Bugun...

Nilgün Güresin
Hesap Verilebilirlik ve Şeffaflık mı? Nerede o günler…
Tarih: 31-05-2016 07:23:00 Güncelleme: 31-05-2016 07:23:00


2000’li yıllarda Fransa’da yaşarken o ülkenin tarihine de merak sarmıştım. Zaten oldum, olası tarihte iz bırakan kişilerin biyografilerini okumayı severim.  Onların yaşadıklarını, deneyimlerini ve birikimlerini öğrenmek dünyamı genişletir. Ne zaman, hangi stratejiyi, niçin ve kimlere karşı kullanmış olduklarını bilmek isterim. Fransızların ünlü komutanı, ikonu ve Cumhuriyet aşığı Charles de Gaulle’le ilgili bir biyografide şöyle bir anektod              okumuştum.
*   *   *  
De Gaulle, 12 Aralık 1962’de Georges  Pompidou Başbakan olduktan sonra kendisine ve kuracağı yeni hükümete şu tavsiyede  bulunur: 
“Otorite sağlamak istiyorsanız prestij sahibi olmanız gerekir. Saygın olmayan kişi otorite sahibi olamaz. Sizin konumuzda ise bu saygınlık başka kişi ve kuruluşlara karışmamış ve çıkar çevrelerinden uzak olmanız anlamına gelir. Menfaat ilişkilerinden uzak durunuz; araya erişilmez mesafe koyunuz. Hiç kimsenin sizden asla şüphe duymayacağı kadar uzun mesafeler ki kimse sizi suçlayamasın”.
Tarihe mal olmuş bu devlet adamının sözleri bana bizde bir süredir çok sık kullanılan, hatta artık ağızlara pelesenk oldu diyebileceğim iki jargonu hatırlattı: Hesap verebilirlik ve şeffaflık. Yani yönetimlerin halk tarafından denetimi; yani bağımsız yargı ve şeffaf medya.  Sanki Türkiye’de çok uygulanıyormuş gibi bu iki kavram sürekli siyasetin de dilinde. Sonuç: sıfır. İşte bir örnek: geçtiğimiz aylarda medyayı pek meşgul eden ama şu günlerde gündemin alt sıralarında bile yer almayan, çocuklara cinsel tecavüz ile adı ayyuka çıkan o malum vakıf; kamuoyuna niçin hesap vermez? Yoksa veremiyor mu? Yoksa denetlemek falan bizim milletin umuru değil mi? Varsın çocukların hayatları sönsün, engelli kızların ırzına geçilsin, sevgi ve kıskançlık adına kadınlar öldürülsün ama rahatımız bozulmasın diye mi düşünülüyor?  Bırakın şeffaflığı, bu nasıl bir ahlak, bir İslamiyet   anlayışıdır? 
*   *   *  
Uygar bir ülkede kadını, erkeği ile sivil toplum kuruluşları, akademisyenleri, vakıfları, siyasetçileri bir araya gelir, siyasi farklılıkları bir yana bırakır, el ele verir ve bu hastalıklı bakış açısını kınar; sorumlu yöneticiler istifaya zorlanır; onurlu insanlarsa görevi bırakırlar. Şeffaf yönetilen bir ülkede siyasiler mal beyanında bulunurlar.        
Hepimizin zar, zor ödediği yıllık “emlak vergilerinin” nerelere ve niçin harcandığı konusunda belediyeler halkı bilgilendirirler. Hatta bu bilgiyi verme zorunlulukları vardır.  
İş hayatına başladığım 70’li yılların sonunda böyle akademik terimler henüz ithal edilmemişti. Şimdilerde nasıl bir çok “sözde akademisyen” bir yerlerden tercüme ettiği “tez” ile (Türkçeyi doğru yazamasa ve konuşamasa dahi) “profesör” ünvanı  alabiliyorsa, biraz İngilizce bilen herkesin dilinde de Türkçeye tercüme edilmiş batılı jargonlar var. Bir taraftan batı kültüründen nefret et, diğer taraftan da batının değer yargılarını, normlarını, ahlak anlayışını lügatine al, işine geldiği gibi dillendir.                    
İkiyüzlülük değil de nedir? Bizler yöneticilik yaparken böyle jargonlara hiç ihtiyacımız   olmadı. Zira çalıştığımız    kurumların itibarı kadar kendi itibar ve onurumuzu çıkar ilişkilerinden, maddiyattan ve güç savaşlarından daha önemli ve  kutsal saydık. Dolayısıyla yöneticiliğimiz sırasında rahatça hesap verebildik. Kimsenin maşası olmadan; kimseye gebe kalmadan çalıştık, kazandık bu ülkeye hizmet ettik.         
Riyakarlık etmedik. Şeffaf olunmaz, şeffaf doğulur; ya öylesindir, ya da değil. De Gaulle’un dediği gibi hiç  kimseye borçlu olmamak gerekir. Başbakan Pompidou ne yaptı bilmem; de Gaulle’un tavsiyesine uydu mu, öğrenemedim. Ama bildiğim bir şey var. Türkiye, dünya yolsuzluk endeksinde üst sıralarda yer alıyor. İşte size çok şeffaf bir dipnot.             

 



Bu yazı 15598 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI