Bugun...

Yalman Özgüner
EN ŞANSSIZ TÜRKLER...
Tarih: 07-09-2018 16:07:00 Güncelleme: 07-09-2018 16:07:00


MUTLAKA çok kişi kendisine şu soruyu sormuştur:

Atatürk’ten sonra ülkeyi yönetenler eğer eşsiz önderimizin çizdiği şablonun dışına çıkmadan ve onun ilkelerine bağlı kalan bir yönetim anlayışı taşıyor olsalardı bugün nasıl bir Türkiye’de yaşıyor olurduk ve o Türkiye’nin dünyadaki yeri nerede olurdu...

Hiç kuşkusuz akıl ve ruh sağlığı yerinde olanlar için, etik değerlere önem verenler için bunun hiç bir tereddüde mahal bırakmayan net bir yanıtı var:

Ülkemiz o zaman tarımda, sanayide, dolayısıyla ekonomide, bilimde, sanatta, eğitimde, kültürde, insanlık ve hukuk anlayışında, liderlik ve devlet yönetiminde çağdaş uygarlık düzeyinin en üst katında olurdu.

Türk ulusu bugün süregiden hurafecilerin, sahte dindarların, dayattığı özünden saptırılmış bir din anlayışı yerine gerçek İslamiyet’i yaşıyor olabilirdi.

Bugün Ortadoğu bataklığında emperyalizmin yarattığı terör ve benzeri sorunlarla başı dertte olan ve yanısıra dış dünyadaki saygınlığını kaybeden Türkiye dünyanın en güçlü, en saygın ve uluslararası siyaset platformunda etkinlik derecesi yüksek ülkelerinden biri olurdu.

En azından şunlar unutulmamalı;

“Köylü milletin efendisidir” diyen Atatürk tarım sektörünün kalkınması için örnek çiftlikler kurmuş, Köy Enstitüleri ve benzeri kurumlarla köy kalkınmasına öncülük etmiş, günümüz siyasetçilerinin sadece seçimler arifesinde oy hasatı(!) için gittiği kırsal yörelere köylünün bizzat ağzından sorunlarını dinlemek ve çözümler geliştirebilmek amacıyla ülkeyi adeta karış karış dolaşmıştı.

Atatürk döneminde köylünün ürettiği ürünler değerlendirilerek, hiç borçlanmadan, büyük çoğunluğu kalkınmaya muhtaç yörelerde olmak üzere, üretimin, istihdam yaratmanın motoru olma özelliği taşıyan akıllı fabrikalar kurulmuştu.

Hem de bir yandan Osmanlı imparatorluğunun borçları sıfırlanırken...

***

TÜRKİYE Cumhuriyetinin, enkazı üzerine kurulduğu Osmanlı İmparatorluğu duraklama dönemine kadar tarımsal üretimde, atölyeler bazında, el sanatları türünden hafif sanayi üretimiyle ve Ahilik sisteminin bir uygulaması olan loncalar vasıtasıyla ticari sektör ile kendi kendine yeten bir ekonomiye sahipti.

Ne var ki, İmparatorluk militarist bir yapıya büründükçe büyüyen orduyu beslemek ve sarayın harcamalarını karşılamak için daha çok gelire gereksinim duyulur oldu.

Devletin Hazinesi boşalmaya başladıkça haraç ve ganimet toplamak, egemenlik altına alınmış ülkeleri vergiye bağlamak için Balkanlar ve ötesine askeri seferler düzenlenmeye başlandı.

Değerli hocam Sosyolog Prof. Cahit Tanyol’un deyimiyle Osmanlı İmparatorluğunun ekonomisi “Talan Ekonomisi”ne dönüştü.

İşin ilginç yönü İmparatorluk egemenlik kurduğu topraklarda köprüler, hanlar, hamamlar, saraylar camiler inşa ediyordu ama İstanbul dışındaki Anadolu topraklarında kayda değer yatırımlar yapmıyordu.

Bugün Anadolu illerimizde tarihi eser olarak ne varsa, bunların büyük çoğunluğu Selçukluların ve öteki Anadolu beyliklerinden günümüze kalan miraslardır, Osmanlı'nın değil....

Batı, Rönesans hareketleri ve sanayi devrimi ile gelişirken Osmanlı imparatorluğu buna ayak uyduramadığı için başlangıcı Padişah Kanuni Sultan Süleyman yönetimi ve kapitülasyonlar olan “Duraklama Dönemi”ne girildi.

Ardından ivmesini giderek yükselten, ekonomiyi başta Musevi ve Rum tefecilere ve dış sermayeye bağımlı kılan “Çöküş Dönemi” başladı.

Bu dönemde dış borç yönetimi amacıyla banknot basma yetkisiyle kurulan Bank-ı Osmanî-i Şahane daha sonra Osmanlı Devleti’ne borç kanallarını açarak, istikraz girişimlerinde bir aracı rolünü üstlenen Ottoman Bank’a devredildi

Osmanlı Devletinin öteki ülkelere olan borçlarını izleyip düzenleyen Duyunu Umumiye İdaresinin işlemleri ve Muharrem Kararnamesi ile de İmparatorluk ekonomisinin çöküşü kesinleşmiş oldu.

Hazinenin yüksek faizler ödeyerek Rum ve Musevi tefecilerden borçlar almaya başlandığı, borç faizlerinin yeni borçlar alınarak ödendiği bir iç talan dönemi başladı.

Padişah Abdülmecit’in yaptırdığı Dolmabahçe Saray'ının finansmanı bile dış borçlarla sağlandı.

Bu dönemde AKP iktidarının yere göğe sığdıramadığı Padişah II. Abdülhamit bir bölümünü kendi kardeşinden bile gasp ederek edindiği büyük servetini Rum asıllı banker Zarifi aracılığı ile büyütüyor, Zarifi de bu şekilde oluşturduğu fonlarla devlete yüksek faizlerle borç veriyordu.

Yani Ulu Hakan(!) yönettiği ülkeyi gizlice soyuyordu.

Eşsiz önderimiz Atatürk Cumhuriyeti işte böyle bir enkaz üzerine kurup kısa sürede küçük ama dengeli ve akıllıca kullanılan bir bütçe ile büyük işler başarmıştı...
***
GELELİM bu günlere...

Bugünlerin Osmanlının çöküş döneminden ne farkı var?

Borçların toplamı ulusal gelirin yarısının çok üstünde...

Türk Lirası yine Osmanlı döneminde olduğu gibi değer üstüne değer kaybediyor.

Büyük kitleler giderek yoksullaşıyor.

Emeğin değeri kalmadı.

Ülke borç sarmalında boğulurken Osmanlılaşmak özentisiyle ülkeyi yöneten kişinin keyfi için saray üstüne saray yapılıyor.

Yine yağma, yine talan...

Cumhuriyet döneminin kuruş üstüne kuruş konularak yapılan ve ekonominin can damarı olan sanayi tesisleri yağmalanırken, limanlar, havaalanları gibi altyapı tesisleri, banka ve sigorta şirketleri gibi mali kurumlar satıla satıla hepsi kapanın elinde kaldı...

Dünyada tarımsal üründe kendine yeten yedi ülkeden biri olan Türkiye Cumhuriyeti tarım ve hayvancılık sektörünün çökmesi yüzünden tarım ürünlerinde dışa bağımlı hale getirildi..

Şu listedeki kalemler dışalım yapılan ülkeler ve döviz harcayarak satın alınan ürünlerin sadece bir bölümü:

Rusya, Almanya, Fransa, Ukrayna'dan buğday...
İngiltere ve Hırvatistan'dan arpa...
Bulgaristan ve Gürcistan'dan saman...
ABD, Yunanistan, Türkmenistan ve Hindistan'dan pamuk..
Arjantin'den soya...
ABD, Arjantin ve Brezilya'dan mısır...
ABD Vietnam, İtalya ve Tayland'dan çeltik ve pirinç...
Etiyopya, Bangladeş, Mısır ve Çin'den kuru fasulye...
Kanada'dan nohut ve yeşil mercimek...
ABD, Ukrayna ve Kanada'dan bezelye...

Ayrıca 30 dolayında ülkeden de üstelik ölümcül hastalık tehlikesi taşıyan canlı hayvan ve karkas et dışalımı yapılıyor..

Tohum, gübre, enerji gibi girdi maliyetlerinin yüksekliğinden ötürü tarlasını ekip biçemediği için “Anamız ağlıyor” diye yakınan ve Atatürk’ün “Milletin Efendisi” diye andığı köylünün “Artistlik yapma lann... Ananı da al git lann...” şeklinde güveni, heyecanı, onuru kırılırsa ve üreticisini desteklemek yerine beş milyon asalak Suriyelinin beslenme, barındırma maliyeti ulusun sırtına yüklenirse olacağı budur tabii ki...

Ülkeyi tek başına yöneten ve “Eğer zengin olursam bilinsin ki yolsuzluk yapmışımdır” diyen kişi zenginliğin şahikasına ulaştı.

Bunun Osmanlı hazinesine yüksek faizle borç veren banker Zarifi aracılığı ile kişisel servetini nemalandıran II. Abdülhamit’ten ne farkı var?

Üstelik aynı koyu istibdat hatta daha da yoğunlaşarak devam ediyor...

Atatürk’ten sonra ülkeyi yönetenler çok azı dışında Köy Enstitüleri ve Halkevlerinin kapatılması örneğinde olduğu gibi ulusu sistemli olarak cahilleştirdiler.

Yaşı uygun olanlar şu örneği hatırlayacaklardır.

Çok uzak olmayan bir geçmişte maaile yurtdışına çıkan kimi siyasetçilerin yurt dışına çıkmadan önce kürk giyim eşyasından alınan gümrük vergisini kaldırıp, yurda döndüklerinde yeniden yürürlüğe koydukları o günlerin basınında yer alan vakalardandı.

Bu usuller bugüne gelene kadar son örnek olan “Nöbetçi Banka” gibi formüllerle daha da çeşitlendirildi.

Siyasetçinin önceliği artık ülkeyi yönetmekten çıkıp, siyasetin rantını yemek oldu.

Eğer Atatürk’ten sonra ülkeyi yönetenler, eşsiz önderin yolunu izleselerdi böyle mi olurdu?

O zaman bu günkü gibi bir ortam oluşamayacağı için böylesi bir ortamın yarattığı karakterler ve ihanet odakları da hiç oluşmamış olacaktı...

Falih Rıfkı Atay’ın şu sözü her şeyi çok güzel anlatmıyor mu?

“En şanslı Türkler Atatürk yaşarken ölen Türklerdir”



Bu yazı 88 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI