Bugun...

Erkan ALTACA
YIL 1938, AYLARDAN İKİNCİ TEŞRİN…
Tarih: 03-11-2015 12:05:00 Güncelleme: 03-11-2015 12:05:00


Ogün takvimler 1938 yılının İkinci Teşrin’inin (1) on yedisi  Perşembe gününü gösteriyordu. Hava kapalı, hafif rüzgârlı ve oldukça serindi İstanbul’da.
     Sabah saat on – on buçuk civarında, Taksim Meydanı ve Gümüşsuyu’ndan Dolmabahçe’ye inen büyük caddede, Mühendis Mektebi’nin oralarda sepetli motosikletiyle devriye gezen ve üniformasındaki yıldızlardan başkomiser rütbesinde olduğu anlaşılan polis memurunun gözü, karşı kaldırımdaki genç bir kadına takıldı. Henüz kundak bebeği olduğu anlaşılan çocuğunu sıkı sıkıya kavramış, kahverengi upuzun etekli mantolu, başında aynı renkte ve zamanının modasına uygun tüylü bir şapka bulunan bu genç kadın, hızlı hızlı adımlarla aşağıya doğru yürüyordu. Sanki çok acelesi varmış gibi.  Sanki bir an önce bir yere yetişmek istermiş gibi…
    Bir süre daha baktıktan sonra, başkomiser motosikletini o tarafa doğru sürdü ve çocuklu kadının yürüdüğü kaldırımın kenarına yanaşarak: 
     “ - Hanım. Hanım. Dur bakalım hele biraz.”
     Genç anne durdu. Sesin geldiği tarafa doğru dönerek:
     “ - Bana mı seslendin başefendi (2)?”
     “ - Elbette sana ya. Başka kimse mi var etrafta zaten?”
     “ - Buyur o zaman.” 
     “ - Nereye gidiyorsun sen böyle acele acele ha, söyle bakalım?”
     Çocuklu hanım; başıyla çenesiyle deniz tarafını işaret etti :
     “ - Aşağıya. Dolmabahçe’ye.”
     “ - Ne işin var senin  Dolmabahçe’de?”
     “ - İlâhi başefendi! Bu da sorulur mu yani?  Sanki anlamadın da!”
     “ - Anladım. Anlamadım. Sen  bırak onu da ne sorduysam cevap ver.”
     “ - Ne işim olacak?  Ben de herkes gibi  ‘GAZİ PAŞA’nın  tabutunun önünden geçeceğim. ‘O’na olan son vecibemi eda edeceğim.”
     “ - Yaaa! Demek öyle ha?”
     “ - Evet. O benim başöğretmenimdir. On sene önce yeni harfleri getirdiğinde ben tedrisat-ı iptidaiye muallimesi idim. Yani ilkokul öğretmeni.  Küçücük çocuklara öğrettim yeni harflerle okuyup yazmayı.”
     “ - Maşallah. Maşallah. On sene önce de muallimdin  ha!  Kaç yaşındasın ki sen?  Tevellütün ne? Adın ne ?”
     “ - 1322 (3) Otuz iki yaşındayım. On sene önce yirmi iki idim. Adım Şerife. Cumhuriyet’ten öncesi dersen, o zaman  Şerifetullah binti Mustafa Lütfü (4) .”
     “ - O vakit dahi okuma yazma biliyordun ha? Nasıl oluyor bu iş hanım ?”
     “ - Küçük yaşta mektebe gittim de ondan.  Osmanlı zamanında tabi.”
     “ - Allah. Allah! O vakitlerde, yani daha  Cumhuriyet falan ortada yokken kız çocuğu mektebe gidiyor ha. Şaştım kaldım vallahi!”
     “ - Babam gönderdi beni mektebe.”
     “ - Baban ha! Herhalde okumuş yazmış biri olmalı. Ne iş yapardı ki senin baban ?”
     “ - Yok. Yok. Öyle fazla okumuş falan değil. Ama zar zor da olsa eski harfleri sökerdi iyi kötü.  O kadar. Ama ne iş yaptığını söylesem, asıl o vakit şaşarsın. Hem de gülersin hatta.”
     “ - Meraklandırma da söyle o zaman.”
     “ - Pederim imamdır benim.”
     “ - Gülecek ne var ki bunda?                        Neden güleyim ?”
     “ - İmam olmasında bişey yok tabi. Ama asıl söyleyeceğimi duyunca güleceksin. Biz eskiden İstanbul tarafında otururduk. Cerrahpaşa’da. İşte Harb-i Umumi’nin  onlarına doğru, yani ben  onbir oniki yaşındayken falan, babam beni  Davutpaşa İnas Mekteb-i Sagiri’ne yollamış.”
     “ - O da ne demek ki ?”
     “ - İnas demek Arapça kız çocuğu demek. Tıpkı ‘Nisa’ demek kadın demek olduğu gibi. İnas mektebi sagiri de, kız çocukların gittiği ilk okul orta okul karışımı mektep. Sagir küçük demek Arapça. Kebir’in zıttı. Oğlan çocuklar o vakitler ilk mektep diye sıbyan mektebine giderdi ya. İşte benimkisi de sıbyan mektebinin kızlar için olanı. Lâkin koca İstanbul’da topu topu ya iki ya üç tane varmış o zamanlar. ”
    “ - Anladım da hâla niye gülecekmişim onu anlamadım.”
    “ - Babam beni mektebe yolladı ya.  Mahalleli  ayağa kalkmış. ‘İmam efendi gâvur oldu. Kızını mektebe yolluyor…’ diye.  İşte buna gülünmez de ne yapılır ha? Kafaya bak sen o zamanlardaki.” 
   “ - Doğru haklısın. Gülünür. Peki pederin ne yapmış bunun üstüne. Seni göndermekten vaz geçmiş mi ?”
   “ - Hayır efendim hayır. Ne vazgeçmesi?  Sonuna kadar okudum bitirdim. Şehadetnamem evde durur hâlâ.  Eski harflerle tabi. En tepesinde ‘Devlet-i  Alî Osman. Maarif  Vekâlet-i Celilesi’ diye yazar.”
   “-  Eeee ?”
   “- İşte mektepte miktar-ı cüzide Lisan-ı  Fransevi de öğrettiler. Fazla değil.  Çok az. Ama bu vesileyle  Lâtin hurufatını öğrenmiş oldum.”
   “ - Eeeee ?”
   “ - İşte dokuz yüz yirmi sekizde yeni harfler çıktığında,  pederim Maarif Müdürlüğü’ne gidip benim Lâtin harflerini bildiğimi söyleyince, onlar da hariçten nasbımı yaptılar muallime vekili olarak benim. Çünkü yeni harfleri öğretecek hoca fıkdanı vardı memlekette o zamanlar. Yaaa !” 
    “- Muallime hanım. Bunların hepsi iyi güzel de. Hepsine maşallah da…”
   “ - Evet.”   
   “ - Şimdi ise aşağı saraya gideceksin öyle mi?”
   “ - Evet.”
   “ - Hem de kucağındaki bu çocukla haa?”
   “ - Elbette ya. Elbette.  Onun şimdi hiçbişeyden haberi yok tabii. Ama büyüyünce anlatacağım. Söyleyeceğim. Ki o da ömrü boyunca eşine dostuna, çoluğuna çocuğuna anlatsın. Söylesin. İftihar etsin. Göğsü kabarsın.”
       Komiser aslında ilk baştan tahmin etmişti onun nereye gidiyor olabileceğini. Ama yine de   duyduklarından  fevkalade etkilenmiş, duygulanmıştı.  Bir süre bir şey söylemeden öylece durdu. Sonra da:
    “ - Kocan nerde senin ?  Bu sabinin babası nerde ?”
    “ - Babası askerde onun başefendi. Balıkesir’de yedek zabitliğini yapıyor. Temmuz’un sonunda tertip edildi. Ben buncağızı Ağustos’ta dünyaya getirdim. Üç aylık oldu. Lâkin babası daha yüzünü görmüş değil oğlunun. Kucağına alabilmiş değil.  Bir defacık bile izin alıp gelemedi o gün bu gün.  Şimdi anladın mı neden yalnız başıma gidiyorum ?”
    “- Muallime hanım senin dünyadan haberin yok mu? Gazete falan okumaz mısın ? Radyonuz yok mu ?”
    “- Radyomuz yok.  Gazete de  alırdık beyim askere gitmeden evvel. Ama şimdi muntazam değil, ara sıra okuyabiliyoruz. Neden sordun  ki?”
    “ - Hâlâ soruyor neden diye. Senin haberin yok mu? Duymadın mı? İşitmedin mi hiç? Aşağısı mahşerallah. Senin gibi saraya koşan insanlar binlerce. Kalabalığın bir ucu Beşiktaş iskelesinde. Bir ucu Kabataş’ta. Dün sabahtan bugünkü şu saate kadar  kalabalıktan, izdihamdan sekiz kişi ezilerek öldü (5). Senin ne işin var o kıyamette? Kendini düşünmüyorsan bari kucağındakini düşün. Ya maazallah eziliverirsen sen de. Çocuğunu anasız mı bırakacaksın ha? Ya da bu çocukcağına bişey olursa. Elinden düşürürsen. Kaybedersen falan?” 
    “ -  !!!! “
    “ -  Ne bakıyorsun öyle?  Duymadın  mı ne dediğimi ?”
    “ - Ama başefendi…”
    “ - Bak hâlâ ama diyor. Haydi bakalım marş marş. Doğru gerisin geriye. Doğru evine.”
    “ - Ama başefendi…” 
    “- Bak hanım. Şimdiden tezi yok. Ya şu kucağındakinle evinin yolunu tutarsın. Yahut da…”
    “- Yahut da… ?”
    “- Yahut da seni tuttuğum gibi şu motorun sepetine koyarım. Doğru Beyoğlu’ndaki merkeze götürürüm. Devletin polisine mümanaat etti, dinlemedi diye hakkında muameleyi kanunî yaptırtırım bilesin. Muallime imişsin falan dinlemem.”
    Çocuklu hanım sustu. Bir süre bir şey söylemedi. Ama aklından bişeyler geçirdiği belliydi. Sonra da :
    “ - Demek beni motosikletine koyup merkeze götürürsün ha ?”
    “- Vallahi de götürürüm. Billahi de götürürüm. Şaka falan yapıyorum zannetmeyesin sakın.”
    “ - Tamam o zaman. Peki. Götür götürmesine de…”
    “- Sen ne demek istiyorsun hanım?”    
    “- Götür götürmesine dedim ya. İşte merkeze değil de…”
    “- Merkeze değil de ne yani?”
    “- Madem götüreceksin. Evime götür beni  o zaman. Tamam mı?”
     Komiser şaşırmıştı :
     “ - Bak heleee!  Çok da akıllıymışsın sen yahu ! Tevekkeli çocuk yaşta okuma yazma öğrenmişin. Gencecik yaşta öğretmenlik yapmışsın. Şimdi de evime götür beni diyorsun  ha?”
     “ - Evet ya. Merkeze gitmek yerine.  Daha iyi değil mi? Şu yokuşu çocukla tırmanmaktan da kurtarırsın beni. Sevaba da girersin hem.  Niye şaşırdın ki ?”
     Komiserin şaşkınlığı daha da artmıştı. Ama lâf da ağzından çıkmıştı bir kere :
     “ - Tamam hanım tamam. Dediğin gibi olsun. Nerde oturuyorsun  ki sen?”
     “ - Taksim’de. Talimhane’de. Meydana çıktık mı hemen oracıktaki cadde. Sular İdaresi’nin başladığı yer. Bilirsin herhalde. Abdülhak Hamit Caddesi. Uzak değil merak etme.”
      “- Bilmez olur muyum. Bilirim elbette de. Şu işe bak yahu! El verelim dedik. Kol kaptırdık.  Çaresiz dediğini yapacağız. Haydi bakalım. Bin bakalım. Ama çocukla olmaz. Ver onu bana.”
      Komiser, annenin elinden bebeği aldıktan sonra:
     “ - Şimdi önce bir ayağını, sonra da öbür ayağını  kaldırıp sepete gir. Ama o upuzun mantoyla giremezsin. Önce alttaki düğmelerden birkaçını aç. Ama dikkat et haa eteğine falan. En iyisi ben arkamı döneyim. Hadi bakalım.”
      Genç anne, dizlerinin bir karış altına kadar uzanan mantosunun en alttaki birkaç düğmesini çözdü. Denildiği gibi yaparak güçlükle de olsa sepete sığışıp oturdu. Eteklerini tekrar üst üste getirdikten sonra:
     “- Tamamdır başefendi. Başını çevirebilirsin  artık. Çocuğu da ver hadi.”
     Komiser döndü. Çocuğu uzattı :
     “- Dikkatli tut bunu haa. Düşüreyim falan demeyesin sakın yolda. Yerler parke. Motor sarsılabilir. Başıma iş açmayasın. Kendin de sıkı sıkı tutun sepetin kenarına. Tamam mı? Şapkana da dikkat et. Rüzgârdan uçup gitmesin. ”
     “ - Tamam. Tamam. Merak etme tutunurum. Şapkaya da dikkat ederim.”
      Komiser, motorun burnunu Taksim tarafına  çevirdi. “Haydi bakalım. Ya Allah. Ya Bismillâh.” diyerek gaz verdi.  Pat pat  pat… yola koyuldular.
                        *       *        * 
      Fatma Zehra hanım, o sabah da hafifçe geçiştirdiği kahvaltıdan sonra mutfağa girmiş, havagazı ocağına sürdüğü cezvedeki kahvesinin kabarmasını bekliyordu. Bir taraftan da yine her zamanki gibi evini, eşini düşünüyor, oflayıp pufluyordu… Aklı fikri onlardaydı çünkü.
      Eşi sarıklı Mustafa Lütfü efendi, Osmanlı devrinde sivil kadrodan askeri tabur imamıydı. Cumhuriyet’ten sonra da aynı işine devam etmişti. Halen Davutpaşa Kışlası’nda görevliydi. Karı koca Cerrahpaşa’daki (şimdilerde üstünde İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne ait binaların bulunduğu) mahallede, iki katlı, ahşap, bahçeli evlerinde yuvarlanıp gidiyorlardı. Kimseye muhtaç değillerdi. Elleri ayakları tutuyordu çok şükür.  Rahatları huzurları da yerindeydi hamdolsun.
      Yerindeydi de… Taa  ki kızları Şerife’nin kocası  askere gidinceye kadar. Ve de akabinde Şerife doğuruncaya kadar… 
       Damatları, geçen Temmuz’da apar topar askere alınmıştı. Zaten akşamlık sabahlık olan  kızları da Ağustos’ta bebeğini dünyaya getirmişti.  Ehh. Kocası askerde, kendisi de lohusa olan evlâdına o bakmayıp da kim bakacaktı ki?  Mecburen evini barkını bırakmış, kızının Taksim’de oturduğu apartmana taşınmıştı.
      “Bizim efendi ne yapıyordur, ne ediyordur  tek başına acaba ? Ne yer, ne içer? Çamaşırını kim yıkar? Söküğünü kim diker? Üç aydır topu topu bir defacık gelip torununu görebildi adamcağız. Hoş babası hiç göremedi ya henüz. Bi defa bile izin alıp gelemedi ya. Tezkere almasına da daha çook var. Evin hali nicedir? Bahçe ne haldedir? Tavukları yemler mi? Kediciklere bakabilmekte midir? Off. Of.  Ama ne yapalım. Çare yok. Dayanacağız. Evlât hatırına. Torun hatırına.”
     Her zamanki bu düşündüklerinin, endişelerinin yanına bu sabah bir de yenisi eklenmişti. Kızı tutturmuştu: “Ben de gideceğim Dolmabahçe’ye. Saraya.  O’nun katafalkının önünden geçeceğim. Oğlumu da götüreceğim hem de…”
     “Yapma kızım. Etme kızım. Gitme kızım. Otur oturduğun yerde. Çok kalabalık varmış. Ya başına bir iş geliverirse maazallah? Kucağında bebekle nasıl gidersin kızım? Lohusalığın biteli daha dün bir bugün iki. Bitti bile sayılmaz kızım…”
     Dinlememişti bile. Torununu kaptığı gibi fırlamıştı evden sabah sabah.
     “Şu kız bir dönse hayırlısıyla sağ salim. Şimdiki gençler büyük sözü dinlemiyorlar ki! Ahhh. Ah.” 
    Kahve elinde ön odaya geçti. Fincanı, pencerenin önündeki sehpaya koydu. Kendi de hemen oradaki koltuğa oturdu. Bir taraftan tabakasından çıkardığı tütününü sarıyor, bir taraftan da dışarısını seyrediyordu. Oturdukları daire,”redöşose” denilen, apartmanın  hemen giriş katıydı. Caddeden, kaldırımdan gelip geçenler rahatlıkla görülmekteydi. 
      İşte tam sigarasını sarmış, kenarını dudağıyla ıslatıp yapıştırmış ve upuzun fitilli, benzinli çakmağıyla yakmak üzereydi  kiiiii….
       “Aman Allah… Aman Allah…” diye feryada başladı.
       Evin tam önünde motosikletli bir polis durmuştu çünkü!
       Motosikletin sepetinde de kızıyla torunu!
       Yerinden fırladığı gibi pencereyi açtı.  Avaz  avaz :
       “ Şerife. Şerifeeee. Kızım n’oldu ? Başına  bişey  mi geldi? Polisle ne işin var senin ? Aman Allah’ım… Aman Allah’ım…”
      Orda duramadı. Koştura koştura dışarı çıkıp gelenlerin yanına vardığında da bağırmağa devam ediyordu  telâşla, heyecanla, korkuyla,  merakla :
       “- Kızım ne oldu? Ne oldu ha söylesene? Söylesene. Şimdi meraktan öleceğim. Ne oldu diyorum Şerife ne oldu kızım? Başına ne geldi söylesene?   Ne işin var senin polisle? Aman Allahım…”
      O böyle bas bas  bağırırken,  kucağındaki çocuğu motosikletten inmiş olan anasına uzatan komiser:
       “ - Bu hanım senin kızın mı valide ?”
       “ - Benim kızım elbette ya. Bu da torunum. Sen söyle başefendi n’oldu?  Anlat Allah rızası için.”
       “ - Merak etme valide merak etme. Bişey olduğu falan yok. Çok da akıllı kızın varmış  senin haaa !”
      “ - Aklını maklını bırak da ne olup bittiğini anlat sen Allah rızası için.”
     Komiser olup bitenleri  kısaca anlattıktan sonra:
     “ - Valde hanım. Hadi kızın genç, tecrübesiz.  Peki ya sen ? Koskoca yaşını başını almış kadınsın. Nasıl bırakırsın onu Saray’a? O kalabalığa o kıyamete? Bilmem ki asıl sana ne demeli?”
      “ - Dinlemedi  ki  başefendi dinlemedi ki. Allah seni inandırsın. Gitme kızım dedim. Gitme başına bi hal geliverir diye dilimde tüy bitti. Ama vallahi dinlemedi. Görmüşsün sen de işte.”
      “ - Neyse neyse. Çok şükür hem kızın hem torunun sağ salim geri geldi işte. İçin rahat etsin artık. Bana da müsaade.”
      “ - Komser bey evlâdım. Zahmetler etmişsin. Buralara kadar getirmişsin. Allah senden razı olsun. Allah ne muradın varsa versin. Ama böyle hemen gitmek olur mu? Buyur bi kahvemizi iç.”
     “ - Sağol valide. Ama kalamam. Zaten mıntıkayı terk etmem de caiz değil aslında. Hemen dönmem lâzım. Haydi kalın sağlıcakla. Hadi eyvallah  muallimeaaanım.  Oğluna iyi bakasın haa. İnşallah tez zamanda babası da kavuşur evlâdına. Motor safasını da unutmazsın herhalde ilerde hiç.”
      “ - Unutur muyum hiç unutur muyum ? Yardımın için de  sağolasın. Hadi güle güle. Yolun düşerse bekleriz. Bi kahve alacağın var. Bilesin.”
      “ - İnşallah. İnşallah. Hadi hepiniz Allah’a emanet olun.”
        Komiser motosikletle uzaklaşırken onlar da apartmana girdiler. Tam dairelerinin kapısına geldiklerinde karşılaştıkları, elindeki kocaman  tepsiyle merdivenlerden inen yaşlıca bir hanım merakla sordu :
        “ - Hayırdır Zehraanım?  Kapı açık.  Nerden böyle? Yaramaz bişey yok inşallah?”
        “ - Yok madamcım yok. Merak etme. Gel buyur.  Buyur  içeri de anlatayım.”
        Hep beraber içeri girdiler. Karşılaştıkları hanım;  üstünde kapaklı iki küçük  tencere ile bir salata ve bir de tatlı tabağı olan tepsiyi holdeki masaya bıraktı. 
        “ - Madamcım yine mi getirdin ? Vallahi billahi utanıyoruz artık. Tamam artık. Lohusalık bitti çoktan.. Yemeğimizi yapabiliyoruz artık. Ne olur bırak şu yemek taşımağı. Üç aydır her gün her gün. Vallahi çok taaccüp ediyoruz.”
         Fatma Zehra hanımın “Madam” diye hitap ettiği;  bir üst katta oturan komşuları, Sultanahmet’teki Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi öğretim üyelerinden Profesör Kirkor Kömürcüyan’ın eşi Bercuhi hanımdı. Hoca; bu mektepten geçen Haziran’da mezun olan Şerife’nin askerdeki eşinin de hocasıydı. Hatta talebesiyle mezuniyetten sonra da yakından ilgilenmiş ve İstanbul Defterdarlığı’na 68 lira aylıkla  Muamele ve Kazanç Vergileri Hesap Mütehassısı olarak girmesine  tavassut etmişti. Ne var ki çiçeği burnunda Hesap Mütehassısı, Temmuz’da ilk aylığın almış, ve lâkin ikincisini almak nasip olamadan apar topar askere celb edilmişti. İşte o vakitten ve bilhassa Şerife’nin doğum yapmasından  itibaren, Bercuhi hanım istisnasız her Allah’ın günü  komşularına yemek taşıyordu. Fatma Zehra hanımın itirazlarına, mahcup oluyoruz demesine falan kulak astığı yoktu hiç:
      “ - Damadın asker. Kızın loğusa. Kızına mı bakacaksın?  Torununa mı bakacaksın? Ne zaman yemek pişireceksin? Ne zaman evinin işini yapacaksın. Bari yemek işi aradan çıksın. Bizde ne pişiyorsa idare ediyoruz beraberce işte  Zehraanım.  Komşu değil miyiz?  Bugün ben sana. Yarın sen bana.”
*   *   *
        Ve iki gün sonra...
        Cumartesi. Ayın on dokuzu.
        Şerife, iki gün önceki gibi yine kucağında bebeğiyle ve bu kez yanında annesi ve babası da olduğu halde, sabah erkenden apartmanın kapısından çıktılar. Yanlarında Kömürcüyan hocayla eşi, ve diğer dairelerdeki  bütün komşular. 
         İmam Mustafa Lütfü efendi, bir gece önce tekrar gelebilmişti bunca zamandan sonra nihayet.  Torununun doğumundan sonra  ikinci kez. Yatsıyı kıldırdıktan sonra yola çıktığı Davutpaşa’dan, geceyarısına doğru ancak varabilmişti Taksim’e.  Kışlada bıraktığı sarığı ve cübbesinin yerine siyah takım elbisesini giymişti. Pırıl pırıl cilâlı potinleri, kolalı beyaz frenk gömleği ve siyah kravatı ile pek şıktı.
         Ve de başındaki fötr şapkası! 
         Hani bazı gafillerin; on üç sene önceki kıyafet inkılabı sıralarında  “Neüzibillâh sakın giymeyesün. Gâvur olursun. Din elden gider…” dedikleri şapka hani!
           Gülüp geçmişti bu lâflara. İkazlara .  ”Devr-i Osmani’de kızımızı mektebe gönderdik diye gâvur imam olduktu.  Şimdi de şapkadan! Desinler bakalım. Dinden imandan nasipsiz, akıl fukarası, İslâm’ı kafaya geçirilen serpuşla ölçüp biçen bühela (6) bunlar yahu. Giydikleri fesin Yunan serpuşu olduğundan dahi bibahre (7) bunlar yahu. Kitabullah’ın ‘Aklınıızı işletin, çalıştırın, yoksa üstünüze pislik yağar (8)” ahkâmından bihaber zavallı cühelâ (9) bunlar yahu…”  diye gülüp geçmişti.
        Taksim Meydanı’na doğru yürümeğe başladılar. Bütün yollar, aynı istikamete giden insanlarla doluydu. Yaşlısı genci, kadını erkeği. Herkes herkes…
        Meydana gelince, Kazancı Yokuşu’ndan aşağı indiler. Fındıklı’da tramvay caddesine vardıklarında o inanılmaz, o mahşeri  kalabalıkla karşılaştılar. Bütün İstanbul buraya taşınmıştı adeta. Caddenin iki tarafındaki kaldırımlar… Yola bakan bütün binaların, evlerin balkonları, pencereleri, hatta damları... Hatta deniz tarafındaki sarı renkli tütün depolarının keza damları. Her taraf, köşe bucak lebalep insan doluydu.  Salıpazarı’na doğru, kaldırımdaki kalabalığın arasından, boş bir yer bulabilmek umudu ile yürüdüler. Boş yer şöyle dursun, adım atmağa imkân yoktu. Nihayet Sanayi-i Nefise (10) Mektebi’nin  karşısındaki bir iş hanının alt katındaki kıraathaneye kendilerini atabildiler. Kıraathanedeki adam, kucağında çocuklu hanıma ve gruptaki diğer hanımlara oturacak birer iskemle verdi.  Beyler ise dışarıda, kaldırımda beklemeğe başladılar.
        Türk Vatanı’nın,Türk Milleti’nin halâskârının, Türkiye Cumhuriyeti’nin  kurucusunun, ve dahi insanlık tarihinini en büyük ve eşsiz hadiminin aziz naaşı, İstanbul’dan Ankara’ya uğurlanacaktı  bugün .
        Sabah Dolmabahçe Sarayı’nda; devrin Diyanet işleri başkanı  Ordinaryüs Profesör Şerafettin YALTKAYA tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra, atlas bayrağımıza sarılı tabut,  bahçede bekleyen top arabasına yerleştirildi. Merasim üniformalı, kılıç kuşanmış, göğüslerinde İstiklâl Madalyalarını taşıyan ‘O’nun  oniki generalinin çektiği top arabası ve kortej, ağır ağır yola çıktı.
        Dolmabahçe, Kabataş,  Fındıklı, Salıpazarı, Tophane, Karaköy, Galata Köprüsü, Eminönü, Bahçekapısı, Sirkeci, Gülhane Parkı güzergâhından sonra tabut, parkın önüne çekilmiş bir şata aborda  Zafer toridosuna  devredilecekti. Zafer Torpidosu’ndan  da, Haydarpaşa açıklarında İzmit’e müteveccihen bekleyen Yavuz  Zırhlısı’na. İzmit’ten de özel trenle Ankara’ya.  
        Karadaki bu törene; birçok yabancı devlet de subay ve askerleriyle iştirâk etmekteydi.  Ezcümle Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı 248 , Fransa 190,  Almanya 130, Yunanistan 104, Sovyetler Birliği 100, Yugoslavya 88, Bulgaristan 83, Romanya 62 ve İran da 55 kişilik birlikler göndermişlerdi.  
        Kortej, bulundukları yere yaklaşırken kıraathanede oturan hanımlar da dışarı çıktılar. Etraftaki insan kalabalığı artık kaldırımlara sığmamakta, caddeye taşmaktaydı. Gözyaşları sel olmuştu. Ağlamayan, feryad etmeyen bir Allah’ın kulu yoktu. İnsanlar ellerini kollarını kaldırmışlar, fatihalar okuyorlar, dualar ediyorlardı. Fatma Zehra hanım keza. İmam efendi  keza :  “Din-i mübine senin kadar muin bir ikinci kul gelir mi cihana bir daha acaba? Allah seneden razi olsun. Mekânın cennet olsun mübarek adam…”
       Şerife hanım daha iyi görebilmek için kıraathanedeki iskemlelerden birini dışarı, kaldırıma çıkardı. Üstüne çıktı. Kucağındaki bebeğini kaldırarak :
        “Bak evlâdım. Bak yavrum iyi bak. Geçen gün ‘O’nun önünden geçemedik. Başefendi mani oldu. Şimdi ‘O’ bizim önümüzden geçiyor. Selâmla ‘O’u sen de. Selâmla haydi. Ne şanslıymışsın ki bu günü sen de yaşamaktasın. İlerde büyüyünce eşine dostuna, çoluğuna çocuğuna, tanıdığına tanımadığına anlatacaksın. ‘Ben de oradaydım’ diye iftiharla anlatacaksın. Göğsünü kabartacaksın. Ömrün boyunca…”
        Kortej Karaköy tarafına doğru gözden kayboluncaya kadar orada kaldılar. Herkes gibi onlar da birbirlerine sarılmışlardı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaktaydılar…
 *    *    *
       Zafer muhribi, tabutu hamil olarak Sarayburnu’ndan denize açılırken yirmi bir pare selâm topu atılmaktaydı.
       Tabutun, açıkta bekleyen Yavuz zırhlısına naklinden itibaren de Yavuz’dan her beş dakikada bir selâm topları atılmaya başlamıştı.
       Saat 12:30 civarında İzmit’e hareket eden Yavuz’a; Zafer torpidosunun yanı sıra Tınaztepe torpidosu, Doğan ve Martı hücumbotları, Dumlupınar ve Gür denizaltılarımız refakat etmekteydi. 

     Hava Kuvvetlerimize ait tayyareler de, alçak irtifada filotillanın üstünde uçmaktaydılar.
      Biraz daha arkada ise Başvekil Celâl BAYAR ve diğer devlet erkânı ile ‘O’nun  kızkardeşi  Makbule ATADAN hanımefendinin bulunduğu Savarona yatı vardı. Ayrıca Denizyolları İdaresi’nin tahsis ettiği bir yolcu vapurunda da törene katılmak isteyenlerden seçilmiş Türk Milletinin sade vatandaşları. 
     Yavuz’a refakat eden gemiler bunlardan ibaret değildi ama…
      Karadaki törene iştirâk eden devletlerin; bir önceki l8 İkinciteşrin Cuma  günü İstanbul’a gelip  demir atmış bulunan savaş gemileri de Büyükada açıklarından itibaren filotillaya katıldılar.
        Her biri başlı başına bir tarih olan veya ilerde olacak bu gemiler şunlardı :
     - Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’na ait Malaya zırhlısı.
       1916 yılında inşası tamamlanıp denize indirilen 30.000 tonlık bu devasa zırhlı, on altı sene evvelki aynı ayın başlarında,  “İngiltere Devlet-i Fehimesi’ne sığınmak istiyorum”  diyerek ülkesini terk eden son Osmanlı Sultanı Altıncı Mehmet Vahdettin’i, İstanbul’dan Malta’ya götüren gemiydi.
      - Fransa Devleti’ne ait Emilé  Bartan zırhlısı.
      - Sovyetler Birliği’nin Moskova kruvazörü.
      - Nazi Almanyası’nın Emden zırhlısı.
        Bu Emden, bir sene sonra başlayacak İkinci Dünya Harbi yıllarında, Amiral Martin Borman komutasında, adeta eski zamanların  korsanlarını hatırlatırcasına, tek başına Atlas Okyanusu’na açılacak ve gerek sivil gerek askerî, batırdığı hadsiz hesapsız Amerikan, İngiliz ve Fransız  gemileri ile müttefiklerin  kâbusu olacaktı.
 - Romanya Devleti’ne ait Regina Maria  muhribi.
     - Yunanistan’a ait Hydria savaş gemisi.
     Atlantik’in ötesindeki öküz çobanlarına gelince …
     Onların bol yıldızlı,  bol çizgili bayrağını taşıyan hiçbir gemi görünürlerde yoktu. Karadaki törende de hiçbir temsilcileri  olmadığı gibi. 
     Anlaşılan öküz çobanları, sığır çobanları; yaşadıkları kıtanın asli sahibi kızıl derili insanları katletmek, öldürmek, yok etmek;  ve yine aynı kıtanın siyah derili insanlarını keza canlı canlı yakarak öldürmek gibi fevkalade insanî (!) (!) (!) meşgalelerinden naşi;  ve  keza  toprakta zıplayıp tepişen  çok sevgili öküzlerinin, sığırlarının bindikleri sırtlarından yere düşmemeğe çalışmak oyunu gibi son derece kibar ve zaaarif (!) (!) (!) zevk ve eğlencelerinden naşi;  bu tarihi güne, bu tarihi törene; ne karada ve de ne denizde  iştirâk edecek vakit bulamamış olmalıydılar!!!!!l
      Filotilladaki yabancı  gemilerin hepsinin  bayrakları, aynen bizimkilerdeki gibi, matem alameti olarak yarı çekilmişti.
      Personelleri ise, denizcilik  jargonunda  “Çimavira” denilen tören düzeninde güvertelerde dizilerek selâm durmaktaydılar.
       Tüfekleri göğüslerinde, gözleri sabit bir noktaya dikilmiş, heykel gibi hareketsiz…
       Özellikle Yunanlı denizciler…
       Öylece, sessiz, dimdik, kımıldamadan dururlarken…
       Neler duyduklarını, neler hissedip düşündüklerini tahmin etmek, hiç de zor değildi herhalde.
       Çünkü :
       O  selâmladıkları insan…
       Onların tarihindeki  “Küçük Asya Felâketi”  demekti.
       O selâmladıkları insan…
       Onların tarihindeki hiçbir zaman unutmadıkları ve unutamayacakları 9.Eylül.1922 demekti…
       Ama bu unutamadıklarından ve unutamayacaklarından dolayı, o insana karşı en ufak bir husumet besledikleri, duydukları falan yoktu asla.
       Tam tersine…
       İnanılmaz bir saygı ve hayranlık içindeydiler hepsi.
       Çünkü o insan… 
       9 Eylül’den hemen sonra, denize döktüklerine “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” diyerek dostluk elini uzatmıştı.
     “Vatan müdafaası hariç, savaş en büyük cinayettir” diyen, yine o insandı.
       Ve bu dediklerini salt lâfta bırakmamış, tüm yaşamı boyunca da bilfiil ispat etmişti.
       İşte bunun idrâkinde oldukları için, sadece ve sadece sonsuz ve inanılmaz bir saygı ve hayranlık duymaktaydı Yunanlı denizcilerin tamamı o  insana.
       Bu anı yaşamanın, bu güne katılmanın mutluluk ve onuru içindeydiler.
       Ve ömürleri boyunca da bu onurlu yaşamağa devam edeceklerdi…
       Keza İngiliz askerleri de.  
       Malaya’nın güvertesindeki İngiliz denizcileri de…
       Mavi üniformaları ile hem şıklığın ve hem de disiplin ve ciddiyetin sembolü olan Kraliyet  Donanması’nın en seçkin deniz ve bando birliklerinin mensupları. 
      Çünkü :      
      O selâmladıkları insan…
      Onlar için  “Çanakkale 1915”  idi…
      Tarihlerindeki en büyük hezimet… 
      Üstünde güneş batmayan imparatorluklarının;  omuzlarında takacak yıldıza yer kalmamış, göğüslerinde takacak madalyaya yer kalmamış şanlı şöhretli komutanlarını dize getiren…
       O insandı işte.
       Üstelik de… Kendi komutanları gibi en üst rütbelerde değil.
       Sadece yarbay ve albay rütbesinde.
       Kendi komutanları gibi saçı başı ağarmış, altmış, yetmiş yaşlarında falan değil.
       Topu topu otuz dört yaşında idi.
       1915’in Çanakkalesi’ndeki o insan.
       Şimdi de huşu içinde selâmladıkları…
       İnanılmazdı. Akıllar ve havsalalar almazdı…
       Nitekim İngilizler’in de akılları, havsalaları almıyordu !
       Almıyordu amma…
       Tıpkı Yunanlı denizciler gibi, onlarda  da o insana  karşı en ufak bir husumet, düşmanlık falan yoktu asla.
       Tam tersine
       Tıpkı Yunanlı denizciler gibi onlar da o insana inanılmaz bir saygı ve hayranlıkla dopdoluydular
       Bu gün bu sularda olmaları, bu törene iştirâk etmeleri de, hem kendilerinin ve hem de  mensup oldukları ulusun, o insana karşı olan bu duygu ve düşüncelerinin somut kanıtı idi zaten.
       Çünkü :
       Çünkü o insan daha sonraları,  Çanakkale’ye Türk askerlerini öldürmek için gelip orada can veren  İngiliz, Fransız, Yeni Zelândalı ve Avustralyalı askerler için, yani düşmanları  için  şöyle demişti :
       “Uzak memleketin toprakları üzerinde kanlarını döken kahramanlar. Burada dost bir vatanın topraklarındasınız. Huzur ve sükun içinde uyuyunuz. Sizler Mehmetçik’lerle yan yana, koyun koyunasınız. 
         Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar. Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindeler ve ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır.
        Bu topraklarda canlarını verdikten sonra artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.”
       Evet düşmanları  için söylemişti bu sözleri !
       Böyle bir duygu ve düşüncenin, böyle bir hümanizmanın, dünya tarihinde bir eşi emsali yoktu…
       Kıyamete kadar da olamazdı kuşkusuz.  Olmayacaktı kuşkusuz.
       Ve işte bütün bunların idrâkinde olan  İngilizler de, tıpkı Yunanlılar ve keza diğer devletlerin temsilcileri denizciler gibi ; bu sözlerin sahibinin son yolculuğunda bulunmanın, ‘O’nu  huşu içinde selâmlamanın, bu günü yaşamanın tarifsiz mutluluğu ve eşsiz onuru içindeydiler.
      Ve ömürleri boyunca bu onurla yaşamağa devam edeceklerdi. 
      Ömürleri boyunca anlatacaklardı bu günü göğüsleri kabararak, iftiharla…
 *
      Ve nihayet….
      İngiliz denizciler gibi, Yunanlı denizciler gibi  ve diğer denizciler gibi…
      Bugünü yaşamanın onurunu, ömrü boyunca göğsünü kabarta kabarta, iftiharla anlatacak birisi daha vardı.
      Hani annesinin;  Ayazpaşa’da yolunu kesen motosikletli başefendiye  “…. eşine dostuna, çoluğuna çocuğuna anlatsın, söylesin, iftihar etsin, göğsü kabarsın” dediği kundak bebeği.
      Hani yine annesinin;  Salıpazarı’ndaki kıraathanenin önünde, üstüne çıktığı iskemlede “Bak evlâdım. Bak yavrum iyi bak…” diye kaldırdığı  üç aylık kundak bebeği.
      O günlerde hiçbirşeyin elbette farkında olmayan…
       Ama büyüdüğünde öğrenen o küçücük çocuk.
      Evet. Tıpkı annesinin dediği gibi o günü;  eşine dostuna, çoluğuna çocuğuna, tanıdığına tanımadığına  anlatacaktı onurla, iftiharla…
     “Ben de oradaydım. Oradaymışım.  Onu selâmladım. Selâmlamışım…” diye  göğsünü kabarta kabarta.
     Ömrü boyunca anlatacaktı.
     Yukarıdaki satırlarla anlattığı gibi.     

----------------------------------

(1): Ekim, Kasım, Aralık ve Ocak ayları; 1945 yılının başlarında kabul edilen bir kanunla bu adları almıştır.  
         Daha önce bu aylar şöyleydi    :
         Ekim:  Birinci Teşrin = Teşrin-i evvel
         Kasım:  İkinci Teşrin = Teşrin-i  sani
         Aralık:  Birinci Kânun  = Kânun-u evvel
         Ocak:  İkinci Kânun = Kânun-u sani
(2): Şimdilerde genellikle cezaevlerinde görevli gardiyanlar için kullanılan bu sözcük, o yıllarda rütbeli polis memurlarına,  özellikle başkomiserlere hitap şekliydi.
(3): 1322 = Milâdi takvimle 1906
(4): Arapça ‘Bin’ bağlacı erkekler ve ‘Binti’ bağlacı da kadınlar için, o isim sahibinin kimin oğlu/ kızı olduğunu belli 
        etmek için kullanılır. Bir bakıma soyadı benzeri gibi.  Örnek: 
       Muhammed  bin Abdullah = Abdullah’ın oğlu Muhammed.  
       Halid  bin Velid = Velid’in oğlu Halid.
       Tarık bin  Zeyyad = Zeyyad’ın oğlu Tarık.
       Ve:
       Şerifetullah (Şerife) binti Mustafa Lütfü = Mustafa Lütfü’nün kızı Şerife. 
(5): Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün naaşı,  l6.Teşrinisani Çarşamba sabahından 18 Cuma geceyarısına kadar   
        Dolmabahçe  Sarayı’nda konulduğu katafalkta, gece gündüz aralıksız olarak halkın ziyaretine açıldı. Onbinlerce   
        İstanbullu, önünden geçti. Ancak kalabalık ve izdihamdan (Başefendinin o gün için söylediğinden üç fazlası ile)   onbir kişi, bu üç günde ezilerek can verdi. Yedisi kadın, dördü erkek bu onbir kişinin onu  Müslüman, biri Hristiyan   
       Türk vatandaşı idi. 
(6): Bühelâ = Arapça  ‘ebleh’in çoğulu.  Ebleh = aptal, mankafa, kafası çalışmayan.
(7): Bibahre = Arapça = …..den haberi olmayan, o şey hakkında hiç bir şey bilmeyen.
(8): ESİRGEYEN VE BAĞIŞLAYAN                       ALLAH’IN  ADIYLA :
       * Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?  =  En’am suresi.  Ayet: 32
       * Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz?  =   A’raf suresi.   Ayet: 169
       * ….Allah katında en kötüler, akıllarını işletmeyen….lerdir.   Enfal suresi.  Ayet: 22
       * Hele bir de akıllarını işletmiyorlarsa! Yunus suresi.  Ayet: 42 
       * Allah, pisliği aklını kullanmayanların üzerine bırakır.   Yunus suresi. Ayet: 100
       KUR’ANI KERİM MEALİ  Türkçe  çeviri.   124.Baskı   İstanbul  2003
       Sahife:  125 – 160 – 166 – 194 – 199
       Prof. Dr. Yaşar Nuri ÖZTÜRK       İstanbul Üniversitesi  İlâhiyat Fakültesi eski dekanı
(9):  Cühelâ = Arapça  ‘cahil’in çoğulu. Cahiller
(10): Sanayi-i Nefise Mektebi = Güzel Sanatlar Akademisi = Mimar Sinan Üniversitesi.        



Bu yazı 12094 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI