Bugun...

Eyüp KARADAYI
BİR ZAMANLAR BEYOĞLU VARDI
Tarih: 31-03-2018 05:57:00 Güncelleme: 31-03-2018 05:57:00


Kadim dostum rahmetli Üstün Akmen kardeşimin satırlarıyla Beyoğlu...
Eski Beyoğlu'nu özleyip, burunlarının direği sızlayanların okumalarını tavsiye ederim...

• 1960’lı yıllarda, “İstanbullu Bey’lerimin Güzel Oğulları” dolanırdı İstanbul’un Beyoğlu’sunda. Yeni Melek Sineması, balkon ve koltuk bölümüyle saygın bir seyirci kitlesine seslenir, iyi filmler izlenirdi. “Alaska-Frigo buz” diye çığıran satıcılar, antrakta tahta tepsiler içinde gezdirdikleri buzlu dondurmaları satardı. “Alaska-Frigo buz” diye çığırmadıklarında, madeni bozuk parayla tepsi altını tıklatırlardı. Sinemanın sokağındaki bir büfe, bir de mağaza vardı. Büfenin adı “Pasifik Büfe”ydi ve İstanbullular “Yengen” ile ilk kez burada tanıştı. Aynı sokakta bir de “Beatles Pantolon” mağazası bulunmaktaydı. Sadece pantolon satan bu mağazanın vitrini, yukarıdan aşağı doğru dizilmiş dört Beatles üyesi Paul Mc Cartney, John Lennon, Ringo Starr ve George Harrison’un portreleriyle süslenmişti.
PASİFİK
“Pam Pam Büfe”nin ve Anabala Pasajı girişindeki “Şey Büfe”nin de kendine özgü müşterileri bulunurdu, ama “Pasifik” farklıydı. Pasifik’in sahibi, Türk uyruklu bir Rum olan Todori Mandopulos’du. Ben işini bu denli sevmeyi, yaptığı işten böylesine keyif alabilmeyi ilk kez onda görmüşümdür. Dükkânın yoğun olmadığı akşamüstü saatlerinde “Pasifik”e gittiğimde, Todori Baba domatesleri dilimler, salatalık turşusunu ince ince keserken durmaksızın anlatırdı. Ne anlatırdı? Ne bileyim, içinde kimi saklı öğütler de olan değişik değişik anılar anlatırdı. Ama bir anı, sürekli yinelenirdi. (Sevgileri, sevdaları ilden ile, gönülden gönüle taşırdı kartlarımız, mektuplarımız.. Ezanı kötü sesli müezzinden ve de hoparlörden dinlemez, dokuz kez düşünmeden laf etmezdik.) İŞTE O ANI Todori Mandopulos, on altı yaşındaymış, Tokatlıyan Oteli’nde berber çıraklığı yapmaktaymış. Bir gece Atatürk çıkagelip otelde kalmış. Sabahleyin sakal tıraşı için berber istediğinde, ondan başka kimse olmadığından, almışlar Todori’yi Atatürk’ün yanına götürmüşler. Heyecandan tir tir titreyerek huzura girdiğinde, Todori’nin telaşlı halini fark eden Atatürk, onu yatıştırmak için konuşmaya başlamış. Adını sorduğunda: “Todori Paşam” demiş. Bunun üzerine, Mustafa Kemal, Todori ile Rumca konuşmaya başlamış. Bu hal Todori’yi çok ferahlatmış. Yaşını, tahsilini, ailesini, askerlik yapıp yapmadığını falan sormuş. Todori, büyük bir rahatlıkla sakal tıraşını bitirmiş. Tıraş bitince, odada hazır ol durumunda bekleyen yaverine emir vermiş Atatürk: “Bu çocuğa 500 lira verin,” demiş. O tarihte Tokatlıyan’da sakal tıraşı 2.5 liraya yapılmakta, 500 lira adeta bir servet. Atatürk: “Bunu sana evlenme parası olarak veriyorum,” diye eklemiş. Todori, aynı şekilde, 1942 yılında bu kez devrin Cumhurbaşkanı İnönü’yü de tıraş etmiş. İnönü sadece 5 lira vermiş.
İNÖNÜ DÜŞMANLIĞI
O günlerde Cumhuriyet Halk Partisi’nin militanıyım ben. Todori ise, Cumhuriyet Halk Partisi düşmanı, Demokrat Parti yandaşı. Kim bilir kaç kez dinlediğim bu öyküden sonra, mutlaka sorardım: “Yahu, Todori Baba, neden sevmiyorsun bizim partiyi?” “Yok be çocuğum,” derdi, “cimridir bu senin Milli Şef dediğin. Hem de, 1942 yılında çıkarttığı Varlık Vergisi Kanununu azınlıklara nasıl acımasız uyguladığını bilemezsin ki sen.” Beyoğlu’na her çıktığımda Todori Baba’yı yâd etmeden duramamamın nedeninin bu anı olduğuna kendimi ah bir inandırabilsem! (Çocuklar oyun bile oynar; toprağı saksıda değil, arsada ve bahçede tanırlardı. Çevre örgütleri o zamanlar boy göstermemişti, çünkü çevre vardı.)
“HAVAİ LOSTRA SALONU”
Ağa Camii tarafında, yılların ayakkabı boyacısı “Havai Lostra Salonu” da unutulmayanlarımdandır. Burada yüksek topuklu, fermuarlı ya da mes gibi yandan lastikli yarım bot “Beatles” özentisi çizmeler, “Lord Modeli” olarak tanımlanan bağlı ayakkabılar boyatılırdı. Boya, üstüne bir de cila çektiler mi ayakkabılar rugan gibi olurdu.. Duvardaki el yapımı reklam panosunu da asla unutamam: “Ooo ayakkabılarını yeni mi aldın?”/ “Hayır. ‘Havai Lostra Salonu’nda boyattım.”
‘TİLT’ SALONLARI
Düşündüm de, bir de “Tilt” salonlarını unutamamışım. “Tilt” salonlarının en ünlülerinden biri “Topal Saim”in olanı, diğeri ise “Tivoli” idi. Salonlara on sekiz yaşından küçükler giremez, salonun duvarlara yakın yerlerinde tilt makineleri, orta bölümlerdeyse langırt masaları yer alırdı. Köşede küçük bir masada oturan görevli para bozar, jeton satardı. Langırt masalarının her iki yanındaki kollar sürekli çevrilir, kaleye goller girer, goller kaçırılırdı. Ustalıkla ayarlanmış “Tilt” makinelerinin “flipper”larıysa en ufak sallamada geçen toplara müdahale yapamaz hale gelir, kısa devre olup, ışıkları sönerdi. Bu, oyunun bitmesi ve makinenin yeni jetonlar yutması demekti. Oyunlar gürültü patırtı arasında oynanırken, köşede duran müzik dolabına da para atılır, otomatik kalkan maşalı tutma kolu, 45’lik bir plağı dönen tambur üzerinden alır, diske bırakır ve plak döner, ses çıkarır, çalardı. (O zamanlar Türkü, Kürdü, Ermeni’si, Rum’u, Yahudi’si bir arada barış içinde yaşardı.) Bir başkaydı o zamanlar Beyoğlu! Diyeceğim o ki, daha insanın yüreğini kemirmeye başlamamıştı
• Hacı Bekir’in önünde
• Satıcının koluna asıp gezdirdiği çift kapaklı tahta kutular içinde, örtülere sarılmış olarak satılan incecik lahmacunlar, ilk kez 1960’lı yılların başında İstanbulluyla tanıştı. Satıcı, lahmacunun içine doğranmış soğan, küçük parmak büyüklüğünde kesilmiş iki parça bayır turpu koyar, üstlerine maydanoz serpiştirdikten sonra limon sıkardı. Gezici lahmacuncular 1960’ın ilk yıllarında Beyoğlu’nda pek bulunmadılar, ama Dolmabahçe’deki Mithatpaşa Stadyumu çevresinde, Karaköy ve Kadıköy vapur iskelelerinde sıkça rastlanıldılar. Bir de, sandviç ekmeğini yarım kesip, bu derin olmayan kesim içine üstün yetenekleri ile jilet inceliğinde dilimledikleri kaşar peynirini döşeyip, sokak aralarında satanlar vardı. Kimi büfelerde, günün her saatinde haşlanmış yumurtalı sandviç ve gün boyu kaynayan salçalı sos içinde sosis bulmak da mümkündü. Sandviç ekmeği arasına bir kaşık bu sostan gezdirilir, sonra da sosis maşa ile tutulup sandviç ekmeğinin arasına yerleştirilirdi.
DÖNERLİ SANDVİÇ
Dönerli sandviç de yeniydi o yıllarda. Fitaş sinemasının bir köşesi ayakkabıcı “Şeref”, diğer köşesi ise “Burç Kafeterya” idi. Burç Kafeterya’nın kapıya yakın olup, yoldan görünen yerinde döner kesilir, cımbız gibi bir maşanın ucuyla tutulan küçük döner yaprakları sandviç ekmeği arasına ustaca yerleştirildikten sonra, iki ince dilim salatalık turşusu ve domates ile süslenirdi. (Aylık bütçeler, genellikle “Yenice” ya da “Gelincik” sigara paketlerinin arka kapağına yapılırdı. Kimliğini bir türlü aklımda canlandıramadığım Orhan Boran’ın “Yuki”si ile şenlenirdi evlerimiz.)
KURUYEMİŞÇİNİN PAPAĞANI
“Papağan Pasajı” yeni açılmıştı ve köşesinde (cadde üstünde) bir kuruyemiş dükkânı vardı. Kapısında “T” harfi biçimindeki tünek üzerinde kuyruğu yarım metreden uzun, rengârenk bir papağan bulunurdu. Papağanıyla ilgi çekip satış yapan bu dükkânın önünde her daim meraklılar toplanır, papağanı konuşturmak için türlü şaklabanlıklar yaparlardı.
Ben, o papağanın konuştuğuna hiç tanık olmadım, ama gene de hayvancağızın çıkardığı sesleri sözcüklere benzeten kimi şavalakların: “Aaa, bak konuştu, bak konuştu,” diye birbirlerini dürtüp, kendilerince eğlenmelerine tanıklık yaptım. Kimilerinin dükkânın sahibine ya da çalışanlarına çaktırmadan papağanın yüzüne tükürdüklerini de görmüşümdür. (Her dem tazesi bulunsun diye, kahve yüzer gram alınırdı. İskele meydanlarında ıstakoz sepeti ve çirozlar asılı durur; kış öncesi evlerde reçeller yapılır, turşular basılırdı. Bir “Job”la beş tıraş olurdu, “Nacet” kullanmayanlarımız.. Siyah okul önlükleri ve beyaz yakalar geceden ütülenirdi.)
MUHALLEBİCİ
Atatürk Erkek Lisesi’nin sokağında havagazı ocağı satıcıları, Junkers marka şofben tamircileri bulunurdu. Sokağın diğer köşesindeki iki katlı muhallebicinin keşkül, tavukgöğsü ve muhallebisi pek meşhurdu ve ikinci kat genellikle okulu kıran öğrenciler ve sevgilileriyle buluşmuş genç âşıklarla dolardı. Benim İstanbul’umun Beyoğlu’sunda muhallebiciye gitmek gelenek halini almıştı ve bu gelenek Beyoğlu’na çıkanların günlük programlarının vazgeçilemez bir parçasıydı. Sinema-tiyatro öncesi ya da sinema-tiyatro çıkışlarında muhallebiciye mutlaka uğranır, eşlere-sevgililere randevular muhallebicide verilirdi.
ALİ MUHİTTİN HACI BEKİR
Yeni Melek Sineması’nın sokağının başında bulunan Şekerci “Ali Muhittin Hacı Bekir” 1777 yılında kurulmuş, ülkenin en eski özel kuruluşuydu ve şekercilik ekolü sembolüydü. Türkiye’de 16. yüzyılda başlayan şekerleme üretiminde tatlandırıcı olarak bal, pekmez ve su; bağlayıcı, doku yapıcı olarak da un kullanılırken, 18.. yüzyıl sonlarında Avrupa’da kurulan rafinerilerde üretilen şekerin (o günlerin ismiyle ‘’Kelle Şekeri”) Türkiye’ye gelmesiyle, Hacı Bekir bu şekeri havanlarda dövüp eritmiş; gül, tarçın gibi doğal aroma ve boyalarla pişirip akide şekeri üretimini geliştirmişti. Ayrıca 1811’de bir Alman bilgini tarafından bulunan nişastayı un yerine kullanarak, şeker ve nişasta “terkibi” ile bugünkü nefasetteki lokum üretimini gerçekleştirmişti.
LOKUMLAR
Bundan başka sallama kazanlarda yapılan badem şekeri, haşlanmış bademlerin soyulup havanlarda dövülerek şeker ve şeker şerbeti ile yoğrulup biçim verilen çeşitli badem ezmeleri Hacı Bekir’e haklı ilgi ve şöhreti kazandırmıştı. Hacı Bekir’in, yoldan biraz yüksek vitrininde Antep fıstıklı, sade, kakaolu tahin helvaları sıra sıra durur; Hindistan cevizli, fındıklı, güllü, lokumlar çekmeceden çıkartılıp karton kutulara dizim dizim dizilirdi. Paketi kâğıda itinayla sarıp, süslü püslü iple bağlarlardı. Paket ağırca olursa, kolay taşınması için bir de tutacak takılır, bağ yerine amblemlerinin bulunduğu yapışkanlı marka yapıştırılırdı.Tarçınlı, susamlı, limonlu, güllü ya da peynir şekerli renk renk akidelerden almadan geçmek bir “nefis mücadelesiydi”. Dükkânın, sinemaya giden yan sokağına bakan vitrininde ise, renkli yaldız kâğıdına sarılı çikolatalar tepsilere dizili biçimde sergilenir, bu çikolatalar “misafir çikolatası” olarak da anılırdı. Diyeceğim o ki, Beyoğlu o döneminde başkaydı. Daha sokak kadını olmamıştı, kimseye bulaşmazdı. Ve de o günlerinde, kimseyi kimseye bulaştırmadı.
• Galatasaray yolunda…
• 1960’lı yıllarda, Taksim’de yolun Gümüşsuyu’na doğru dönen kısmında “Mas Otobüsler” şirketinin terminali bulunur ve terminalin “Yolculara Mahsus Café”si pek meşhurdur.
Mas Otobüsleri, Ankara-İstanbul arasında çalışır ve radyoda on dakikalık reklam kuşağı bulunan, kuşağının sinyal müziği The Shadows grubunun “Quarter masters stores”ı olan bir markadır.
Yeri hâlâ aklımdadır.
(“Bak Bak” mağazası Yüksekkaldırım’daydı, bilirdim. O günlerde, ‘Hayat Mecmuası’nda Hikmet Feridun Es’le birlikte dünyayı gezerdim, hem de pasaportsuz, vizesiz. Türkiye’de 67 il vardı. Zonguldak en sonuncusu... İş Bankası, Emniyet Sandığı kumbaraları ilk tasarruftu, belki de ilk mülkiyet. Konkensiz, altın günsüz kadın günleri yaşanır; el işleri yapılır, dantelâlar örülürdü. Çaylar ince belli bardaklarda içilir; sohbetler önce yakın çevrelerden başlar, ülke sorunlarına gelinirdi. Yemek, beyaz masa örtülerinin üzerinde, porselen tabaklarda yenilirdi.)
İLK TELEVİZYON
Sonra, parmakla sayılabilecek evlerde kurulu televizyon ekranlarına İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof. Dr. Adnan Ataman yönetiminde salı günleri saat 18.30-20.30 arası yapılan canlı yayın.
O canlı yayını, vitrinlerinin en önüne koydukları ekranlardan yoldan geçenlere aktaran Odeon mağazası…
Vitrinin önüne (yayının sesini duymasalar bile) yığılan insanlar…
Yayın öncesi bir vantilatör yardımıyla dalgalandırılan bir İ.T.Ü. bayrakçığı…
Yayınlarda arz-ı endam eden Fecri Ebcioğlu, Orhan Boran, Halit Kıvanç gibi ünlüler ve de Atilla Berkan Orkestrası’nın solisti olarak bir de bendeniz.
Mağazanın önü aşırı kalabalıklaşınca televizyonu kapatıp kalabalığın dağılmasını sağlayan, sonra yeniden açıp yeni kalabalıklar toplayan, mağazanın efelenerek yürüyen yetkisiz yetkilileri.
FİTAŞ’TAKİ KONSERLER
O dönemde Fitaş ve Dünya sinemaları yeni açılmıştır.
Fitaş ve Dünya, aynı binada üst üste iki sinemadır.
Dünya Sineması’nın “yeraltında yedi bin fersah” dipte olduğu dilden dile dolaşır.
Fitaş Sineması’nda, hafta sonları konserlere de yer vardır.
Vazgeçilmez konserleri Erkin Koray ve ön grubu Bunalımlar yapar.
“Underground” yepyeni bir akımdır.
Bu tür, 1962 de parlayan The Beatles grubu müziğine göre çok daha kabadır ve Underground isyankâr asi gençlerin müziği olarak parlamıştır.
Underground’cuların görünüşleri de aykırıdır.
Örneğin topuklu çizmeler, vücudu saran deri pantolonlar, ceket yerine montgomeriler, kalın geniş kemerler, uzun saçlar, baygın bakışlar…
Gipson marka elektrogitarlı Erkin Koray, upuzun saçları ile gençleri hop oturtur, hop kaldırır; Korkut Koray’ın bateri, Alman basçı Bernhard Weber’in basgitar soloları gençleri coşturur, onlara canhıraş çığlıklar attırır.
Diğer taraftan, Fitaş’ta yerli sanatçıların konserleri kadar yabancı sanatçıların konserleri de olmaktadır.
Organizatörlerin düzenlemeleri ile “A place where no one goes” ile tanınan The Four Pennis ve “Black is black” ile ünlenen Los Bravos grupları; Adamo, Dalida, Mark Aryan, Patricia Carli, Ann Mary David gibi şarkıcılar da, biletleri sonuna kadar sattırır.
(Komşu “mevhum” değildi ve de sadece dilde değil, gönülde de vardı. “Talimat” üzerine komşuya gider: “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek,” derdik. Lacivert yaz akşamlarında yazlık sinemalara “maaile” gidilirdi. İnsanlar daha mı az yorgundu ne, otobüslerde büyüklere yer verilirdi. Tekel birası ve Bafra sigarası delikanlılığa ilk adımdı.)
BİR RİTÜEL
Fitaş ile Dünya sinemalarının bulunduğu pasaj, yabancı menşeli malların satıldığı butiklerle dikkat toplamaktadır.
Pasaj girişinde ayakkabıcı “Sabo”, altları yüksek modelleri ile vitrinine baktırır.
Aynı sırada, dipte Mustafa Taviloğlu’nun “Mudo”su vardır ve Mudo’da parfüm, “after shave”, gömlek, kravat, saat, saat kayışı, kol düğmesi, pantolon, plak satılır.
O yılların en gözde kokuları arasında beyaz bir şişe içinde üzerinde yelkenli resmi bulunan okyanus kokulu “Old Spice”; koyu yeşil yassı şişeli olup, çam kokulu “Aqua di Selva”; tahta kapaklı dört köşe şişeli “English Leather”; bir de “Aramis” Beyoğlu’nda sadece Mudo’da bulunmaktadır.
Yurt dışından kaçak getirilen Long Play’leri Fitaş-Dünya sinemalarının bulunduğu pasajda bulmak olanağı her daim vardır.
(Anımsayamıyorum, likör müydü ikram edilen zarif kristal kadehlerde?)
ATLAS SİNEMASI
1932’de geçirdiği onarımın ardından eğlence ve sanat merkezi haline gelmiş olan Atlas Pasajı’nda bulunan, 1.860 kişilik kapasite ve 35 localı Beyoğlu’nun en büyük sineması Atlas Sineması’dır.
Bugün, önünden her geçişimde bana Dave Brucbeck’i dinlediğim/izlediğim o günü anımsatır.
Paul Desmond, Joe Morello, Eugene Wright…
“Take Five’’… “Blue Rondo a la Turk”…
Ve sonra bir oktavı tek eliyle çalabilecek kadar kocaman olan ellerini gözümüm önünden hâlâ çekmeyen piyano virtüözü Sviatoslav Richter.
O gün, Atlas Sineması’nda ne çaldıysa bestecisini diriltmiş olan, bana iki saat boyunca o bestecinin dünyasını solutan Richter.
Ve yanı başımda beni: “Kulağını aç, iyi dinle” diye dürten, benden on dört yaş büyüğüm, önderim Önder.
Konser sonrasında İnci Pastanesi’nde yenilen profiteroller.
Dahası, Çiçek Pasajı’nda rastlanılan daha kimler de kimler…
“Çok uzakta” oldukları söyleniyor.Şimdi neredeler?
Acaba, Beyoğlu’nun bu halini görmemek için mi bu kadar çabuk çekip gittiler? "



Bu yazı 843 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI