Bugun...

Nilgün Güresin
BANA DOKUNMAYAN BİN YAŞASIN!
Tarih: 04-04-2016 16:40:00 Güncelleme: 04-04-2016 16:40:00


Ne korkunç bir cümle değil mi? İçinde bencilliği, sevgisizliği, sorumsuzluğu barındırmıyor mu? Aslında bir yandan da bugünün duyarsız yaşam tarzının kısa bir özeti değil mi? İnsanlığın 21. Yüzyılda ulaştığı ruh halini anlatmıyor mu?
Mart ayı yine terör saldırıları ile geçti. 19 Mart’ta Beyoğlu’nda yaşanılan intihar saldırısında kendini Hz. Peygamber’in     izinden gidiyormuş gibi gösteren, sözde Müslüman ama radikal dinci terör örgütü  günahsız turistleri hedef alırken, bizler ulus olarak hala 13 Mart’ta Ankara’nın ortası Kızılay’da 36 günahsız vatandaşımızın bir başka terör örgütü tarafından katledilmelerinin acısını yaşıyorduk. 22 Mart’ta ise bu kez Brüksel aynı çağdışı dinci terörist grup tarafından kana bulandı. Nefret suçları listesi uzun. Konserler, sergiler,    davetler iptal ediliyor;  mağazalar bomboş, insanlar tedirgin. Teröristlerin istediği de bu zaten. Kaos ortamı yaratarak sosyal hayatı, ekonomileri zarara sokmak, hatta insanları birbirine düşürmek.
Peki bu günlere nasıl gelindi? 23 yılını batı ülkelerinde geçirmiş, Kanada, Hollanda ve Fransa’da eğitimini gerçekleştirmiş, yaşamış ve çalışmış bir iş kadını olarak terörizmin dal, budak salmasında batılı ülkelerin büyük sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Batının demokrasi geleneğinde “azınlıkların (siyasal) hakları” kavramı büyük yer tutar. Onların devrimci geleneğinden gelir bu düşünce. Dolayısıyla bizim ülkemizde “terörist” “komünist” “faşist” “dinci” damgası yemiş birçok kişi bu kavramlara “insan hakları” boyutundan yaklaşan batıda kendilerine yer edinebilmişlerdir. Batıya göç etmek zorunda kalmış bu insanların bir kısmının değerli sanatçılar, akademisyenler,          politikacılar, yazarlar olduğunu biliyoruz. Bu aslında kısmen da olsa bir “beyin göçü” idi ve gidenlerin çoğunluğu batılı ülkelerin toplumlarını zenginleştiren bireyler oldular. Göçün diğer bir kolunun ise Türkiye gibi demokrasiyi tam özümsememiş ülkelerin  kırsal kesiminden batıya akın, akın gönderilen eğitimsiz veya çok az eğitimli, ekonomik gücü yetersiz ve sosyalizasyon sürecini henüz tamamlamamış, dini geleneklere göre yaşayan, çoğunlukla Müslümanlar olduğunu biliyoruz. Batı bir yandan da eski sömürgelerinin vatandaşlarına kapılarını açmıştı. Sadece erkeklerin çalıştığı 8, 10’ar kişilik bu aileler tek veya 2 göz bir odada birlikte yaşarlar, yaşadıkları ülkenin dilini, kültürünü öğrenmeyi ret ederek, dış dünyaya kapalı, sadece kendi ülkelerinin televizyon programlarını izler, günlerini geçirirlerdi. 80 ve 90’lı yıllarda batılı ülkeler kendi kültürlerine çok yabancı bu kişilere bir de “aile birleşmesi” adına eş ithal etme izni verdikleri gibi hemen hepsi de o yıllarda vatandaş yapıldı. Bizler İstanbul’dan iş seyahatine giderken vize kuyruğuna girmek zorunda iken... Verilen vatandaşlık hakkına rağmen bu toplulukların davranış ve yaşama alışkanlıkları değişmediği gibi zaman içersinde batılılarla olan uçurum daralacağına daha da açılmaya başladı. Bunların çoğu batıdaki büyük şehirlerin nispeten fakir banliyölerinde yaşar oldular. Kendi içlerine kapalı; kendi bakkalından, kasabından alışveriş; sadece kendi milletinden insanlarda sosyalleşme. Batılılar ise “bize dokunmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar” davranışı içindeydiler. 2000’li yılların başında Paris’in banliyölerinde Faslı, Cezayirli gençler şehir merkezlerine inip dükkanları yağma etmeye, araçları yakmaya başladılar. Bu olaylar münferittir diye geçiştirildi. Halbuki yıllarca eve kapanmış, sosyal veya ekonomik hiç yol almamış – buna gayret de göstermemiş-bu gruplar “kraldan çok kralcı “olmaya başlamışlardı. “Sizin var, bizim niye yok?” diye kafa tutmalar başladı. Batılı hala derin uykuda ve rehavet halindeyken bu serzenişler politik boyuta ulaştı. Belediyelerin finanse etmekte olduğu ancak denetlemeyi akıl etmediği veya umursamadığı camilerde, mahalle evlerinde radikal hücre örgütlenmeleri arttı. İşte 2000’li yılların başında araç yakanlar bugün 20’li,30’lu yaşlara gelmiş, vatandaşı olduğu batı kültürünü reddeden, ondan nefret eden bireylerdir. Sosyal ve ekonomik ezikliğin cahil insanları din veya etnik bölünme adına nasıl da manipüle edebileceğini hep birlikte yaşıyoruz.
Brüksel’de geçenlerde yakalanan Paris katliamı faili Selah Abdeslam, Molenbeek adlı banliyöde aylarca elini, kolunu sallayarak gezebildiyse vay halimize. Terörist hücre ağlarının ne kadar derinlere yayılmış olduğunu ve belli çevrelerce nasılda korunduğunu gösteriyor. Terör de ekonomi gibi, fastfood gibi “küreselleşti”; doğusu, batısı kalmadı. Karşımızda onlar gibi düşünmeyenleri ve yaşamayanları yutmaya hazır canavarlar var. Bu canavarlara en iyi cevap ise kim olursa olsun “teröriste karşı ortak tavır”dan başka bir şey olamaz.                             

 



Bu yazı 8419 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI