Bugun...

Yalman Özgüner
DEVLET MAKAMI MAHALLE KAHVEHANESİNE BENZEMEZ.
Tarih: 02-04-2021 15:44:00 Güncelleme: 02-04-2021 15:44:00


ÜLKEMİZ bugün sıradağlar gibi uzayıp giden ve aşılması zor sorunlarla boğuşuyor.  

Yıllardır birilerinin babalarından kalan çiftliğiymiş gibi yönetilen ülkemize hangi perspektifken ya da ağanın yanaşmalarından birisinin deyimiyle ister yanal, ister yatay nasıl bakılırsa bakılsın, görülen manzara yangın yerine dönen bir vatan...  

Devlet düzeninin temel kuruluş ilkelerine kadar baştan aşağı tahrip edilmesi... 

Büyük kitleler işsizliğin, yoksulluğun, açlığın pençesinde intihara sürüklenecek kadar çaresizlik içinde kıvranıp, devlet borç batağında çırpınırken, soygun çetelerinin servetlerine servet katmayı sürdürmesi... 

Yolsuzluğun her türü ahlak sorunudur.  

Ahlak tepe yönetiminde susarsa, toplum zirveden en alt sosyal katmanlara kadar domino taşları gibi çöker.    

 Kırk paranın üstüne kırk para konularak kurulan devleti ele geçirip, emperyalizmi de arkasına alarak ülkeyi soyarken, eliyle beslediği soygun çetelerine, irtica yuvalarına da yataklık yapan Tayyibizm’in en büyük özelliği etik ve duyunç’u olmayan bir rejim olması...  

Bu düzen kendine uygun ortam bulduğu her alanda Türkiye Cumhuriyetini çökertiyor.  

Türlü türlü polisiye olayların, kadın cinayetlerinin, çocuk tecavüzlerinin ayyuka çıkması...  

Çeşit çeşit bağnazlıklar yüzünden hukuk, demokrasi, bilim, sanat alanlarında çağdaş uygarlıktan kopulması... 

Sonuç;  

Yangın bacayı sardı, ülkenin harabeye dönmesine ramak kaldı. 

Akla gelen ve yanıtlanması gereken ilk soru şu olmaz mı? 

Bütün bu yaşananların sorumlusu, baş mimarı kim? 

Demokrasi tramvaya benzer, gittiği yere kadar gidip, iner kendi yoluna devam edersin” diyerek demokrasiye, demokrasinin kendisini taşıdığı makama ihanet eden kişi... 

Bir tarihte Tercüman Gazetesinde “Halka eşek etinden sucuk yapıp yedirdiler” manşetiyle yayınlanan haberle basında adı ve fotoğrafı ilk kez yayınlanan, polisle başı derde girip gözaltına alınan kişi... 

Ondan kurtulunmadıkça ülkemizin düzlüğe çıkması mümkün değil artık... 

Kimilerimiz, ondan kurtulsak bir başka benzeri gelir diyorlar.  

Bu, aklıma daha önce facebook’ta paylaştığım bir fıkrayı getirdi.  

Bir degustatör yani şarap tadım uzmanından kendisine gösterilen iki şişe şarabın tatlarına bakıp hangisinin daha güzel olduğunu söylemesi istenir. 

Degustatör ilk şişeden bir kadehe koyduğu şarabı yudumladıktan sora “Öbür şişedeki daha güzel” der.  

“Ama o şişedeki şarabın tadına bakmadınız ki” derler.  

Degustatör tereddüt etmeden şu yanıtı verir;  

“Bundan daha kötüsü olamaz.”  

İşte o kişi bir Gürcistan gezisinde “Ben de Gürcüyüm, atalarım Gürcistan’dan Türkiye’ye göç ettiler” demişti. 

İzleyen günlerde TV kameraları önünde  “Bana Gürcü dediler, daha da çirkini affedersiniz Ermeni dediler” -sanki Ermeni kökenli olmak ya da Ermeni sözcüğü utanılacak bir şeymiş gibi- demişti.  

Her ulusun içinden düzgün karakterli kişiler çıkar, her türlü ahlaksızlar, hainler de... 

Ama içinde kötüler de vardır diye bir etnik topluluğu, özellikle de ülkemize sanatçılar, bilim insanları yetiştirmiş insanlarımızı ırksal kökenlerini bahane ederek rencide etmek ırkçılık yapmak değil midir?    

Andımızın sözlerini ırkçılıkla suçlayan ama Ermeni olmayı utanılacak bir ayıp gibi gören o kişi günlerden bir gün Diyarbakır’a gitmiş, “Kürt sorunu vardır, Kürt sorunu benim sorunumdur” dedikten birkaç saat sonra Ankara’ya döndüğünde basına “Kürt sorunu yoktur” demişti.   

İsrailli iş adamı Sami Ofer özelleştirme ihalesinde Türk Telekom’u satın alıp, kuruluşun içini boşaltarak ve bankalara olan milyonlarca dolar borcunu ödemeyerek kaçmıştı ya...  

Kamuoyunda Ofer’in ülkemize attığı kazıklar gündeme geldiği günlerden birinin sabahında basına “Ofer ile konuşmadım” demiş,  yine aynı günün ilerleyen saatlerinde “Ofer ile konuştum” demişti.  

Daha neler, neler söylemedi ki?  

Başkanlık rejimi bir özentinin sonucu ya da Amerikan emperyalizminin bize tavsiyesi” diyordu. 

Sonrası malum... 

Ülkemiz Amerikan emperyalizminin ılımlı İslam dayatması altında parlamenter demokrasiden kopmuş, ideolojisi belirsiz bir anti demokrasiyle yönetiliyor.   

‘‘Hem laik hem Müslüman olunmaz” diyordu.  

Türkiye’nin laikliğini yıkmak için bana 5-6 yıl lazım. Bunun için adalet ve mahkemeleri ele geçirmem lazım önce” diyordu. 

Dört dörtlük bir laikim, laikliğin savunucuyum” diyordu. 

Bu millet isterse laiklik tabii ki gidecek’’ diyordu.  

Laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklikten korkmayın” diyordu. 

Türkiye Mustafa Kemal Paşa zamanında çıkarılan dinsiz kanunlarla dinsiz, laik bir ülke olmuştur. En kısa zamanda Türkiye’yi din ve şeriat devleti yapmaya dinim ve namusum üzerine yemin kasem ederim” diyordu  

Vatandaşlarımdan evlerindeki döviz ve altını finans araçlarına yatırarak ekonomiye kazandırmalarını istiyorum” diyor, mahdumuna “sıfırla oğlum sıfırla” talimatı vererek Çamlıca’daki villalarındaki yüz milyonlarca doları, avroyu gözlerden uzak yerlere kaçırtıyordu. 

Bir Viyana gezisinde Atatürk düşmanlığını kusarak şunları söylemişti: 

Hani Gazi Mustafa Kemal demir ağlara çok düşkündü. Biz ördük biz.” 

Aynı günlerde dönemin ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım da şunları söyleyecekti:  

1923–1946 arasında bir yılda yapılan demiryolu uzunluğu 128 kilometreydi. 1946–2003 yılları arasında bu oran, yılda 11 kilometreye düştü. 2003’ten sonra, şu anda yılbaşına düşen demiryolu yapımı 107 kilometreye ulaştı. Hala Atatürk döneminin rakamlarına ulaşamadık” 

**** 

DEVLET yönetimi mahalle kahvehanesinde pişpirik oynamaya, maraza çıkarmaya benzemez.  

Bütün toplum kesimlerine saygılı olmayı gerektirir.  

Ne demek istediğimi anlayan anlar... 

 

Ya şu skandallar dizisi...   

 

Parlamenter demokrasilerde asla benzerine rastlanmayan, buna başvuranlar çıksa bile derhal siyasi hayatının bitirildiği, yargının mahkûmiyet kararı alacağı insanlık ve görev suçu... 

 

Pandemi salgınının henüz yeni yayılmaya başladığı günlerde Ayasofya’da Cuma namazı diye, Giresun’da, Ordu’da, Rize’de, Malatya’da bahaneler yaratarak yüzbinleri meydanlara dolduran...   

 

Pandemi gerekçesi ile 30 Ağustos bayramında anıta çelenk konmasını, Ankara’da yapılan geleneksel Atatürk Koşusunu yasaklayan kişi... 

 

 

Yetmedi, ülkede salgının büyümeye başladığı, maske takmayanların para cezalarına çarptırıldığı günlerde onbinleri “Lebalep” parti kongresi salonlarına dolduruyor.  

 

Salgın haritalarında bütün ülke baştan ayağa kırmızı alan... 

 

Hiçbir şey olmamış gibi bir de yasak saatlerin ortasında camilerde Teravih namazı kıldırmak... 

 

Koyun can, kasap et derdinde... 

 

Bunun anlamı kasten insanları ölüm tehlikesine atmak ve yasalara karşı, bilerek, isteyerek görevi kötüye kullanmak suretiyle vatana, ulusa ihanet etmek... 

Yargıya taşınsa ne karar çıkar ki?  

Yargının talimat almadan bağımsız şekilde verebildiği bir karar var mı?  

Dünyada böyle birisine kolay kolay rastlamak mümkün mü? 

Sanki Tanrı Türk ulusuna bu günleri yaşatan kişinin bizzat kendi ağzından söylettiği ve belki de hayatında tek doğru kelamı olan “Evlatlarımın kursağından helal lokma geçirmedim” sözleriyle neyin ne olduğunu göstermek istemişti. 

Toplumumuzun bütünü birbirini yalanlayan konuşmalarının nasıl bir kişilik yapısının ürünü olduğunu, ülkemizin devlet adamı ciddiyetinden fersah fersah uzak bir zihniyetle yönetildiğini fark ettiği gün aydınlık günlere doğru ilk adamı atmış olacağız. .   

Bir de eşsiz önderimiz Atatürk’ün şu uyarısını hiç unutmadığımız zaman ışığa çok yaklaşmış oluruz:  

Vatandaşlar, vatanınızda herhangi bir kişiyi, istediğinizi sevebilirsiniz; kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, evlâdınız gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizi, millî varlığınızı bütün sevgilerinize rağmen herhangi bir kişiye, herhangi bir sevdiğinize vermeye sebep olmamalıdır. Bunun tersine hareket kadar büyük hata olamaz.” 

*** 

SİYASET tarihinde benzerine pek rastlanmayan bu katastrofik durum eşyanın tabiatına da aykırı olduğu için uzun süre devam edemez ve Türkiye düzlüğe çıkabilir, çıkacaktır da...  

Yeter ki eşsiz önderimiz Atatürk’ün Kapitalizme, Faşizme, Komünizme alternatif model olarak, bütün insanlığın aynı derecede özgür, aynı derecede mutlu olması ve emperyalist sömürü ile azgelişmişlikle mücadele aracı olarak yarattığı Türkiye Cumhuriyetinin fabrika ayarlarına geri döndürmek mücadelesinde inançlı olan... 

Siyaseti kişisel çıkar için değil, ulusa hizmet idealiyle yapmaya kararlı siyasetçiler işbaşı yapsın...  

Soygunların hesabını sorsunlar... 

Kör cehaletle yılmadan dişe diş mücadele edecek olsunlar...  

İşte o gün kaçacak delik arayacak soygun ve irtica çetelerinden kurtuluş günümüz olacak...  

 



Bu yazı 1526 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI