Bugun...

Nilgün Güresin
SİLİVRİ MEKTUBU
Tarih: 03-05-2017 10:16:00 Güncelleme: 03-05-2017 10:16:00


80’li yıllarda yoğun bir iş haftasının  bitiminde şehirden uçarcasına kaçıp, gittiğim Silivri’ye neler olmuş böyle? Beton yığınlarının arasına sıkıştırılmış bir kasaba olmuş Silivri.  “İstanbul nasıl değiştiyse, Silivri’de öylesine kimlik değiştirdi işte” diyebilirsiniz. Ama benim aklımda ve kalbimde yer etmiş olan Silivri’nin denizindeki sularda, kendimi adeta atarcasına bıraktığım billur bir hafiflik, masmavi bir renk, kumsalında ise binlerce deniz kabuğu, istiridye ve benimle yarış eden balıklar vardı.  Evimiz de sanki bu tarife uygun olsun diye seçilmiş gibi Semizkumlar bölgesindeydi. İstanbul sıcaktan kavrulurken, insanı serinleten o esinti ile kendinizi cennette sanırdınız. Geceleri hafif, hafif yaprak hışırtılarını   duyarak uykuya dalmanın tadına doyum olmazdı.    
Etiler’den sabah 7.5, 8 gibi yola çıkılır; 1 gidiş, 1 gelişli E5’e girilir; Topkapı, Florya, Kumburgaz, Küçükçekmece, Büyükçekmece, Silivri ve Semizkumlar’a  2 saatte varılırdı. Bu yolculuğun benim için en keyifli yönü Büyükçekmece’den hemen sonra ana yolun tam sağından itibaren başlayan, iki taraflı o uçsuz bucaksız ayçiçeği tarlalarının olağanüstü görüntüsüydü. Gözlerime ilaç olurdu o sapsarı tarlalar. Ünlü Hollandalı ressam Van Gogh buralara gelmiş ve eşsiz manzaradan esinlenmiş olmalı diye düşünürdüm.  Semizkumlar E 5’in sahilindeydi ve ev sayısı ise bilemediniz 20-25 kadardı.  
Ay çiçeklerinin İngilizce adı olan Sun Flower bana her zaman daha anlamlı gelmiştir. Van Gogh’a ilham olan bu müthiş bitki yüzünü daima güneşe döner; aya baktığını ben hiç görmedim. Bu dingin, sakin, huzurlu ve mutlu küçük sahil kasabasında gündüz ayçiçekleri ile sohbetler yapılırken, geceleri de avaz, avaz şakıyan ağustos böcekleri ve kurbağalarla danslar edilirdi. Ninni gibi gelirdi ağustos böceklerinin sesleri.
XXX
Hey gidi Silivri hey…
Şimdiki kuşaklar seni bambaşka tanıyorlar. Hapishaneler kasabası mı desem; şikeler yurdu mu? İmajın ve        algının her şeyi yönettiği bu devirde senin adın cezaevleri ve mahkemelerle anılır oldu. Deniz kurudu. Balıklar öldü. İstiridye kabukları kırıldı, bozuldu. Ayçiçekleri önce boyunlarını büktüler, sonra da soldular. Hüzün, huzurun yerini aldı.
Aslında nasıl insanların ruhları varsa, binaların da, mekanların da ruhları olduğuna inanırım. Hani bir yere            gittiğinizde kendinizi rahat hissederken, bir başka yerde huzurunuz kaçar ya. Kötü   enerji sizi sardı gibi gelir. Kıpır, kıpır olur, bir türlü yerinizde oturamazsınız. Yurt dışında ve özellikle Paris’te yaşarken sık, sık sokakları arşınlardım.  Çok eski bir   şehirdir Paris. Orada hemen her binanın bir öyküsü vardır; binanın dışında da yazar hatta. Örneğin,  “Bu bina 1881’de şu önemli toplantıya sahne olmuş; şu kişiler, şu antlaşmayı bu binada imzalamışlardır” gibi.  Tarihe sahne olmuş bu mekanlar böylece asla ölmez ve öldürülemez. Gelecek kuşaklara miras olarak bırakılır. Bu binaları yıkmak kimsenin aklına da gelmez. Binaların içine ve oradan da avluya girer, tarihsel enerjiyi hafızama kaydederdim. Yüzyıllardır ayakta kalabilmiş, öyküsü demode olmamış, olmadığına inanılmış bu mimari anlayışının benim ülkemde de olmasını dilerdim. Geleneksel olduğu için değil; bazı insani değerleri korumak ve daima hayatımızda kalabilmelerini sağlamak için.
25-30 yılda, kısacık bir zaman dilimi sonrasında Silivri artık benim gençliğimin Silivri’si değil.  Oraları tanımıyorum bile. Halbuki yazları koşarak gittiğim o huzurlu sahil kasabasını unutmamayı ve hayatıma anlam katmış tarihlerin benden bir, bir koparılıp alınmamasını isterdim.
Bugün ne yazık ki İstanbul’un Kadıköy semti de aynı alınyazısını yaşıyor. 14-20 katlı beton binalar rant uğruna daracık sokaklara dikiliyor. İstanbul’u çok sevdiğini söyleyenlere hatırlatmak isterim: Silivri’yi unutmayın.



Bu yazı 13573 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI