Bugun...

Erkan ALTACA
İSTANBUL’UN BAĞRINA BİR HANÇER DAHA SAPLADILAR… KARAKÖY YOLCU SALONUNU DA YIKTILAR…
Tarih: 03-04-2017 12:47:00 Güncelleme: 03-04-2017 12:47:00


Bu şehr-i Stambol ki bi mislü bahadır Bir sengine yekpare Acem mülkü fedadır…….” Böyle demiş Lâle Devri’nin Nedim-i Şeyda’sı. (1681 – 1730)
Daha sonraları ise Veli’nin oğlu, bir garip Orhan Veli de   (1914 – 1950) şöyle seslenmiş :
“Urumeli Hisarı’na oturmuşum
 Oturmuş da bir türkü tutturmuşum.......
 İstanbul’un mermer taşları
 Başıma da konuyor, konuyor aman martı kuşları…….”
         Yahya Kemal BEYATLI’ya,  (1884 – 1958) büyük şair demek elbette yetmez. Hem bizatihi büyük şair ve hem de  asıl olarak  “Büyük İstanbul şairi”dir o.
        “BİR  BAŞKA  TEPEDEN”ine  şöyle başlar :
        “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul !
         Görmedim gezmediğim, sevmediğim  hiç  bir yer…….”
         Nedim-i Şeyda ile garip Orhan Veli’yi bilemeyeceğim amma, Üstad  şimdilerde ebedi uyukusundaki Aşiyan’dan bir lâhzalığına başını kaldırabilseydi eğer, herhalde bu dizelerini şöyle değiştirir idi :
        “Sana dün bir alışveriş merkezi gökdelenin            tepesindeki demir yığınından baktım bibaht İstanbul !
         Görmedim mahvedilmemiş, talan edilmemiş,      perişan edilmemiş, betona boğulmamış hiç bir yer”
      *
        Evet efendim kader böyleymiş ne yazık ki…
       Yeryüzünün bu en güzel, bu eşsiz ve emsalsiz beldesinin kaderi böyleymiş ne yazık ki…
       Napoléon  BONAPARTE’ın (1769-1821) “Bir dünya   devleti kurulsa idi kuşkusuz başkenti olurdu” diyerek  tüm alemin merkezi kabul ve ilân ettiği metropolün kaderi böyleymiş ne yazık ki…
      Ve de Cumhuriyet’imizin kurucusu insanlık tarihinin en büyük hadiminin :
     “İki büyük cihanın mültekasında; Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin göz bebeği  İstanbul; bütün vatandaşların kalbinde yeri olan bir      şehirdir.”
      dediği bu cennetin; bu anlatılamaz, tarif edilemez efsanenin; tabiat ve tarih harikasının; güzeller güzelinin; bu Kaşıkçı Elması’nın kaderi böyleymiş ne yazık ki…
     Lâkin; kimse zannetmesin ki sadece bugünlerin eseridir bu kader. Hayır efendim hayır. Bu makûs kaderin başlaması epey gerilerdedir. Çağdaş, medeni, saygın Türkiye Cumhuriyeti’nin; akıl, ilim ve medeniyet yolundan saptırılıp yüz seksen derece geriye döndürüldüğü  ellili yıllarda başlatılmıştır bu kader. Ve aynı kafanın/kafaların ürünü olarak da o vakitten bu yana olanca hızıyla, olanca hainliği ve gaddarlığıyla sürüp gelmektedir. Hançer üstüne hançer      saplanmaktadır onun sinesine onun düşmanlarınca. Yöntemler, uygulamalar falan az veya çok değişiyor olsa da hançer saplayanların uydurdukları gerekçeler, savurdukları palavralar, taktıkları maskeler hep aynıdır. Ve kuşkusuz aynı kalmağa devam da edecektir: “İstanbul’u imar ediyoruz... İstanbul’a çağdaş görünüm vereceğiz... İstanbul’a eserler kazandıracağız…”  Vesaire vesaire…
  Bir miktar doğruluk payı olabilir bu lâflarda elbette. Hayırhah bazı şeyler ortaya konmamış değildir kuşkusuz. Amma neler bahasına ? Nelerin yitirilmesi bahasına !  Bir daha asla yerine konulamayacak tarihi eserlerin, kıymet biçilemez hazinelerin yok edilmesi bahasına !  Hiç lüzum ve faydası yok iken, akla hayale gelmeyecek çirkinliklerin, sakaletlerin, gudubetlerin var edilmesi bahasına…
   Hangisinden başlamalı bilmem ki?  Hangi birini belirtmeli bilmem ki !  Zira o kadar çok, o kadar çok ki ! Kronolojik olarak sıralayayım desem. Karıştırabilirim. Hangisi önceydi? Hangisi sonraydı. Tarihlerini tam söyleyemem. Bu nedenle, müsaade buyurulursa eğer;  hatırımdakileri, aklımdakileri açıklayacağım rastgele.  Ayrıca şu vakitte olmuş, bu vakitte olmuş. Falancanın zamanında olmuş. Filâncanın marifeti  imiş?  Ne önemi var ki?  Ne fark eder  ki?
*  *  *
* Benim de yetiştiğim ilk salvo 1955’te başladı. Zamanın Başvekili olan zat,  (ki merhumun hayatının zevali = 17.09.1961, hepimiz için korkunç bir yüz karasıdır) Devlet   işlerini falan bir tarafa bıraktı. Başkent Ankara’yı terk etti.       İstanbul’a yerleşti. Sabahın köründen gece yarılarına kadar yollardaydı. “ Görülmemiş imar harekâtı !!!”  idi sloganı. Buldozerler 24 saat durmuyordu. Yıkılan binaların haddi hesabı yoktu. Ve işte bu arada sayısız güzellikler, sayısız   tarihi eserler  de yok edildi !  Bizans’tan, Osmanlı’dan kalan… Mimar Sinan’dan (1489 – 1588)  kalan yapılar, camiler. Sadece Sinan’dan kalanlar da değil. Daha niceleri... Bir örnek verelim: Karaköy Meydanı’nda çok eski bir cami vardı. İlk olarak Fatih Sultan Mehmet (1432 Edirne – 1481 Hünkâr Çayırı İzmit) tarafından yaptırılan. Zaman  içinde harap olmakla, XVII.yüzyılda  Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa (1634 – 1683) tarafından ihya edildi ve onun adıyla bilinmeğe başladı. Yine yılların tahribatına uğrayınca, bu kez 1903’te Sultan İkinci Abdülhamit’in (1842 Topkapı Sarayı – 1918 Beylerbeyi Sarayı) emriyle saray baş mimarı İtalyan Raimondo D’Aranco tarafından, o çağlarda pek moda olan Art Noveau  tarzında yeniden ihya/inşa edildi.
   Son derece güzel, zarif ve orijinal bir eserdi. Halk arasında  ‘Tahta Minareli Cami’ diye bilinirdi.
  İşte bu tarihi, bu enfes cami;  o görülmemiş imar furyasının kurbanları arasına katıldı. Parça parça edilip söküldü. Parçalar numaralandı. Güya  aynen Kınalıada’ya  monte edilecekti. Nerdeeee !.  Ne sökülen parçaların akibetinin ne olduğunu kimse öğrenebildi. Ve ne de o parçalar tekrar bir araya getirildi. Yok oldu o güzelim eser ! Ne uğruna ? Karaköy Meydanı’nın düzenlenmesi uğruna ! Tamam da, meydanın düzenlenmesi için bu eşsiz, bu tarihi caminin yok edilmesi şart mıydı ? 
( “Camileri kapattılar. Yıktılar. Ahır yaptılar…..” falan diye sallayanların kulakları çınlasın !!!)
  * İstanbul’un en güzel Meydanlarından biri Beyazıt’taydı.  Arkasında Üniversitenin o muhteşem, o tarihi kapısı. Kocaman bir havuz. Her tarafında fıskiyeler. Asırlık ağaçlar. Gölgelerinde banklar. Yazın kavurucu günlerinde o sular şırıl şırıl fışkırırdı. Sıcaktan bunalan vatandaşların nefes alıp serinledikleri enfes bir yerdi. Etrafında tramvay durakları vardı.
   “Görülmemiş imar harekâtı (!)”  bu meydanı da unutmadı  tabi!  İlk tahtada o güzelim havuz yok edildi. Meydanın kodu bir indirildi. Bir kaldırıldı. Bir indirildi. Bir kaldırıldı... Sonunda acayip bir şey çıktı ortaya. Meydan desen değil. Yol desen değil. Bir sakalet. Bir ucube ! Ve üstelik bir de mezbele. Bu gün de aynen  o günkü gibidir.  Açıkhava pazarı. Seyyar satıcılar… İşportacılar… Lahmacuncular. Sigarasına lotarya çektirenler. Ve daha bir yığın paspallıklar…Yasal ve yasa dışı her bir şeyin rahatça alınıp satıldığı bir kaos ortamı… Bir aile kadını o meydanda yürüyemez, dolaşamaz.
 * Eh Karaköy meydanı ve  Beyazıt Meydanı mahvedildi de, İstanbul’un göbeği Taksim Meydanı’nın başı kel mi ? Yıllar sonra, yakın geçmişte o meydanın da canına okundu. Şu anda ağaç yok.  Çiçek yok. Yeşil yok. Kuş yok…Ne var peki ? Gözün görebildiğince asfalt ve beton.  Zevksizliğin bu kadarına gerçekten şapka çıkartılır !   Hele üstüne  aynı  süper, aynı elit zevkin (!) ürünü bir de bilmemne muhallebicisi dükkânı kondurulsun.  O vakit tamamdır işte !!!  (Nitekim bu süper, bu elit zevkin son eserine (!) geçenlerde şahit olduk.  Binlerce yıllık geçmişi olan İstanbul  surlarının Topkapı civarındaki bir yerinin üstüne, evlere şenlik bir düğün salonu yapıldı. Dört dörtlük (!) gecekondu yapıldı. Pardon. Sur-kondu ! Tahta, kontrplak, naylon, plâstik… falandan oluşan dünyanın sekizinci harikası !  Çok yakıştı doğrusu Topkapı’ya !  Darısı Edirnekapı civarındaki surların başına !!!)
  * Tabi asfalt ve beton deryası  Taksim Meydanı’nın yanında bir avuç yeşillik bırakmak da çok günahtır ! Caiz değildir !  Ol sebeble ol beton-asfalt hengamesini, bir de Topçu Kışlası-Alışveriş merkezi-Otel (!!!) kompleksiyle taçlandırdılar mı! Tadından yenmez gari. Ne zaman acaba dersiniz? Azzzz sonra !
   * Haa. Bir günahı daha, bir ayıbı daha var aynı meydanın. Hani adını bazılarının telâffuz dahi edemedikleri  kültür merkezi!  Adından dahi korktukları !
    Ayrıca da !  Kültür  neymiş ? San’at ne demekmiş ?       Tiyatro, opera, bale de  neyin nesiymiş ? Neüzübillah. Hepsinin içine tükür gitsin ! İşte o adını telâffuz edemedikleri kültür merkezinin de yerle bir edilmesi yakındır efendim. Hatta belki buna da gerek kalmayacak. Yıllardır kasden kendi halinde bırakılmakta zaten. Metrûk. İçin için çürümekte.  Çürütülmekte. Yakında  sırf bu gerekçeyle buldozerler çalışmağa başlar. “Çürümüştü zaten efendim… Depreme karşı dayanıksızdı efendim…”
    Tabii yerine ne dikileceğini tahmin etmek hiç zor değil !  Adını bilmek için de  kahin olmak gerekmez !  “Hamid-i sani külliyeyi hümayunu şahanesi !!!”
  ***                                                      
  * Otel deyince aklıma geldi.  Parmakkapı’daki Beyoğlu Atatürk Erkek Lisesi’nde, 1950’li öğrencilik yıllarımda, nurlar içinde yatası aziz hocamız, merhum müdürümüz  Giritli Çolak Şerif’in  “Cadde-i kebirdir bu mektebin teneffüshanesi” dediği İstiklâl Caddesi’nde turalarken, hayran hayran seyrettiğimiz bir otel vardı. Ağa Camii’nden Galatasaray’a doğru giderken sağ kolda. Caddeye bakan kocaman salonunda, zamanın kibar beylerinin, zarif İstanbul hanımlarının akşam çaylarını alıp sohbet ettikleri… Alt katındaki nezih gece kulübünde kokteyllerin, baloların, düğünlerin düzenlendiği… Hele cümle kapısı enfesti. Bu işleri bilenler, bu kapının bir emsalinin Avrupa kentlerindeki binalarda dahi olmadığını söylerlerdi. Tokatlı bir Ermeni Türk vatandaşımız  tarafından 1897’deyaptırılmıştı. İlk adı Splendite Oteli imiş. Daha sonra “TOKATLIYAN  OTELİ”  ne çevrilmiş. Aynı adı taşıyan yazlık kısmı da Tarabya’da idi.
    1929’da İstanbul’a gelen (daha doğrusu iltica eden) Lev Troçki (1879 Ukrayna – 1940 Meksika), Büyükada’ya yerleşmeden önce ailesiyle birlikte bu otelin 67, 68 ve 70 numaralı odalarında  kalmıştı.
    Tabii bu muhteşem güzellik, bu tarihi yapı da,  eşsiz vandalizmimizden nasibini aldı. Yıkıldı. Yerine Mahmutpaşa işportacılarının kapalı versiyonu beton  bir çarşı dikildi. Şimdilerde  içindeki dükkanlarda;  don, fanila, kaşkorse… falan satılıyor.  (Tarabya’daki ise yıkılmadı. Yandı !)
    * Cadde-i Kebir’de imha edilen tarih ve güzellik sadece Tokatlıyan Oteli’nden mi ibarettir peki ?
      Ne gezer efendim ne gezer !
     Aynı sırada yine aynı yıllarda güzeller güzeli bir sinema binası vardı : “SARAY SİNEMASI”. Gerçekten de saray gibiydi. İlk yapıldığında adı  Cine – Luxemburg imiş. Hem sinema salonu olarak muhteşemdi, ve hem de sık sık nefis konserlere sahne olurdu. Örneğin Üstad Münir Nurettin SELÇUK (1900-1981)  gibi bizim eşsiz san’atkârlarımızın ve keza çello dahisi  İspanyol  Pablo CASALS  (1876-1973)  gibi batılı şöhretlerin konserlerinin verildiği…
    Adı gibi bu  saray  bina, bu muhteşem güzellik, bu tarihi yapı da elbette yıkılmalıydı !!!!
    Yıkıldı da !
    Şimdi yerinde devasa bir alışveriş merkezi var. Çirkinlik ve zevksizlik şaheseri bir ucube var. Onun içinde de, Tokat- lıyan’ın fosili misillu don, fanila, kaşkorse falan satılıyor !!!
    (Ve bunlar da Beyoğlu’ndaki yıkılan, yok edilen, terk edilen, işlevsiz bırakılan diğer sinemalar :  Taksim’deki Taksim (=Majik) sineması. Lâle sineması. Yıldız = (Etoilé ) sineması. Alkazar sineması. Ar sineması. Melek ( = Emek) sineması. Sümer sineması. Yeni Melek sineması. Atlas sineması.  Şark sineması. Elhamra sineması.)  Her biri başlıbaşına bir tarihti.
    * Çirkinlik ve zevksizlik şaheseri ucubeler bu kadar mı ?
       Bir kez daha : Ne gezer efendim ne gezer !.  
       Yedi tepeli İstanbul’un, dünyalar güzeli sülün gibi minarelerle müzeyyen eşsiz siluetini mahveden garabetlerin sürüsüne bereket !  Örneğin Maçka sırtlarındaki beton yığını otel.  Vaktiyle burada “Şark Kahvesi” adında bir kır bahçesi vardı. Manzarasını, bilmeyenlere anlatmağa imkân yoktur. Adalar’dan Beylerbeyi’ne… Sarayburnu’ndan Ortaköy’e…  Salacak’tan Haliç’e kadar deniz manzarası ve yeşillikler… Gerçekten anlatılamaz, tarif edilemez…
    İşte o güzelim Şark Kahvesi’nin yerinde şimdi kazık gibi bir otel var. Denizden bakıldığında, Dolmabahçe Sarayı’nın arka plânını mahveden… Perişan eden… Sarayın güzelliğini, estetiğini,  neredeyse tamamen yok eden…
   İstanbul aşıklısı merhum Çelik GÜLERSOY (1930 – 2003) bu konuda hakire şöyle demişti : “ Erkan bey. Bu otel tam anlamıyla bir cinayettir. Bir faciadır.  Sarayın güzelliğini, görünümünü mahvetmesi bir yana, otelin ağırlığı arazinin dengesini bozacaktır. Zemine yapacağı  baskı ile, aşağıdaki sahilde kazıklar üzerine inşa edilmiş sarayın üstüne oturduğu kazıkların arasındaki hava cereyanına mani olacaktır. Bu durum hem  saray ve civarında kerih bir koku yaratacak ve hem de aynı zemin baskısı, sarayın zaman içinde denize kaymasına neden olacaktır….”
   Dediği aynen çıktı. Yazın sıcak havalarda, Dolmabahçe’den geçerken, burnunuza (çok affedersiniz) leş gibi lâğım kokusu gelir. Ve keza, sarayın her sene yarım santim civarında denize kaymakta olduğunu da, bu işlerin uzmanları çoktandır yazıp söylüyorlar.
    * Ve yine aynı mıntıkada bir başka facia, bir başka felâket daha ! Dolmabahçe’den Taksim’e çıkan sırtlarda.  Bilmemne gökdeleni. Bilmemne plazası. En tepesinde, köpek kulübesini andıran azman ve amorf  bir musakkaf ! Onun da üstünde renk renk sakil sükela demirler… Bir çirkinlik abidesi.  Bir heyüla. Gerçekten tüyler ürpertici…
     Denizden bakıldığında, sahildeki Bezm-i Alem Valide Sultan Dolmabahçe camii’nin mücevher gibi görünümünün adeta katili !
   *  Ama görünümü katledilen  cami, sadece Dolmabahçe’dekinden mi ibaret !
      Ahhh.  Ahhh...
       İstanbul’a denizden gelenlerin hayran oldukları, seyrine doyamadıkları ilk tablo malûmdur. Sağda tarih mucizesi Ayasofya. Solda Frenklerin “Blue Mosque” dedikleri muhteşem Sultanahmet Camii.  Hele akşam vakti. Hele batan güneşin kızıllığı, bu iki şaheserin arkasındayken…
     Velâkin şimdilerde, tarihi yarımadanın Kazlıçeşme mi, Yedikule mi, her  neresineyse işte…Üç tane gökdelen       dikilmiş vaziyette. Bu  eşsiz güzelliğin tam  arka plânına.  Sultanahmet’in minarelerinin hemen  gerisinde üç tane  beton  kazulet, çürük diş gibi sırıtıyor. Yüz karası olarak dinelip duruyor. !
     Ne harika (!) değil mi ?
     Hiç düşünebiliyor musunuz ?  Tasavvur edebiliyor  musunuz ? Aklınız alabiliyor mu ?
    1163 yılında inşa edilen ve kuşkusuz Paris’in simgelerinin en başta gelenlerinden Notre-Dame  kilisesinin arkasında üç tane kazık !!!
     Kraliçe I.Elizabeth tarafından 1560’da St.Peter kilisesi adıyla yaptırılan ve bugün Londra’da  Westminster Abbey  olarak bilinen katedralin  arkasında üç tane beton yığını !!!
     1147 yılında inşa edilen Viyana’daki Saint Stephen katedralinin arkasında üç tane gökdelen !!!
     Böylesi bir vandallığı gerçekleştirdiğimiz için ne kadar iftihar etsek (!!!) azdır vallahi…
   * Ama yine bitmedi maalesef.  Sedefkâr Mehmet Ağa’nın Sultanahmet’inin arka görünümünü mahvettik. Yetmedi. Üstüne üstelik  bir de Koca Sinan’ın şaheseri Süleymaniye’nin ön görünümünü mahvettik. Mahvetmekteyiz.
    Nasıl mı ?  Galata Perşembe Pazarı ile karşıda Unkapanı'na yakın mevkii arasına en son bir köprü konduruldu. Üstünde ne olduğu, neye yaradığı anlaşılamayan sivri sivri bişeyler var. Boynuz gibi bişeyler var.  Karaköy tarafından bakıldığında;  Süleymaniye’nin manzarasının, güzelliğinin, ihtişamının canına okuyan.
    Bu işten anlayanlar vakitlice uyardılar :  ”Süleymaniye’ye bu yapılmaz. Yazıktır. Günahtır. Köprü her yere her zaman yapılır. Amma Süleymaniye……” dediler.
   Dediler de aldıran beri gelsin !   O boynuzlu köprü, tüm ihtişamıyla (!!!) Süleymaniye’yi kamufle etmeğe devam etmekte şu an efendim…!
    (Bu köprü, metro için yapılmış. Tamam. Metroya sözümüz yok elbette. Kim gerçekleştirdiyse, teşekkür etmek, takdir etmek boynumuzun borcudur. Ama Karaköy’deki Tahta Cami için yukarda söylediğimi bir kez daha tekrarlayacağım:  Metro gibi bir eseri, bir hizmet şebekesini var ederken, Sinan’ın şaheserini  ille de hırpalamak şart mı idi efendim ?)
 * * *
   * Ve KÖPRÜ  deyince de….
       Aklıma Galata Köprüsü geldi bu kez…. Şimdiki değil ama, eski Galata köprüsü !
       İstanbul’un sembollerinden biriydi o da. İstanbul denince akla gelenlerin başlarında idi o  da…
       Geçmişteki nice önemli olaylara şahit olan… Nice romanlara, şiirlere öykülere konu olan…
       İşte bu güzelim, bu tarihi köprüyü de söktük. Yerinden ettik.  Haliç’te bir yerlere attık. Terk ettik kendi haline… Çürüsün, bitsin, adı sanı unutulsun diye…
      Oysa köprüler, bulundukları kentlerin simgeleridir. Ayrılmaz  parçalarıdırlar. Oranın insanlarının yaşantılarının, anılarının ta kendisidirler. Nitekim uygar toplumlar, o köprüleri, gözleri gibi korurlar. Üstüne titrerler. Örneğin Londra’daki nehrin üzerindekiler gibi…  Örneğin Paris’in içinden geçen nehirdekiler gibi… O ülkelerde, o şehirlerde, birisi o köprülerden birini sökmeğe kalksa, yıkmağa, yok etmeğe kalksa… Hatta hatta yerini değiştirmeğe falan kalksa…
     Bu kişiyi anında akıl hastanesine tıkarlar tereddüt etmeden.
     Biz ise, tabii ki İngilizlerden, Fransızlardan daha akıllı (!) olduğumuz için…!!!.
  *Yine Galata köprüsü gibi, İstanbul’un simgesi olmuş, İstanbul’la özdeşleşmiş bir güzellik daha vardı. Bir efsane daha vardı  : Tramvay.  Şimdilerde birçok Avrupa ülkesinde, örneğin Avusturya’da, İsviçre’de, Almanya’da, Belçika’da hâlâ kullanılan. Vazgeçilmesi düşünülmeyen.
    Biz ise ne yaptık ? Bu tarihi, bu güzel, bu ekonomik, bu egzoz falan çıkarıp çevreyi kirletmesi asla bahis konusu olmayan tramvayı, İstanbul’un Avrupa yakasında Ağustos 1961’de ve Anadolu yakasında da 1966’da kaldırdık.       Raylarını söktük. O yeşil kırmızı vagonları depolarda çürümeğe terk ettik. Yerine de İstanbulluların “Boynuzlu” dediği  troleybüsleri koyduk.
     Tabi şehrin zaten keşmekeş olan trafiği, bir kat daha keşmekeş oldu o boynuzlularla…
     Ve yıllar sonra, galiba 1990’larda yeniden tramvaya döndük !
     Be efendiler. Madem ki tekrar  geri getirecektiniz, neden kaldırdınız tramvayı ?  Neden söktünüz rayları ? Yöneticilik demek; ilerisini görmek, ilerdeki ihtiyaçlara göre önceden  tedbir almak değil midir ?
    Üstelik şimdilerdeki tramvaylar var ya. Hani Kabataş-  Zeytinburnu arasındakiler falan.
    Bunlar; o kırklı-ellili yılların emektarları, cefakârları, güzeller güzelleri değiller  ki !
   “Çan çan çan / Çekilin yoldan /  Geliyor vatman” diye maniler düzülenler değil ki…
     Kapılarının yanlarında “Asılmak tehlikeli ve memnudur” yazılı olanlar değil ki…
     Dolandırıcıların piri Sülün Osman’ın, saftirik taşralı vatandaşlara  “ Hemşerim. Vallahi seni çok sevdim. Onun için kelepir veriyorum ha. Kıymetini bil.” diye  500 liraya satıverdiklerinden (!) değil ki…
         Ellerinde kocaman tahta bilet kutusu ve sapı lâstikli mor renkli kalın kalemleriyle, beleşçileri (!) enselemek için bir öne bir arkaya, bir öne bir arkaya durmadan koşuşturan biletçiler yok ki bunlarda !  
     Hiçbir ambiyansı, özelliği, güzelliği olmayan soğuk, ruhsuz metal yığınları bunlar…
     Oysa…   Aahhh   oysa …
     Nerdeeee  Peyami SAFA’nın  12 hat numaralı  Harbiye-Fatih’i ?
       Tüm akranlarım gibi benim de  kısa pantolondan  uzun pantolona geçiş yıllarımda, vatmanın olmadığı arka sahanlığın basamaklarında, Radyoevi, Şan Sineması- Talimhane sınırı kulvarında tramvaya atlama/tramvaydan atlama  ‘Master’ımı !!!  başarıyla tamamladığım !!!
  Nerdeee,  Peyami SAFA’nın değil, özbeöz benim, bir kırmızılı bir yeşilli 10 hat numaralı Şişli – Tünel’im ? 
      Evet benim ! Çünkü 1949-1952 yıllarında Şişli Ortaokulu’na giderken, günde iki kez, ortası delik üç tane bir kuruşluğu “PASO” diyerek biletçiye uzattığımdı  o…
      Evet benim. Çünkü artık uzun pantolonlu ilk yeni yetmelik yıllarımda, tüm akranlarım gibi, tramvaya atlama/tramvaydan atlama “Doktora”mı (!!!)  başarı ile verdiğimdi o…  Taksim 
Meydanı-İstiklal Caddesi- Galatasaray kulvarında (1)
       Evet benim. Çünkü 29 Ekim’leri Taksim Meydanı’nda coşku içinde kutladığımız o mutlu yılların gecelerinde, raylarına birer metre ara ile tabanca mantarı dizip pat… pat… pat...  diye patlattığımızdı  o…
   Keza yine benim sayılabilecek 14  Maçka – Tünel’im ,      19 b Kurtuluş – Tünel’im   neredeler ? 
   Nerdeeee,  üç vagonlu tek hat, bir kırmızı iki yeşilli 22 numaralı  Bebek – Eminönü’m ?
   Nerdeee Taksim Meydanı’ndaki abidenin oradan kalkan,  15 hat numaralı, birinci mevkii önde, ikinci mevkii arkada tek vagon sarı beyaz Taksim-Sirkeci’m ?
          Nerdee, Bağdat Caddesi’nde yolun ortasından değil de yaya kaldırımların üstündeki raylardan giden, yazın her tarafı açık, camsız pencerelerinden püfür püfür esen rüzgârla yol alan Kadıköy-Bostancı’m?  Ve de  Kadıköy-Fenerbahçe’m ? 
     Nerde merhum Üstad Çelik GÜLERSOY’un o nefis  “Tramvay Istanbul’da”(2) kitabında anlattıkları ?
  *
     Tramvayları Istanbul’dan koparıp yok edenler  (herhalde bir miktar günah çıkartmak için ve de nostaljik takılmak özentisiyle olsa gerek !!!)  tek bir kırmızı vagonu yakın zamana kadar Tünel – Taksim arasında işletiyorlardı. Geçenlerde Beyoğlu’na çıktığımda ne göreyim ! O da yok olmuş. Raylar sökülmüş. Sökülen rayların üstüne beton dökülmüş bile çoktan !  Caddenin ortasına tahta perdeler çekilmiş.Yürüyecek yer yok. Her taraf toz toprak… Hani şu her Allah’ın günü, kendisinden  otuz- kırk yaş küçük sevgilileriyle gazetelerde boy gösteren meşhur inşaatçı zat var ya. Aha işte tarihi Rue de Pera, bu muhteremin şantiyelerine dönmüş !
  *  *  *
      Dünyanın en keyifli, en rahat,  en ekonomik, en rasyonel ulaşım sistemi; su yollarıdır. Yani göller, nehirler ve elbette denizlerdir.
     İşte  kainatın ULU  YARADAN’ı,  bu su yollarının en güzellerini, en eşsizlerini, yani en güzel denizlerini ve kıyılarını da ;  sonsuz bir cömertlik ve keremle, yeryüzündeki eşsizlerin eşsizi bu beldeye, “Bu  Şehr-i Stambol”a  ihsan eylemiş.
      Bilmeyen elbette yoktur ama yine de sıralayalım :
-  Anadolu yakasında Üsküdar/Salacak ve Rumeli yakasında Karaköy/Salıpazarı’ndan başlayıp Karadeniz’e kadar uzanan o eşsiz Boğaziçi !  Dünyada bir emsali, bir ikincisi bulunmayan.
 - Sarayburnu’ndan  Küçük ve Büyük Çekmecelere kadarki sahil.
 - Haydarpaşa’dan  taa Gebze’ye kadar uzanan kıyı şeridi.
 - Bir, iki, üç… değil;  irili ufaklı dokuz  adadan oluşan Prens Adaları.
 - Eminönü ve Karaköy’den Eyüp’e  kadar,  Frenklerin “Altın Boynuz” dedikleri Haliç.
   Bu hazinelerden sadece birine ; hatta bırakınız birini, birinin onda birine sahip olabilen bir ülke, bir halk; kendini deniz zengini, deniz şanslısı kabul edebilir rahatlıkla.
   Deniz ulaşımı ise,  geçmiş yüzyıllardan buyana, Osmanlı devrinde ve elbette Cumhuriyet döneminde, her zaman İstanbulluların yaşamlarının ayrılmaz, vaz geçilemez bir parçası olmuştur.  Ezcümle o muhteşem Boğaziçi’nin her iki yakasındaki yerleşim birimlerinin her birinde irili ufaklı iskeleler vardı.  Sabah işe gitmek (ki buna  o semtlerin  insanları, ‘İstanbul’a inmek’ derlerdi) ve akşam dönmek,  tamamen vapurla idi. Vapurların yolcuları, kaptanları, personeli, birbirleriyle akraba gibiydiler adeta. Vapurların burnunda isimleri, bacalarının yanında ise numaraları yazardı.  O vapurlara, o yolculuklara, o yolculara ait anıların, olayların, öykülerin, romanların, şiirlerin… haddi hesabı yoktur.
    Kadıköy yakasında, Adalar’da oturanlar, ve/veya yazlığa gidenler için de, vapursuz bir yaşam tasavvur dahi edilemezdi.  Kadıköy  vapurları, şimdiki, gibi Karaköy’den,  değil, Galata Köprüsü’nden kalkarlardı. Adalar’a gidenler keza.  Seferler ; Köprü-Kadiköy ;  Köprü-Adalar diye  söylenirdi. 
    Vapurların isimleri, kalkış-varış saatleri  tek tek bilinirdi. Özellikleri de.
   Örneğin  ellili yılların Dolmabahçe, Paşabahçe,           Fenerbahçe vapurlarında  (şimdilerde inanılması çok zor amma gerçektir) Amerikan Barlar vardır. Bilhassa yaz mevsimlerinde, akşam Adalar’a dönenler, özellikle de Büyükada ağniyası, yol boyuca bu barlarda hafif içkilerini yudumlayıp sohbet ederlerdi !!!
    Haliç’teki iskeleler arasında ise daha küçük, altı düz vapurlar işlerdi. Onların isimleri yoktu. Sadece numaraları vardı.
    Boğaz köprülerinin hayalinin dahi olmadığı yıllarda;  Kabataş – Üsküdar  arasında araba vapurları işlerdi.  Bunların bazıları yandan çarklıydı. Suhulet, Sahilbent gibi.  Otomobil sürücülerinin saatlerce sırada beklemeleri, gayet olağandı.
    Ve de…
    Yandan çarklı vapurun  çalıştığı bir sefer daha  vardı.       Ki çok büyük olasılıkla, değerli okuyucuların çoğunun ilk defa duyacakları ve kuşkusuz çok şaşıracakları !!!
    Sadece yazın ve saat 17:40’da Köprü’den bir yandan çarklı vapur kalkardı. Adı, yanlış hatırımda kalmadıysa NEVESER idi.  İlk iskele Moda idi. Sonra  Kalamış, Fenerbahçe, Suadiye, Caddebostan ve nihayet Bostancı. (İskelelerin sırasını karıştırdı isem, affoluna. Zira Anadolu yakasıyla pek ünsiyyetim yoktur.)
    İşte bizler, yirmili yaşlardaki genç Maliye bürokrat adayları; altmışların ilk yıllarında, akşamüstü mesai bitiminden sonra, bu yandan çarklıya binip karşıya geçerdik. Kurbağalıdere’den kiraladığımız sandalla Fenerbahçe Burnu’nun oralarda, Kalamış sahilinde falan denize girerdik. Denizden sonra da…?  Doğru  Moda’daki meşhurun meşhuru KOÇO’ya.  Adam başı hesap, taş çatlasa on lirayı geçmezdi ! Ve dahi son etap da yine Moda iskelesi. Oradaki kalabalığa karışıp Deniz  Kulübü’nde program yapan sevgili İlham GENCER ağabeyimizi ve  orkestrasını ve (ruhu şad olsun, merhume eşi) Ayten GENCER’i   dinlerdik. (Ayten ALPMAN) En meşhur şarkısı “Aldilaaaa” idi. Her gece mutlaka söylerdi. Kulübün önü sandallarla dolu olurdu.   Kadıköy’den saat birde kalkan son vapurla da İstanbul’a dönerdik.
    Evet. 1960’lı yılların başları efendim.  Hey gidi heeeyyyy….
  * * *
   O altmışlı yıllar, şimdilerde maziye mal olmuş durumda tüm anılarıyla. İkibinlerdeyiz artık.
   Altmışların ve daha eskilerin mazi olması çok doğal, çok olağan elbette de.
   İşte  o mazinin, o eski yılların İstanbul’unun güzelliklerinden, özelliklerinden…
   Bugünlere, ikibinlerine acaba neler kaldı.  Kalmış ?
   Daha doğrusu bişeyler kalmış  mı ?  Bir şeyler hâlâ duruyor mu  yerli yerinde acaba ?
   Cevap;  ne yazık ki sadece büyük ölçüde  hüsrandan ibaret !!!
   Yukarda bir miktar anlatmağa gayret ettikti  zaten.  Tamam da onlar berri idiler ?  (3)
   Ya şimdi bahsettiklerimiz ? Yani bahri (4) olanlar ?
   Yandan çarklı vapurun yerinde yeller esiyor. Ne Kabataş-Üsküdar arasında otomobil taşıyanı var, ne de bizim denize gitmek için akşamüstleri bindiğimiz yolcu taşıyanı. Herhalde hepsi çoktan sökülüp jilet falan olmuştur. Bugünkü kuşaklar ne olduğunu dahi bilmezler.
   Oysa  şimdilerde de mevcut olsaydı ve günde sadece bir tanecik sefer, yine akşamüstleri Köprü’den  Bostancı’ya yapılsaydı… Sırf nostalji için. Sırf turistik nitelikte. Tıpkı Amerikalıların San Fransisco’da  bugün dahi çalıştırmağa devam ettikleri antika tramvayları gibi ! Ama bizde bir Allah’ın kulu dahi  akıl edemedi bu  dediğimi ! 
    Gel de Yüce Kitabımızın, Kutsal kitabımızın A’RAF  SURESİ’nin  169.ayetini hatırlama : “Hâlâ aklınızı işletmeyecek misiniz ?”
    Dolmabahçe, Paşabahçe, Fenerbahçe de yok. Zaten olmasına da imkân yok ! Bugünün ‘Yeni Türkiye’sinde (!),  içinde Amerikan bar bulunan, içki içilen vapur haa ! Tövbe. Tövbe. Estağfirullah !
    Şu anda Kadıköy’e, Adalar’a, Boğaz’a işleyen vapurların bazıları, eskileri aratmayacak dizayn ve güzellikte. Ama sadece bir kısmı. Vapur değil kocaman motorlar işliyor onların yerine çoğu kez. Hiçbir güzelliği, estetiği olmayan. Kum çakıl falan taşıyan takaların sanki içine oturmak için koltuk konulanları gibi. Üstelik yandan değil, burundan yanaşıyorlar karaya. İnip binmek hem zor hem de tehlikeli. Özellikle yaşlılar için. Haliçte çalışanların hepsi bu motorlardan.
   Ayrıca sefer sayıları da yeterli değil. Örneğin Boğaz  hatlarında.
  Seferlerin azalması,  doğal olarak  iskelelere yansıdı. Bazılarına vapur  ya çok az uğruyor artık, ya da hiç. Dolayısıyla bunlar  işlevlerini tamamen veya büyük ölçüde yitirdi. Bir kısmı kafeye, bistroya falan dönüştürüldü. Bazıları terk edilmiş vaziyette. Akibetleri belli değil. Ve nihayet bir kısmı da hepten yok edildi. Yıkıldı. İsmi cismi dahi kalmadı. Örneğin Anadolu yakasındaki Kalamış,  Fenerbahçe, Caddebostan, Suadiye  gibi.
        Oysa bu iskeleler de;  güzeller güzeli İstanbul’un ayrılmaz bir parçalarıydılar. Güzeller güzeli İstanbul’un; denizler cenneti İstanbul’un;  kimi  mütevazı, ahşap ama orijinal,  kimi daha gösterişli, kimi çinilerle süslü,  kimi oldukça görkemli… Ve hepsi kesinlikle  tarihi eser niteliğindeki yapılardı. Hepsi buram buram İstanbul kokan…
       Ve işte  bunlar; zaman içinde birer birer, yavaş yavaş, ama gayet bilinçlice yok edildi efendim.
       Tıpkı Karaköy Meydanı’ndaki tahta minareli cami gibi… Tokatlıyan Oteli gibi… Saray Sineması gibi… Daha nice niceleri gibi…
      Ve  maalesef… Ve henüz iki ay önce… İçinde bulunduğumuz  2017 yılının Şubat’ında.
      Bir kurban daha verdi bibaht İstanbul.
      Yok edilen güzelliklerine, muhteşem bir tanesi daha eklendi en son :
      Karaköy’deki Yolcu Salonu !
      Bilmeyenler, duymayanlar için anlatalım biraz Yolcu Salonu’nu :
      İstanbul’daki deniz ulaşımı sadece şehrin muhtelif semtlerine, sahillerine münhasır değildi. Cennet  Anadolu’muzun                 Karadeniz, Ege ve Akdeniz sahillerindeki şehirlere de vapur işlerdi İstanbul’dan. Yetmişli yıllara kadar.  En başta Ege’nin incisi güzel İzmir’e.  Sonra Karadeniz  şehirlerimize. Taaa Hopa’ya kadar. Sonra Marmara Denizi’ndeki Bandırma limanına. Avşa ve Marmara Adalarına. Ve nihayet Marmaris, Antalya ve Mersin’e.
      Ve  ve  ve… Ve ayrıca…
      Devlet Denizyollarının nefis yolcu gemileri; şanlı Ay Yıldız’ımızı, Akdeniz’de  de dalgalandırırlardı. İstanbul’dan kalkan;  yemekleri, servisleri, kaptanları, personeli, velhasıl her şeyleri evet her şeyleri dillere destan o sülün gibi         İskenderun, İzmir, Akdeniz, Karadeniz… vapurları ;  Pire, Napoli, Marsilya, Barceleno rotasında muntazam seferler  yaparlardı. Filmlere dahi konu olan…
     Tophane rıhtımından kalkan bazıları hariç, bu vapurlar Karaköy’deki işte bu Yolcu Salonu’ndan demir alırlardı.  Ve dönüşlerinde de yine buraya yanaşırlardı.
       1937 yılında Prof. Dr.Mimar Rebii GORBON (1909 – 1993) tarafından yapılmıştı Yolcu Salonu.  Şimdi saydığımız Avrupa limanlarında dahi bir eşi, bir benzeri yoktu. Kıyıdaki ve birinci katın balkonundaki uğurlayıcılar ve karşılayıcılar, yolcu ettikleri ve karşıladıkları yakınlarına buradan el sallarlardıBir de Liman Lokantası adında muhteşem bir lokantası vardı binanın. Kolalı örtü ve peçeteleriyle. Gümüş çatal bıçak takımlarıyla. Ve elbette nefis menüsü ve harika servisiyle. Akşamları  balolar, düğünler yapılırdı.
       Yetmişli yılların sonuna doğru hem iç hem dış  vapur seferlerini bıçakla kestiler. İstanbul’un, kendi ülkesinin sahil şehirleri ve Avrupa limanları ile irtibatını yok ettiler. Daha sonra Liman Lokantasını  da kapattılar..
     Sözün kısası güzelim Yolcu Salonu’nu tamamen işlevsiz bıraktı o kafa.  Hep  o aynı kafa.…
     Ve Nihayet… Ve sonunda… Geçen Şubat ayında…
     Yine aynı kafa,  Gümbür gümbür yıktı, yer ile yeksan etti o tarihi… O güzelliği…!
      Üstelik de, hem de hemen yanıbaşındaki tarihi Paket Postanesi binasıyla beraber !
Hani Anıtlar Kurulu falan  nerede? Geçiniz efendim geçiniz.
     Neyin uğruna peki :  GALATAPORT nam yeni bir ucubenin uğruna. Taaa Kabataş’tan Karaköy’e kadar uzanıp sahili Çin Seddi gibi kapatacak sözüm ona turistik proje uğruna. Oralarda ne kadar yeşillik ve park varsa hepsini yok etmek, ne kadar ağaç varsa hepsini kesmek uğruna.  Boğaz’ın o eşsiz sahil boyunu  molozla doldurmak uğruna. Suyun dibindeki doğal yaşamı mahvetmek uğruna. Denizin bağrına yüzlerce beton/demir kazık çakmak uğruna. O kazıkların çakılmasından oluşan titreşimler, Dolmabahçe’deki güzelim caminin temellerini zangır zangır sarsarmış. Kimin umurunda !  Fındıklı’daki Mimar Sinan’ın küçücük kutu     gibi şirin camiinin temellerini zangır zangır sarsarmış. Kimin umurunda ! Salıpazarı’ndaki Nusretiye camiinin temellerini zangır zangır sarsarmış. Kimin umurunda ! Mimar Sinan’ın  Tophane’deki Kılıç Ali Paşa camiinin temellerini zangır zangır sallarmış. Kimin      umurunda !  (5)
     (Bir kez daha tekrarlıyorum : “Camileri kapattılar. Yıktılar. Ahır yaptılar….”  Haaa !!!)
                                                                        ***
      İşte efendim 1950’lerden buyana İstanbul’un bağrına   saplanan hançerlerden sadece ve sadece bazılarının ve     nihayet sonuncusu Yolcu Salonunun hazin öyküsüdür  bu.
     “Hançer saplama” teşbihi çok mu ağır oldu ? Çok mu     insafsız oldu ?
      Değiştirelim öyleyse :  Dünyanın en güzeli İstanbul’un güzelliğine güzellik katan boynundaki eşsiz inci gerdanlığının danelerinin, birer birer ve hunharca kopartılıp çöpe atılmasının acı öyküsüdür bu !
      Lâkin bu acı öykü  sanmayın ki bitmiştir. Bu hazin öykü sanmayın ki bitecektir. Sanmayın ki Yolcu Salonu               sonuncudur.
      O ‘sonuncu’ sözcüğü lâfın gelişinden ibaret efendim. Sadece şimdilik. Bu günlük !!!
      Zira o gerdanlıkta, hunharca kopartılıp çöpe atılacak daha o kadar çok daneler  var kiiii !
      Bitmez tükenmez rant hırsıyla ağzından salyalar akan vahşi vandalizmin şu anda göz diktiği bir sonraki kurban yada kurbanlar,  kimbilir hangileridir bu danelerin acaba ?
       Teşvikiye’deki Maçka Palas mı ? Harbiye’deki Radyo Evi mi ? Yine Harbiye’deki Açıkhava Tiyatrosu mu ? Kabataş Lisesi mi ?  Galatasaray Postanesi mi ? Yine Galatasaray’daki Mısır Apartmanı mı ?  Tünel’deki Altıncı Daire mi ? Sirkeci’deki Yeni Postane mi ?  Rayları zaten çoktan sökülüp boynu bükük bekleyen Haydarpaşa ve Sirkeci Garları mı ?   Otelden ziyade adeta müze Tepebaşı’ndaki Pera Palas  mı ?   
      Hele hele bu sonuncusunun kabahatı öyle büyük ki !!!  Öyle büyük ki !!!  Anafartalar Kahramanı Mavi Gözlü Dev bu otelde yatıp kalkmış bir miktar.  Ve de 1918’de, otelin salonunda oturan  İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı General Harrington’un çay davetini, burada terslemiş, refüze etmiş. “Ben onun masasına gitmem, o bana gelsin. O misafir, nasıl olsa çekip gidecek. Ben ev sahibiyim.” demiş.
       Bak hele ..!  Bakındı hele !   Meğerse çoktan kazmayı hak etmişmiş bile bu otel  yahu!!!  

 (1) : İstanbul’da doğup büyümüş bir delikanlı, tramvaya atlamasını bilmiyorsa eğer, en başta mahalle arkadaşları
tarafından adam yerine konmazdı :  “Bırakın  lan o lâpacıyı.  Siftahı yok daha tramvaydan atlamada.  Muhallebi  çocuğu.  Bi   b.ka   yaramaz”
(2) : TRAMVAY İSTANBUL’DA   Çelik GÜLERSOY İstanbul Kitaplığı Kitapçılık ve Ticaret Ltd.Şirketi               / Esentepe / İSTANBUL 1989
(3) :  Berri  = Kara ile ilgili  
(4) : Bahri  = Deniz ile ilgili
(5) :  Dünyanın en meşhur romanı DON KİŞOT’un yazarı İspanyol Miguel de CERVANTES’in (1547 -1616), bu
camiin inşasında, Mimar Sinan’ın yanında esir/işçi/usta olarak çalıştığını hangi Türk vatandaşı bilir acaba ?
     Bu olay İstanbul’da değil de örneğin Atina’da olsaydı ; Yunanlılar, Cervantes’in çalıştığı o yapıyı, dünyanın bir numaralı turistik merkezi haline getirip dünyanın dövizini  kazanmazlar mıydı ???       



Bu yazı 595 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI