Bugun...

Yalman Özgüner
COGİTO ERGO SUM
Tarih: 07-09-2020 10:22:00 Güncelleme: 07-09-2020 10:22:00


İNSAN’IN öteki yaratılmışlarla farkını anlatmak için malum, “İnsan düşünen Hayvandır” tanımı yapılır.  

Yani düşünmek insanı “İnsan” eden temel unsurların başında gelir.   

Düşünmek insan beynine özgü, özel yeteneği gerektirmeyen, ancak aklını, mantığını kullanamayanların harcı olmayan bir üretim bandı...  

Felsefe, bilim, din inancı...  

Sanatsal yaratıcılık...  

Kozmik düzenin de parçası olan aritmetik hesap yöntemleri...  

Her biri, insanının farkını fark ettiren toplumsal bilinci geliştiren düşünce ürünleri...   

En değerli düşünce ürünü, bilimlerin anası felsefedir demek yanlış olmaz…  

Bilime, bilgiye açılan kapının anahtarı...   

Kör inançların antikoru, cehalete karşı en etkin mücadele aracı...  

Platon ülkeleri filozofların yönetmesinin düşünü boşuna mı kurmuştu?   

Eşsiz önderimiz Atatürk’ün  “Benim manevî mirasım ilim ve akıldır” diye andığı bilim ise yeni fikirler, keşifler ve icatlar yaratıcılığıyla insanlığın evriminin olmazsa olmaz koşulu...  

İnanç akla, bilime aykırı düşmedikçe insanın yaşam azmine, erdemliliğine direnç katan, tersi durumda ise zafiyete, sapkınlığa neden olan, özeni gerektiren hassas bir beyin ürünü...      

Sanat...  

O, yaşamın rengi, aroması, armonisi...   

Yalnız o kadar mı?  

Yine Atatürk’ün şu sözlerini hatırlayalım:  

Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki tekniğin gerektirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin ilerleme yolunda yeri yoktur.”  

Aritmetik ise yaşam ortamının kalite ve kantite hesabı...  

Hepsi varlığıyla, yokluğuyla ulus kültürünün belirleyici unsurları...   

Bilimin, felsefi düşüncenin, sanatın geri kalmışlığı demek, yoksulluk, taassup, özgürlükten mahrum olarak yaşamak demek...  

Bütün bunların en veciz tanımını skolastik düşünceyi yıkarak modern felsefeyi kuran Fransız düşünür Descartes Cogito ergo sum   -Düşünüyorum, öyleyse varım-  diyerek yapmıştı   

***  

DEMOKRASİ düşünce tembeli olmayan, sosyal bilinci yüksek kitlelerle yapılıyorsa...  

Siyasi tercihler dayanağı olmayan inançlarla ve ilahlaştırılan değil aklına, ahlakına güvenilen ulusunu, insanı tanıyan...    

Siyaseti kendisi için değil ulusa hizmet için yapan idealist, politikacılarla yapılıyorsa eğer...  

Orada gerçek demokrasi vardır, refah vardır, vatandaş haklarının paylaşımında adalet vardır, bilimde, sanatta evrensellik yaşanır  

***  

ZAMANIN sınırlarını aşıp ufkun ötesini gören eşsiz önderimiz düşünce derinliği ile sanki bu günleri görmüştü:   

Bir gün gelecek  “Demokrasi tramvaya benzer gideceği yere kadar yoluna edersin” demokrasi düşmanlığını...  

Gün olacak “ülkeyi din ve şeriat devletine dönüştürme” andı ihanetiyle devletin temellerine dinamit konulacağını...   

İktidar sahiplerinin şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edeceklerini...   

Milletin fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşeceğini görerek yaptığı uyarıları hatırlamamak mümkün mü?  

Vatandaşlar, Vatanınızda herhangi bir kişiyi, istediğinizi sevebilirsiniz; kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, evlâdınız gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizi, millî varlığınızı bütün sevgilerinize rağmen herhangi bir kişiye, herhangi bir sevdiğinize vermeye sebep olmamalıdır. Bunun aksine hareket kadar büyük hata olamaz.”  

**­*­­­­  

TOPLUMLAR sosyo/kültürel yapılarına göre ya demokrasi ya da faşizmin oyun alanı olan monarşi, teokrasi gibi totaliter baskıcı rejimlerle yönetilirler.  

Yani “Her toplum layık olduğu şekilde yönetilir...”    

Baskıcı rejimlerde devlet zengin olsa bile adaletsiz yönetim nedeniyle kitleler yoksulluk içinde yaşarlar.  

Sosyal bilinç körelip cehaletin fitili ateşlenerek, bilim, kültür, sanat alanları karanlığa gömülür.  

Ülkemiz örneğinde bilinçsiz, eğitimsiz kitlelerle yapılan demokrasinin, demokrasi koşullarını karşılayamadığının, kitlelerin huzursuzluğunun ve yoksulluğunun giderek artmasının tanığıyız.   

Yine Platon’un tam da “Eğitimsiz kitlelerle demokrasiye geçilirse oligarşi olur. Devam edilirse demagoglar türer. Demagoglardan da diktatörler çıkar” dediği ortam...  

***  

İNSANLIK için zorluk,  baskıcı rejimlerden demokrasiye geçebilmektir.   

Hele uluslararası emperyalizmin ve yerli beslemelerinin baskıları altında yaşıyorken...  

 İnsanlık tarihi boyunca özgürlük savaşlarının kazanılması çok kez nesiller boyu süreç içinde büyük devrimler ya da kanlı savaşlarla mümkün oldu.   

Fransız Devriminin yarattığı özgürlük düşünceleri demokrasi savaşımının ilk ateşleyicisiydi.   

Özgürleşmenin insanlık tarihindeki en parlak zaferi ise hem emperyalist saldırganları püskürterek, hem Osmanlı monarşisini tarihe gömerek dipdiri bir ulus, yepyeni bir devlet kuran Atatürk’ün yarattığı mucize ile gerçekleşti.   

Atatürk Türk Rönesans’ıyla Batı uygarlığının iki asır gerisinde olan eğitim sistemi çağdaşlaştırarak...  

İlkel medreseleri modern üniversitelere döndürerek, dünyada eşi olmayan Köy Enstitüleri aracılığıyla eğitimde, bilim alanında çağ atlatarak...   

Yalnız üretim değil aynı zamanda kültür, eğitim, sanat ve spor merkezleri olan akıllı fabrikalar kurup, ekonomi mucizesi yaratarak...  

Modernleşme konusunda bütün dünyaya örnek olarak, özgürlüğün, çağdaşlaşmanın formülünü göstererek insanlığın kaderinin değişmesinde etkili oldu.    

Ne diyordu İngiliz Başbakanı Churchill?  

Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaştan sonra da Türk ulusunu yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın O'nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye'nin Ata'sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir.”  

Ya dünyayı kana bulayanlar, Alman tarihçi Prof. Melzig’in şu uyarısından ders çıkarsalardı...  

 “Istırap çeken dünyada barış ve esenliği yeniden kurmak ve insanlığın yalnız maddi değil, manevi gelişmesini sağlamak isteyenler Atatürk'ün iman verici ve yön göstericiliğinden örnek ve kuvvet alsınlar...”...  

Çok erken kaybettiğimiz o eşsiz insan eğer daha uzun yaşasaydı...  

Kendisinden sonra gelen siyasetçiler Atatürk’ün yolundan sapmasalardı bugün bambaşka bir ülke ve bambaşka dünyada yaşıyor olacaktık.   

Büyük önderimiz Cumhuriyeti, devrimleri güvenceye almak için irtica yuvası tarikat ve tekkeleri kapatırken, bir hedefi de Batı tarzı demokrasiye geçişi gerçekleştirmekti.   

Bu amaçla Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkasını büyük bir içtenlikle destekledi.    

Demokrasi düşmanı dinci çetelerin inlerinden çıkıp bu partilere doluşması çok sesli demokrasinin pratiğe geçmesinin bir süreliğine ertelenmesinin nedeni oldu.     

***  

DÜNYAYI kana bulayan büyük savaşın başladığı 1939 ile DP’nin iktidar olduğu 1950 yılları arasındaki süreç devrim ekseninden kaymaların başladığı yıllardır.  

Eşsiz önderimizin sonsuzluğa göçünü fırsat bilip inlerinden çıkan din istismarcıları, hilafet artığı biatçılar, laik cumhuriyetin temellerini kemirmeye başladılar.   

Bir de İkinci Dünya Savaşının, ardından iki kutuplu soğuk savaşın etkisiyle başta ekonomik alanda olmak üzere bunalımlı bir dönem başladı.    

Savaş sınırlarımıza dayanmışken Sovyetler Birliği 7 Aralık 1925’te imzalanan “Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması”nı 1945 yılı Martında tek taraflı olarak feshetmiş, Boğazların yönetiminde hak sahibi olmaktan ve Ardahan’ı, Kars’ı gündeme getiren yeni sınır düzenlemesinden söz eder olmuştu.  

Lozan kahramanı İsmet Paşa bütün dış baskılara rağmen ulusu milyonlarca cana mal olan kanlı savaştan uzak tutmayı başarmıştı ama...  

Ülke güvenliği için güçlü bir ordu kurmak ihtiyacıyla TSK’nın insan gücü 600 bine çıkarılmış, 1934 bütçesinde savunmaya bütçenin yüzde 30’u ayrılırken, 1941 yılında orduyu takviye etmek için bütçenin yarısından fazla olan 302 Milyon lira ödenek kullanılmıştı.   

Zira Sovyetler Birliğinin ikili anlaşmayı tek taraflı olarak feshetmesi üzerine ordu mevcudunun 1.300.000 kişiye çıkarılması ek harcamaları gerekmişti.   

Bu yüzden yaşanan ekonomik sıkıntılar, darlıklar hükümete karşı ağır tepkilerin oluşmasını 1950 yılında DP’nin büyük bir çoğunlukla iktidar olmasını sağlayacaktı.   

Kurtuluş Savaşı ve kuruluş döneminde V. Lenin gerek siyasette, gerek ekonomide genç cumhuriyete her türlü desteği vermişti.   

Sovyetler Birliği teknolojik birikimi ve sermayesi olmayan ülkemizde ithal ettiği narenciye ürünleri karşılığında ekonomik kalkınmanın motoru olan akıllı fabrikaları kurmuş, böylece hem sanayi hem tarımın gelişmesine katkı sağlamıştı.  

Stalin hasımane siyaset izlemek yerine Lenin gibi iyi komşuluk politikaları izleseydi ülkemiz ABD’nin kucağına düşmez, komünist avcılığı diye tanımlana Mc Carthy’cilik yayılmaz, sol aydınlar hapishanelerde sürünmez, telef olmazlardı.    

Aslında bu dönem Prof. Çetin Yetkin’in deyişi ile 10 Kasım1938 tarihi itibariyle başlayan ve İnönü’nün de icraatının eleştirileceği Kemalist Rejime yönelik “karşı devrim” sürecidir.  

Ne var ki Atatürk ile başka bir faniyi aynı çerçeve içinde düşünmek hilkate karşı saygısızlık olur.  

Kaldı ki o dönemin “Dâhili ve harici bedhahlar”ının neden olduğu sorunlar ancak ve ancak Atatürk dehasında bir önder tarafından aşılabilirdi.   

***  

DP iktidarı ile başlayan 1950’den bugünleri de içine alan süreç Atatürk ilkelerinden giderek uzaklaşılıp devrim ekseninden, irtica eksenine koordinat değişikliğinin yaşandığı demokrasi tarihimizin halen süregelen kara lekesidir.  

Diktatörlüğe özenen DP iktidarı Anayasayı çiğneyerek muhalefetin sesini kesmek için kurduğu Tahkikat Komisyonu türünden çeşitli engellerle…  

 Vatan Cephesi diye ulusu birbirine düşman etme siyasetiyle...   

Verdiğinden çoğunu alan Truman doktrini,  Marshall yardımları tuzağı olan “Küçük Amerika” olmak hayaliyle ülke borç batağına sürüklenirken  “Görülmemiş kalkınma” masallarıyla...  

İrtica yuvalarına verilen destekle…   

Ülkeyi silahlı darbe ortamlarına zemin hazırlamasıyla yarım asır geriye götürdü.    

O günlerle bugünler arasındaki farkın fazlası var eksiği yok…   

Eşsiz önderimizin “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, meczuplar memleketi olamaz” diyerek kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bugün devrim ekseninden çıkmış irtica ekseninde yaşam savaşı veriyor.    

***  

UMUTSUZ değiliz.   

Bugünlere böyle gelinmediği gibi böyle de gitmeyecek…   

En etkili eğitim, acılardan ders alınarak öğrenilecek eğitimdir  

Uyuyanlar canı yandıkça uyanmaya başlayacak…  

Ne demişti büyük önderimiz?  

 “Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır…”  

O ne dediyse hep o… 



Bu yazı 50 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI