili araştırma yapacak olanlara veya yakın tarihimize ilgi duyanlara birinci elden katkıda bulunmak, anıları, olayları ve insanları hatırlamaktır.

 



Bu yazı 492 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI