Bugun...

MAHFİ EĞİLMEZ
COĞRAFYA KADER MİDİR?
Tarih: 09-06-2019 06:03:00 Güncelleme: 09-06-2019 06:03:00


Tam adı Ebu Zeyd Abdurrahman bin Muhammed bin Haldun el Hadramî olan İbn-i Haldun, modern tarih yazımı, sosyoloji ve ekonomi biliminin öncülerinden kabul edilen 14. yüzyıl düşünürü, devlet adamı ve tarihçisidir. Tunus’da doğdu. Devlette çeşitli görevlerde bulundu, mahkûm edildi, hapis yattı, sonra itibarı iade edildi. 7 ciltlik kitabı Kitabül İber’de dünya tarihini anlattı. Dünyaca bilinen Mukaddime (önsöz, giriş, başlangıç anlamına geliyor) aslında bu 7 ciltlik kitabın giriş kitabıdır. Bu kitap Osmanlı tarih anlayışı üzerinde önemli etkiler yarattı.

 
İbni Haldun’a atfedilen en önemli yargılardan birisi “Coğrafya kaderdir” sözü. Gerçekten öyle midir? İbni Haldun’un yaşadığı döneme ve bölgeye bakılırsa bu söz doğru görünüyor. Ama bugünkü dünyaya bakınca bu söz anlamını yitiriyor. Mesela Güney Kore ve Kuzey Kore aynı coğrafyayı paylaşıyor. Güney Kore’de kişi başına gelir 30.000 Dolar, Kuzey Kore’de 1,000 Dolar. Bu iki ülkeyi bu kadar farklı kılan Coğrafya değil yönetim farkı. Güneydeki yönetim toplumsal refahı artıracak işlerle uğraşırken Kuzeydeki yönetim kendi varlığını güçlendirip iktidarını sürdürmeye odaklanıyor. Japonya bir başka örnek. Hemen hemen hiçbir doğal kaynağı bulunmayan Japonya “coğrafya kaderdir” sözüne teslim olmak yerine Meiji Restorasyonu ile kaderini kendisi çizmiş ve dünyanın en gelişmiş ekonomilerinden birisi durumuna gelmiş. Coğrafi keşifler, mesela Kristof Kolomb’un keşifleri, coğrafyanın kader olmadığını tam tersine kaderin coğrafya olduğunu gösteriyor. 
 
  
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın son döneminde kaderine teslim olmasına başkaldıran Mustafa Kemal ve arkadaşları sayesinde büyük devrimlere girişmiş ve olumlu sonuçlar almaya yönelmiştir. Öncelikle çevresindeki istikrarsız yapıdan kendisini soyutlamak için “yurtta sulh cihanda sulh” ilkesini geliştirmiş ve uzun yıllar bu ilkeye sadık kalması sonucu savaşlardan uzak durabilmiştir. Son dönemde bu ilkeyi terk edince coğrafya kader haline gelmiş, Türkiye, orta doğudaki bitmez tükenmez savaşların ortasına dalmış ve çok sayıda göçmeni kabul ederek kendi yurttaşlarından ayırdığı sınırlı kaynaklarıyla onlara bakmaya başlamıştır.  
 
Mesela laikliği cumhuriyetin temel ilkesi olarak kabul eden Türkiye, bu sayede bu coğrafyada din, mezhep, tarikat, cemaat savaşlarının getirdiği geriliklerden uzaklaşmış, bilime yönelmiştir. Ne var ki bu yöneliş fazla uzun ömürlü olamamış, sonunda Osmanlı’dan devralınan bozuk yapı yeniden hortlamış, yeniden bilimden uzaklaşma başlamıştır. Türkiye, coğrafyanın kader olmadığını kanıtlayabileceği bir uğraşıdan geri dönerek sıradan bir orta doğu devleti konumuna dönmeye başlamıştır.
 
Coğrafya kader değildir. Aslında hiçbir şey kader değildir. Bilim, bu tür yaklaşımları kabul etmez. Bilim, gözleme ve deneye dayanır. Mesela doğru yönetim bir ülkeyi ileri götürürken yanlış yönetim geriye götürür. Bunun kaderle ilgisi yoktur. Kader, beceriksizliğin, çalışmamanın, yeterince mücadele etmemenin suçu üzerinden atmanın yoludur. Varoluş felsefesini savunanların bir bölümü (en başta da Sartre) “var oluşumuza karışamayız ama ondan sonrasının sorumluluğu, kaderi oluşturmanın yükümlülüğü bize aittir” der. Bu, çok doğru bir saptamadır. Beceriksizliğimizin, başarısızlığımızın sorumluluğu büyük ağırlıkla bize aittir.
 
Bence bu yaklaşım toplumlar için de geçerlidir. İyi yönetilmeyen bir ülkede sorumluluk krala aittir. Ama eğer o ülke seçime dayalı bir yönetim biçimine sahipse sorumluluk o yönetimde ısrar eden topluma aittir. Çünkü devlet dediğimiz mekanizma sonuçta siyasal iktidarın yönetimi altındadır. Ve o siyasal iktidar bu dediklerimizin tam tersini yapabilir. O zaman ne olacak? Latince bir ifade var: “Quis custodiet ipsos custodes?” Türkçeye “Koruyuculardan kim koruyacak?” diye çevrilebilir. İşte burada hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı devreye girer. Bizi devlete karşı koruyacak olan tek güç bağımsız yargı mekanizmasıdır. Yargı bağımsızlığını kaybedince bireyleri devlete ve onu yönetenlere karşı korumak yerine devleti ve onu yönetenleri bireylere karşı korumaya başlar. Oysa devlet güçlü bireyler güçsüzdür, korunması gereken birileri varsa o devlet değil, bireylerdir. 
 
Türkiye, hukukun üstünlüğüne, gerçek demokrasiye, yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrımına dayalı parlamenter sisteme, açık ve şeffaf denetim mekanizmalarına, laikliğe, bilime dayalı eğitim ve öğretime ve doğru ekonomi politikalarına dayalı modele dönmedikçe bu coğrafyanın kaderinden kurtulamaz, kendi kaderini yaratamaz ve coğrafyayı kader olarak yaşamaya devam eder.  
 


Bu yazı 1240 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI