Bugun...

Yalman Özgüner
AD KAVMİ BÖYLE YOK OLMUŞTU…
Tarih: 30-06-2018 06:38:00 Güncelleme: 30-06-2018 06:38:00


EKONOMİ literatüründe kullanılan “Kötü para iyi parayı kovar” sözleriyle ifade edilen katastrofik düzen, aslında cahili bol toplumlarda yaşamın ekonomi dışı alanlarında da görülür.

Bu gerçeği insanlık tarihinin her döneminde gördük ve görmeye devam ediyoruz.

Cahili bol toplumlarda ulus çıkarlarının despotik yönetimin çıkarlarına kurban edildiğine sıkça tanık oluruz.

Cahili bol toplumlarda akıl tutulmaları her zaman aklın, mantığın güneşini karartır…

Cahili bol toplumlarda korku ve baskı yöntemleriyle insanlarda panik yaratılarak ya da önlerine yemler atılarak insanlık onuru ayaklar altına atılır.

Cahili bol toplumlarda yolsuzluk tezgahları servet, makam, prestij yükseltme aracıdır.

Halkı aydın toplumlarda zimmetine “santim” geçiren yetkililer derhal görevden alınıp yargı önüne çıkarılır.

Cahili bol toplumlarda ahlaki değerler çöker, polisiye olaylar tırmanır, cezaevleri ihtiyacı karşılamaya yetmez.

Aydını bol toplumlarda ihtiyaç olmaktan çıkan cezaevleri kapatılır.

Cahili bol toplumlarda insanların can, mal, ırz güvenliği erozyona uğrar.

Cahili bol toplumlarda ülke, ulus, insan çevre sevgisine, insanı ile hayvanı ile doğal ortamı ile yaratılmış her varlığa saygıya pek yer yoktur.

İnsanları aydınlanmış toplumlarda ise insanı insan yapan değerler hiç eskimez.

Cahili bol ortamlarda çağdaşlaşma, özgürlük, akılcılık, ahlak, hukuk düzeni gibi değerler, egemenlerin elinde, icraatta yeri olmayan, göz boyama, toplumu oyalama araçlarıdır.

Cahili bol olan toplumlarda biat kültürü, özgürlük düşüncelerinin her zaman önünde gider.

Cahili bol toplumlarda en kazançlı iş kollarının başında toplumu narkozlamak için kullanılan din ticareti gelir…

Cahili bol toplumlar her an korku ve tedirginlik içinde kaybetmemek zorunda olup, kaybetmemek için her yolu mubah gören despotlar, imtiyazlı bir azınlık ve mutluluğun ne olduğunu bilmeden, yoksunluklar içinde, insan olmanın sevincini yaşayamayan fatalizm kurbanı büyük kitlelerden oluşur.

Cahili bol toplumlar yönetim biçimi olarak demokrasiyi seçseler bile demokrasinin kurumları toplumsal denetim olmadığı için “demokrasi” demokrasi olmaktan çıkar.

Halkı aydınlanmış toplumlarda ise, demokrasinin kurallarından en ufak ödün vermek akıllardan bile geçmez.

Cahil bol bir toplumun, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse bile, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamayacağını, sadece seçim yaptığını sandığını” söyleyen ünlü düşünür Nietzsche “Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır. Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir” der.

Cahili bol toplumlarda cahiller diktatörlerin her türlü yalanlarına Tanrı buyruğuymuş gibi inanırlarken, diplomalı cahillerin çıkarları öyle gerektiği için yalanları gözler görmez, kulakları duymaz olur.

Fidel Castro şöyle der:

Bugün politikacılar, halkın cehalet içinde kalmasıyla ilgileniyorlar, çünkü cahil bir halk, fanatizm ve önyargı ekicilerinin, kapitalizmden çıkarı olanların en iyi müttefiki ve ilerlemenin en büyük düşmanıdır.”

Yani cehalet baskıcı rejimlerin en büyük silahıdır.

Yıllardır denedik, gördük, karanlıkları aydınlığa çevirmek için tek çözüm, egemenlerin elinden cehalet silahını almaktır…

*

HER ŞEY böylesine açık ve yadsınamaz şekilde ortada iken, bir kere daha gördük ki, egemenlerin “Sen düşünme, ben senin yerine düşünürüm” programıyla formatlanmış beyinlere yalanları, yolsuzlukları, akıl ve hukuk dışılıkları anlatmak ve bunlara çözüm vaadi yapılarak girmek mümkün olamıyor.

Dolayısıyla cahili bol toplumlarda çoğu zaman “Demokrasi sandığı” demokrasi için, hukuk için, refah için çözüm aracı değil, tam tersine çözümsüzlüğü köklendirme aleti olur.

Ülkenin temel gereksinmesi, güdümlemeye gerek kalmadan, bizzat sorgulayan, araştıran, yorumlayan, yargılayan çözüm alternatifleri üreten beyinler yetiştirmektir…

Aklı hür vicdanı hür” gençler yerine “dindar ve kindar genç” yetiştirmek stratejisi yüzünden çağdaş uygarlık düzeyinin gerisine düşen 21. Yüz yılın ilk çeyreğinin Türkiye’sinin bu dönemde hangi ölçekte gerilediğini görmek için sadece şu iki örneğe bakmak bile yeter:

Yoksulun cebinden cebren alınan paralarla Suriyeli asalaklara kimine göre 30 kimine göre 40 milyar dolar harcandı.

O asalaklar ülkelerine tatile gidip, Türk ulusunun cebinden beleş yaşamaya devam etmek için geri dönüyorlar.

Bu ne demek?

Bizim açlık, yoksulluk sınırı altında yaşayan insanlarımız Suriye ekonomisine katkıda bulunmak zorunda bırakılıyor…

Yılın ilk altı ayında Merkez Bankası piyasaya enflasyonu azdırıp, yoksulu daha da yoksullaştıracak olan karşılığı olmayan on milyar lira sürdü.

Suriyelilere yapılan harcama olmasaydı hem Merkez Bankası o parayı basmak zorunda kalmayabilir, hem de o para ile işsizlere iş olanağı yaratan yatırımlar gerçekleştirilebilirdi.

Bir başka örnek İstanbul’a yapılacak kanal ile insana, çevreye ekonomiye verilecek zararlar…

Montreux anlaşmasına göre boğazlardan hiçbir ücret ödemeden geçen gemilerin kanalı kullanmak için hiçbir nedenleri olmadığına göre kanalın ekonomiye hiçbir getirisi olmayacak, yalnız kanal çevresinde projelendirilen yerleşim alanları ile semirdikçe semiren müteahhitlerin semirmeye devam etmeleri sağlanacak.

Kanal, bölgedeki yeşil alanları, sulak alanları yok edecek, zaten can çekişen Marmara denizi büsbütün yaşamdan kopacak.

Karadeniz’den gelen yeni su tazyiki fay hatlarının taşıdığı riski büyütecek.

Bir doğa harikası olan Küçükçekmece Gölü tatlı su yaşamına uygun florası ile faunası ile yok olacak, göl tabanı Tuna nehrinden gelen pollisyonun çökeltisinin kurbanı olacak.

Gelinen bu nokta İstanbul’a, Trakya Bölgesine, Marmara denizine dolaysıyla vatana ihanet darbesidir.

Önce kendi insanlarının haklarını düşünen Batılı zengin toplumlar Suriyeli asalakları nasıl kabul etmedilerse, eğer cahili bol bir ülke olmasaydık bizde kabul etmez ve yanısıra toplum kanal yapımına da geçit vermezdi…

*

HER ZAMAN uzakları gören ölümsüz önderimiz Atatürk’ün sözleriyle “En Büyük Savaş Cehaletle Yapılan Savaştır.”

İnsanca yaşayabilmek için mutlaka o savaşı kazanmak zorundayız.

İdeolojisi ne olursa olsun vatanını, ulusunu seven herkes, sağcısıyla, solcusuyla bütün siyasi partiler bunu bir vatan borcu olarak görüp mutlaka tek yürek halinde cehaletle savaşa katılmalıdırlar.

Yıllarca özenle ve kasten cahil bırakılmış kitlelere yolsuzluklar, yalanlar, hukuksuzluklar anlatılıyor ama onlar algılayamıyorlar.

Yapılması gereken şey o insanları hiç bir kibire kapılmadan, başkalarının anlattıklarıyla değil, kendi beyin güçleri ile dünyayı algılayabilecekleri bir bilgi ve akıcılık düzeyine getirmenin mücadelesini vermek...

Cehalet silahını oportünist siyasetçilerin elinden almadıkça Türkiye’yi aydınlık günlere çıkarmak hedefi sadece bir ütopyadır.

Bu sorunu aşmak için aslında elimizde etkili bir formül var:

Gerçek kurtuluşu istiyorsak, her şeyden evvel, bütün kuvvetimiz, bütün süratimizle bu cehaleti ortadan kaldırmaya mecburuz” diyen eşsiz önderimiz Atatürk'ün öğretmenlere verdiği reçete olan “Aklı Hür, Vicdanı Hür Gençler Yetiştiriniz” buyruğu…

Artık bundan sonra siyasi mücadeleyi ikinci plana atıp, bıkmadan usanmadan aklımızın erdiğince, gücümüzün yettiğince Atamızın buyruğunu yerine getirmenin mücadelesini vermeliyiz.

Aksi takdirde bu fetret dönemi daha sittin sene sürer gider.

Kimse kuşku duymasın ki cehaletle mücadeleye başlandığı andan itibaren normal demokrasi kurallarının işlemeye başladığını, hukuksuzluğa, baskılara, seçim katakullilerine karşı verilen siyasi savaşın da zahmetsizce kazanılacağını göreceğiz.

Bu işin artık lamı cimi yok…

Trend ortada…

Cehalet ülkeyi Ad kavminin akıbetine doğru sürüklüyor. 



Bu yazı 848 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI