Bugun...

Yalman Özgüner
GAFLET, DALALET VE İHANET İŞTE BU...
Tarih: 03-09-2019 17:50:00 Güncelleme: 03-09-2019 17:50:00


DÜNYADA hiç bir bağımsız devlet yoktur ki, o ülke yönetiminin önceliği, ülkenin, ulusun çıkarlarını korumak olmasın...

Sadece bir istisna dışında...

Bir yanda taşeronluğunu yaptığı emperyalizmin buyruklarına uyarak ülkenin tarımını, sanayisini çökerten, yeraltı ve yerüstü zenginliklerini yağmalayıp, yağmalatan, üretim tesislerini yok pahasına elden çıkaran...

Silahlı kuvvetlerini zaafa uğratıp, uzak ve yakın dost ülke bırakmayan...

Parlamenter rejimi budayıp, demokrasi ve hukuk düzenini yozlaştıran...

Ulusun kültürel zenginliklerini, duyarlılıklarını ayaklar altına alan...

Eğitim düzenini ortaçağ zihniyetine teslim ederek ulusu cahilleştiren...

Devletin kuruluş temeli ve çatısında rahneler açıp, ulusun kurtarıcı kurucusunu hafızalardan silmeye çalışan...

Kitleler giderek yoksullaşırken iktidar erkini kullanarak saraylarda şatafat ve sefahat içinde yaşayıp servet üstüne servet ekleyen...

Devlet çarkının bütün birimlerinde eş dost, akraba, yandaş yetmezmiş gibi, irtica yuvası tarikatların, cemaatlerin yuvalanmasına yataklık eden...

Dünyanın pek çok yerinde birçok insan böyle bir tablonun duyumunu aldığında, “Bu kadarı olamaz... Bu bir korku yaratıcı fantazya kurgusu... Bir ülke silahlı düşman saldırısına uğrasa bu kadar zarara uğramaz” diye düşünebilir. 

Ne fantazya, senaryo kurgusu...

Türk ulusunun yıllardır katlandığı çile bu... 

Yalnız bunlar mı? 

Ne idüğü belirsiz milyonlarca Suriyeli ülkeyi istila etmiş durumda... 

Türk ulusunun Araplaştırılması süreci giderek etkinleşiyor. 

Suriyeli asalaklar ekonomiye verdiği zarardan daha fazlasını ulusun moralitesine, sosyo/kültürel düzenine veriyorlar.

Ciddi kamuoyunun genel eğilimi bu sorunların ana kaynağının iktidar ve iktidarın başı olduğu yönünde...

İlk bakışta öyle de aslında pek öyle değil... 

İktidar ve lideri temel sorunun sadece bir ürünü...

Sorunların ana kaynağı kurutulmadıkça bir AKP gider başka AKP gelir, bir RTE gider başka RTE gelir. 

Ülkemizin temel sorunun aşılması için uzun vadede beklemeye tahammülü olmayan, mutlaka kısa ve orta vadede gerçekleştirilmesi gereken çözümlere ihtiyaç var.

Öncelikle bu iktidarın ülkeye daha fazla zarar vermeden değişmesi, gerçek devlet adamı niteliği taşıyan liyakat ve sorumluluk sahibi siyasetçilerin devletin başına geçmesi gerekiyor.

Bir aksilik olmazsa 2023 yılında bu gerçekleşecek.

Yıllardır yaşadık görüyoruz;

Sabah Diyarbakır’a gidip “Kürt sorunu vardır” diyen, aynı akşam Ankara’ya döndüğünde “Kürt sorunu yoktur” diyen... 

Gürcistan ziyaretinde “Ben de Gürcü’yüm atalarım Gürcistan’dan Türkiye’ye göç ettiler” diyen...

Türkiye’ye döndükten bir süre sonra Türk milliyetçiliğini ayaklar altına attığını söyleyip “Bana Gürcü dediler, affedersiniz, çok daha çirkin şeylerle bana Ermeni dediler, ben Türküm” diyen... 

Elbette bu ülkenin yurttaşı olmaktan mutlu olan, huzur içinde kardeşçe yaşamaktan başka amacı olmayan Ermeni kökenli yurttaşlarımız, dostlarımız var.

Devletin en tepesindeki kişiye “Çok daha çirkin şeylerle bana Ermeni dediler” şeklindeki sözlerle o insanları huzursuz ve rencide etmek yakışır mı?

Ayrıca bir tarihte Pontus’u hortlatmak için Türk köylerine baskınlar yapan Rum çetelerinin nüfus çoğunluğu sağlamak üzere Gürcistan’daki Rumlara yaptığı çağrı üzerine dedesi Rumların yaşadığı Potamya’ya yerleşen biri nasıl Türk olabilir acaba? 

“Bizden önce İzmir’de Hava alanı mı vardı, biz yaptık” diyerek, “Yoktu geçerken paraşütle atlıyorduk” diye kendisiyle dalga geçilen bir siyasetçiye nasıl güven duyulabilir? 

Oysa devlet yönetiminin zirvesi devletin onurunun temsil edildiği makamdır ve o makamı işgal eden kişinin yüksek eğitimden geçmiş olmasının da dışında ayrıca çok özellikli bir kişilik sahibi olması da gerekir. 

Eğer o makamda oturan kişi siyasi parti liderlerinden, bilim adamlarına, madende ölen madenci yakınına, köylüye, sokaktaki adama kadar kenar mahalle kabadayısı ağzıyla hakaretler ediyor, şehitlerden “kelle” diye söz ediyorsa...

Bir söylediği öteki söylediğini yalanlıyorsa...

Devletin yüce değerlerine leke düşmüş demektir. 

***

İKTİDAR değişikliğinde acil olarak yapılacak uygulamalardan birisi derhal “Nereden buldun Yasası”nın uygulamaya konulup, devleti soyanlardan bunun hesabı sorularak ülke ekonomisinin soluklanmasını sağlamak olmalı.

Aynı aciliyetle hukuk düzeni ve demokrasi kuralları sağlıklı yapısına yeniden kavuşturulmalı. 

Bunlar devlet adamı kararlığıyla uzun bekleyişleri gerektirmeden gerçekleştirilebilecek düzenlemeler... 

İşte o zaman temel sorunun çözümü için kısa sürede hemen gerçekleşmesi mümkün olmayan ancak orta vadede onarılabilecek çok şey olacak. 

Şimdi temel sorunun içini açalım...

Ülkemizin temel sorunu ilkel bir zihniyetin devletin zirvesini işgal etmesi değil, o zihniyeti koltuğa taşıyıp besleyen toplumsal cehalet, gaflet ve dalalettir. 

Siyasi oluşum ve kamu kurumlarının içine sızarak giderek yayılan irtica odaklarının kuluçka makinesi gibi kullandığı tarikatların cemaatlerin ulusa ülkeye devlete ihanetidir.

Cehaleti gafleti dalaleti ve ihaneti nasıl aşacağız? 

Cehaleti ortadan kaldırarak, ihanetin kaynağını kurutarak ve hem de çok acilen tabii ki...

Hazreti Muhammet’in “Bütün kötülüklerin anasıdır” dediği, eşsiz önderimiz Atatürk’ün “En büyük savaş” diye nitelediği cehaletle nasıl savaşacağız?

Ne pasına olursa olsun cahil kitleleri eğiterek...

Onlara Atatürk'ü ve ilkelerini öğreterek....

Ne var ki iktidar taşeronluğunu yaptığı ABD emperyalizmi ve Siyonizm’in laik demokrasiyi ortadan kaldırıp ülkemizde din devleti kurulması projesini adım adım gerçekleştirmek için ilköğretimden üniversitelere kadar eğitim sistemini çağdaşlık ilkelerinden kopardı.

Dolayısıyla sistemi sil baştan yeniden kurmayı ve bu da ek bir maliyeti ve uzun bir süreci gerektiriyor.

Artık uzun süre beklemeye tahammülün kalmadığı noktadayız.

Cahil insanlarımızı düşünen, sorgulayan, aklı hür, vicdanı hür insanlar haline dönüşmek için başka parametreler de var.

Asli görevi kamuyu bilgilendirmek, aydınlatmak olan ama artık AKP’nin hizmetkârı ve propaganda merkezleri olarak faaliyet gösteren, bir kısmı da FETÖ’nün çeşitli tarikatların medya ayağı olan basını gerçek işlevine döndürmek gibi...

Basının asli görevine nasıl geri döndürüleceğini görebilmek için bu hallere nasıl düştü onun tarihine bakalım... 

Basında çöküşün miladı Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi suikastıdır... 

Suikast öncesi özellikle Milliyet Gazetesi camiasında “Çok önemli bir sermaye grubunun gazeteyi satın almak istediği, ancak Abdi Bey’in buna direndiği” söylemleri yaygındı.

Yarı meczup bir katilin İpekçi’ye düzenlediği suikast sonrası Milliyet el değiştirdi...

Milliyet çalışanları olarak pek çoğumuz tanık olmadık ama kulaktan kulağa duyuyorduk... 

Abdi İpekçi suikastından ardından gazetenin sahibi Ercüment Karacan üst kademe görevlileri toplamış onlara gazeteyi satma kararını açıklamış mıydı? 

Bunun üzerine Milliyetin ağır toplarından biri “Sen gazeteyi değil bizi satıyorsun...” demiş miydi?

Karacan’ın yanıtı ise “Tehdit altındayım satmak zorundayım” olmuş muydu?

İşte bu nedenle Abdi İpekçi’ye suikastı düzenleyen sonra da elbette konuşmaması için gizlice cezaevinden kaçırılan katili kim ya da kimler kiralamıştı acaba? 

Bunun mutlaka ortaya çıkarılması hem o kara lekenin temizlenmesi hem de ibret olması için gerekir.

Sorun sadece gazetenin satılması değil Abdi İpekçi gibi bir değerin kaybıydı ayrıca... 

Abdi Bey kelimenin tam anlamıyla müstesna bir gazeteci ve müstesna bir insandı. 

Abdi İpekçinin sonsuzluğa göçüyle birlikte “Abdi Bey kriterleri” de basın ilkeleri ve etiği de medyanın gündeminden düştü.

“Abdi İpekçi kişiliği”ni ayrı bir yere koymamak, o saygın insana karşı haksızlık olur. 

Milliyet gazetesinin satışını peş peşe büyük gazetelerin gazetecilikle ilgisi olmayan sermaye gruplarına satışı izledi. 

Basının neredeyse tamamı o gün bugündür gerçek gazeteciler tarafından değil devletle “Ben sana, sen bana” çıkar ilişkisi içinde olan kapitalist düzenin temsilcilerince çıkarılıyor.

Bu da basını gerçek işlevine geri döndürmenin çözümünün gazetecilik dışında para kazanan sermayedar ve yakınlarının basın patronu olmasının yasaklanmasını ve gazeteleri mesleği sadece gazetecilik yapmak olanların çıkardığı o günlere dönmenin zorunluluğunu gösterir.

Ercüment Karacan’ın gazeteyi satma kararını açıkladığında “Sen gazeteyi değil bizi satıyorsun” şeklinde aldığı yanıt aslında bugünlerin “satılmış, satın alınmış” gazetecilerine daha uygun düşmüyor mu? 

Olası iktidar değişikliğinde “rüzgârgülü” olmanın profesyonelleri satılmış kalemler, Havuz Medyası diye anılan oportünist basında yapılacak temizlik harekatı cehaletle savaşın ilk aşaması olacak ve bu bağlamda ana sorunun öteki unsurları daha kolay temizlenecektir.



Bu yazı 1281 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI