Bugun...

Yalman Özgüner
KAOSYA EMİRLİĞİ!!!
Tarih: 15-08-2017 11:02:00 Güncelleme: 15-08-2017 11:02:00


CUMHURİYETİMİZ Recep Tayyip Erdoğan’ın siyaset sahnesine çıktığı andan itibaren eklektik şekilde birbirine eklenerek domino etkisi gösteren karmaşalar, sorulması gereken sorulup da yanıtı alınmayan, sorulması akla pek gelmeyen sorularla dolu kaos bataklığına gömüldükçe gömülüyor.

Siyasal, hukuksal, sosyo/kültürel kurumlar ve emperyalizmin talimatlarıyla yönetilen ekonomik düzen arttık iyice çöküş evresinde…

Tarım, hayvancılık, istihdam kapasitesi çöktü, sanayi dışa bağımlı halde teknoloji üretemez durumda.

Toplum, bu düzenin yarattığı zenginler ve yine statüko lümpenleri dışında, büyük yoksul kitlelerden oluşuyor artık…

Orta sınıf bitip tükendi…
Oysa antik düşünür Platon demokrasisi en güçlü toplumlar “Orta sınıfı güçlü olan toplumlardır” diyordu…


Ülkenin geleceği, yoğun dindarlık gösterilerinin ardına gizlenip, bütün dinlerin dürüstlük, güzel ahlak ile ilgili buyruklarını, öğretilerini sürekli çiğneyen…


Gücünü din sömürüsünden, toplumu cahilleştirme planları sayesinde insanlarımızın sorgulama bilincinin tükenmesinden alan…


Yarım yamalak din eğitimi dışında eğitim almamış olan bir kişinin ağzından çıkacak laflara takılıp kaldı.


Platon’un “ Devlet işleri içten gelen bir sevgi, edep ve kâmil akıl ile yürütülmezse onun sonu çöküş ve yok oluştur” deyişi aynen AKP iktidarının yarattığı kaosu tanımlıyor.


***
BİRAZ gerilere gidip siyasi yaşamı yasaklanan Erdoğan’ın, Baykal’ın desteği ile devletin zirvelerine taşındığı günlere uzanalım…


O günlerde topluma verdiği mesajlar malum…


“Hayatımı Mustafa Kemal dinsizliği ile savaşa adayacağıma Türkiye’yi din ve şeriat devleti haline getireceğime namusum ve şerefim üzerine yemin ederim…”


“Demokrasi tramvaya benzer gittiği yere kadar gider yoluna devam edersin…”


Dünyanın hangi toplumu olursa olsun böyle bir siyasi ifade demokrasi için, uygarlık için, hukuk için, laiklik için tehlike alarmıdır…


Bu, çocuk aklıyla bile algılanabilir…


Peki, yılların politikacısı Deniz Baykal’ın bunu görmemesi mümkün müydü?


Üstelik İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde hakkında bir düzine yolsuzluk dosyası açılmış, din istismarcılığı yaparak halkı cepheleşmeye kışkırtmak suçu ile mahkûm olmuş, Atatürk ve laiklik düşmanı birinin yetkilendirildiğinde neler yapabileceği ortada iken…


Öyleyse soru şu…


Ortada bir şantaj mı var, yoksa çıkar pazarlığı mı?


Baykal’ın hal ve gidişinde değişim olmadığına göre şantaj olasılığı yüksek gibi…


Hele o gün bugündür iktidara yönelik ciddi bir muhaliflik örneği göstermediyse…


Bu sorunun doğru yanıtı Türkiye’nin önünü kapatan karanlığı delecek ışıklardan biri olacaktır kuşkusuz…


****
ŞİMDİ sıra takibi yapıp başa dönelim…


Erdoğan’ı artık iyi tanıyoruz…


Dedesi Pontus Krallığını hortlatmak için mücadele eden Rum çetecilerin bölgede nüfus çoğunluğu sağlamak için Batum civarındaki Rumlara çağrı yaptıkları dönemde yola çıkıp Rize’deki Rum Köyü Potamya’ya yerleşen Bakatalı Teyup adlı kişi…


Sorulmaz mı?


Neden bir Türk köyü değil de Rum köyü?


İnsanın damarlarında hangi ırkın kanını taşıdığını sorgulamak insanî ve etik değil Kuşkusuz…


Hele Kurtuluş Savaşı’nda vatanı korumak için canlarını veren çok sayıda Gayrimüslim insanımız olduğu bilinirken…


Ancak torunu da Türklük ve Türk ulusu adına kabul edilemez laflar ediyor ve “Türk milliyetçiliğini ayaklar altına aldım” diyorsa o kişinin hangi ırktan olursa olsun damarlarındaki kana ihanetin nasıl bulaştığını sormak haktır.


Bakatalı sonra Potamyalı Teyup’u orada bırakalım…


Torunu Refah Partisi Beyoğlu İlçe Başkan iken ABD’nin Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz’in keşfettiği, CIA şeflerinden Graham Fuller ve çevresindeki öteki Musevi asıllı CIA elemanlarının Washington’da yıldızını parlattığı Kasımpaşalı Recep Tayyip Erdoğan’a gelelim…


Gerisi çok konuşuldu yazıldı onları bırakıp başka soru ile devam edelim…


27 Mart 1994 yerel belediyeler seçimleri…


Recep Tayyip Erdoğan en öndeki rakibi İlhan Kesici’yi yüzde üç dolayında oy farkı ile geçerek İstanbul Büyükşehir Başkanı seçiliyor…


Ancak o günlerin gazetelerindeki haberlere göre kalorifer kazanlarından Kesici’ye ait oylar çıkıyor. O oyların sayısı açıklanmadığına göre sonucu ne kadar etkilediği bilinmiyor.


Bilinmeyen bir şey daha var:


Üstü hemen örtülen bu olay nasıl ve kimlerce tezgâhlandı acaba?


Bu sorunun önemi şurada…


O günlerden itibaren son referandum oylamasına kadar bütün seçimlerde karışık şeyler yaşanıyor hep…


Kediler trafolara giriyor, sandıklar kayboluyor, ölülere de oy kullandırıldığı söylentileri yayılıyor, sandıklardan seçmen sayısından daha fazla oy çıkıyor, sayılmaması gereken mühürsüz oy pusulaları durum öyle icap ettiğinden (!) geçerli sayılıyor…


Nasıl oluyor da bu istikrar yıllardır bozulmadan korunuyor acaba?
***
İSTANBUL’un yeni başkanı, koltuğuna oturduğunda güvence veriyordu:


“Eğer zengin olursam bilinsin ki yolsuzluk yapmışımdır…”


Ne var ki kazın ayağı öyle değil…


Onun büyük hedefleri var


Türkiye’nin yeni Başbakanının, Dünya lideri olmaya da  hazırlanması gerek…


Bunu ılımlı İslam ve Neo-Osmanlı telkinleri ile Türkiye’nin ve Türkiye üzerinden Ortadoğu’nun sınırlarını değiştirme kararlılığında olan stratejik ortağımız ABD de istiyor…


Bunun için para lazım…


Fazla zahmet çekilmeden para bulunuyor…


Bulunuyor da, kimi işgüzar savcılar Türkiye’nin gelecekteki Başbakanı hakkında bir düzine yolsuzluk dosyası açıyor, sözgelişi İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişi Candan Eren gibi kimi müfettişler aynı oyunbozanlıkla yolsuzluk raporları hazırlıyorlar.


Neyse, kimi basiretli yargıçlar yolunu bulup mahkûmiyet hallerini gereksiz hale getiriyor, kimi sözgelişi Hüseyin Avni Coş gibi müfettişler temiz kâğıtları çıkarıyorlar…


Sonunda yolsuzluk raporu hazırlayan müfettişler hak ettikleri (!) cezaları alırken, temiz raporları verenler ödüllendirilerek önemli makamlara getiriliyor.


Tüm bu süreçlerin sonunda gerekli para bulunmuş ve Türkiye’nin yeni Başbakanını iktidara taşıyacak olan AKP de kurulmuştur.


“Parayı veren düdüğü çalar” derler ya öyle oluyor.


AKP’nin patronu ve Türkiye’nin yeni Başbakanı Belediye Başkanı iken akçeli işlerde işbirliği yaptığı, yetenekli (!) paydaşlar ile maaile Başkente taşınıyorlar.


Vefalı dostlarının kimisi bakan, kimisi milletvekili, kimisi Yürütme kurumlarının başındadırlar artık…


O gün bugün partide bir iki fire dışında her şey güllük gülistanlık.


Tamam, Türkiye’de parti içi demokrasi zaten pek yok da…


Ancak TBMM’deki 317 AKP’linin tamamı her koşul altında patrona tam anlamıyla kapı kulluğu yapıyorlar…


Acaba “Bu kadar kişiliksiz insan bir araya nasıl toplandı” diye sormak mı gerekiyor, yoksa “hepsi şantaj mağduru mu” ya da “bir bedel mi ödüyorlar acaba” diye düşünmek mi?


Bir soru da şu:


Meydanları “Erdoğan’ı Yüce divana göndermezsem namerdim” diye inleten ve şimdi AKP’nin tamir takımı çantası olan Bay Bahçeli “Namert” kelimesinin anlamını mı unuttu acaba?


Son bir soru:


Çok zamandır bir diploma polemiği tartışlıyor…


Eğer diploması olsaydı çoktan ortaya çıkarırdı.


Demek ki ortada bir diploma sahtekârlığı var ve devletin en yüce makamı yasadışı şekilde işgal ediliyor.


Yürekli hukukçular ortaya çıkıp da bu skandala son vermek gerekliliğini gösterip hatta sahtekârlığı cezalandırabilirler...


O zaman o makamdan çıkan bütün kararlar hükümsüz sayılmayacak mı?


Alın size eşi görülmemiş bir kaos müjdesi daha…


Son sözü eşsiz önderimiz Atatürk’e bırakalım. Sanki AKP ve patronuna uyarı niteliğinde olan şu sözlerini hatırlayalım…


“Fikirlerini, duygularını ve teşebbüslerini gizli tutanlar, gizli vasıtalar uygulamaya girişenler mutlaka utanma ve sıkılmayı gerektiren, akıl ve mantığın haricinde hareket edenler olabilirler. Bu gibi işlere girişenlerin sonu er geç acıdır.”

 



Bu yazı 3163 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI