Bugun...

Yalman Özgüner
AYRANI YOK İÇMEYE...
Tarih: 13-04-2018 07:31:00 Güncelleme: 13-04-2018 07:31:00


AKP Genel Başkanı ne zaman enflasyon rakamları açıklansa, faiz oranlarına vurgu yaparak, enflasyonun yükselmesinin müsebbibi olarak gösterdiği bankacılık sistemini ve Merkez Bankası’nı o kendine özgü üslubuyla suçlar.

İyi de Merkez Bankası yönetimi faiz oranlarını kendi kafasına göre mi düzenler?

Faizlerin ekonominin kuralları uyarınca iç ve dış para piyasalarındaki arz-talep koşullarına göre belirlendiğini kavramak için ekonomi bilmeye gerek yok...

Bakkal hesabıyla bile faiz düzeninin bütçe kullanımı ile doğrudan ilintili olduğu kolayca anlaşılır.

Bütçe kullanımı savurgan politikalarla sürdürülüp de para arzı daraldığında, paraya ulaşmanın maliyeti artacağı için, faizler enflasyonu değil, enflasyon faizleri azdırır.

Tıpkı kamu harcamalarının hesapsızca yapıldığı, üretimden çok tüketimin teşvik edildiği, kamu ve özel kesimde tasarruf eğiliminin gerilediği, bu nedenle borçlanma gereğinin büyüdüğü AKP iktidarında yaşanan ekonomik konjonktür gibi...

Bu gibi durumlarda kredi faizleri, faiz lobileri gibi para piyasalarının farklı bileşenleri gündeme gelse de bütün AKP iktidarı dönemi boyunca Türk ekonomisinin yumuşak karnı “Gelir- gider Dengesi”ndeki gelirler aleyhine olan bozulmadır.

Gelin tek bir kişinin talimatı uyarınca 16 yıldır ekonomiyi sürekli yıpratan hesapsız kitapsız bazı harcamaları ve ülke ekonomisinin nasıl erozyona uğratıldığını anımsayalım...

Hiçbir zorunluluğu yokken, bütçe açığının yüzde yedisine tekabül eden 615 milyon dolar harcama ile tek bir kişinin özentilerinin, hevesinin tatmini uğruna inşa edilen ruhsatı bile şaibeli bir saray...

O saray için harcanan para ile 13 bin 400 işsiz 12 yıl boyunca asgari ücretten maaş alarak istihdam edilebilir, 24 bin öğretmen işe alınabilir, 800 okul, 400 yataklı 13 hastahane, maden ocakları için 50 kişilik 2740 yaşam odası yapılabilirdi.
 

Sarayın, yıllık 21 milyon lira olan sabit giderleri ile de 240 bin kişinin bir aylık temel giderleri karşılanabilirdi.

Hepsi bu kadar değil...

Yetmediği için sık sık revize edilen sarayın rekor düzeylerdeki örtülü ödeneği...

Ülkenin her yöresinde hissedilen okul ve hastahane açığına, hastahanlerde ekipman yetersizliği nedeniyle ölümcül hastalara bile aylarca randevu verilememesine rağmen, ihtiyaç duyulsun duyulmasın Tek adam” nereye istiyorsa oraya kurulan camiler...

16 yıl boyunca her yerde pıtrak gibi çoğalıp ve sayıları 450 iken 6000’i aşan imam hatip okulları...

Katar, katar makam arabaları...

Sık sık yandaşlarla birlikte aile boyu dış geziler...

Bu geziler için kurulan, uçan saraylardan oluşan VIP uçak filosu...

Eş-dost, yandaş kollama nepotizmi...

Kamu ihalelerinin yöntemi haline gelen yolsuzluklar...

Ülkenin yeraltı kaynaklarının büyük kısmının yabancıların eline geçmesi...

Özelleştirme diye kamu ekonomisinin tasfiye edilip, işsizlik ve yoksulluğun büyümesi...

Borsa, bankalar ve sigorta sektörünün yabancılaşması...

Enerji, haberleşme, ulaştırma, petro-kimya tesislerinin elden çıkarılıp ekonominin “Yerli ve milli” niteliğinin yok olması...

Üretimin yabancılaması sonucunda dışsatımın yüzde 70'inin dışalım mallarından oluşması...

Ormanların, yeşil alanların, koruma altındaki tarihi alanların ve doğal zenginliklerin inşaat rantiyesine peşkeş çekilmesi...

Tarımın, hayvancılığın çökertilmesi...

Bir ülke ekonomisinin dibe vurması için akla bunların dışında yapılacak başka ne gelebilir acaba?

Bir de şunu düşünün:

Toplam dış borçlar ulusal gelirin yarısını aşmış tehlike sınırı olan yüzde 60’lara doğru yelken açıyor.

Son bir yılda alınan dış borçların 40 milyar dolarlara ulaştığı, Suriyeliler için yapılan harcamaların 35 milyar dolarları bulduğu belirtiliyor.

Bu akla, mantığa uymaz bir aymazlık değil midir?

Devlet bu harcamayı kendi vatandaşları için yapmış olsaydı elbette söylenecek söz olmazdı...

Bu nasıl bir ekonomi yönetimidir?

Kendilerine emanet edilmiş ulus varlığını çarçur edip yağmalanmasına göz yummak nasıl devlet adamlığıdır?

* * *

SON 16 yılın tablosunu kenara itip, Cumhuriyetimizin ilk 15 yılına, yüce önderimiz Atatürk’ün Cumhuriyetine gidelim...

Gelin büyük önderimizin nelere karşı mücadele ettiğini, Türk ulusuna neler kazandırdığını, devleti nasıl yücelttiğini bir kere daha kısaca anımsayalım...

Atatürk o günlerde emperyalist saldırganlarla, içerdeki hainlerle savaşıp özgür bir ulus yarattı.

Bugün ise uluslararası emperyalizm ve emperyalizmin maşaları el ele vermiş devletin temeline dinamit yerleştirmeye çalışıyorlar...

Atatürk “Yurtta sulh dünyada sulh” diyerek bütün dünyanın saygı duyduğu bir ülke kurdu.

Bugün bütün dünya ile çatışan, içerde halkı düşman kamplara bölünmüş bir Türkiye var...

Atatürk, tarikatları, yobazları silerek çağdaş bir ülke yaratmıştı.

Bugün tarikatların devleti ele geçirdiği, yobazlığın toplumun yaşam tarzına hükmettiği bir Türkiye var.

Atatürk “Dünyada her şey kadının eseridir” diyerek Türk kadınına özgürlüğünü kazandırmış, insanlık onuruna kavuşturmuştu.

Bugün kadının dışlandığı, can güvenliğinin bile kalmadığı bir Türkiye var.

Atatürk aydınlık bir geleceğin güvencesi olarak “Aklı hür vicdanı hür” gençler yetiştirecek çağdaş eğitim kurumları gerçekleştirdi.

Bu gün ülkenin yolunu karartacak “Dindar ve kindar” gençler devşiriliyor.

Atatürk döneminde, her türlü yoksunluk ortamına karşın hiç borçlanmadan, kuruş üzerine kuruş koyup, tamamen yerli kaynaklara dayanılarak ve üstelik Osmanlının borçları da ödenerek ekonominin motoru olan sanayi kuruluşları kurulmuş...

1929 büyük dünya ekonomik bunalımına karşın, bütçeleri hep denk olan 1923-1938 tarihleri arasındaki dönemde yüzde 8 ile Cumhuriyet tarihinin en büyük büyüme oranı elde edilmişti.

Bugün borcunun faizini bile borçla ödeyen, bütün üretim birimleri yağmalanmış, bütçe dengesini kuramayan, üreterek büyümeye değil, tüketime odaklamış...

Halkı yüksek enflasyondan, işsizlikten dolayı mutsuzluk içinde yaşayan bir Türkiye var.

İşin en dramatik yanı ise Türkiye’nin bugününü yaratanlarla yardakçılarının kapıldıkları gaflet ve dalalet ile Atatürk düşmanlığı yapıyor olmaları, yanısıra Atatürk düşmanlığının aslında vatana ihanet olduğunu anlayamamaları...

Gün her yaştan gencin Atatürk’ün Türk gençliğine hitabını bir kere daha okuyup içselleştirmesi günüdür...

Ey Türk Gençliği!

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahili ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerait, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evladı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur.



Bu yazı 24 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI