Bugun...

Yalman Özgüner
NE OLACAK BU BASININ HALİ?
Tarih: 03-07-2019 04:42:00 Güncelleme: 03-07-2019 04:42:00


HER şey açık seçik ortada... 

Türkiye AKP iktidarı döneminde hukuktan, ekonomiye, eğitime, sanata kadar yangın yerine döndü...

Hatırlardadır...

AKP “3Y” formülü ile “yoksulluk”, “yolsuzluk " ile mücadele ve “yasaksız yönetim” vaadiyle iktidar olmuştu. 

Tam tersine, itibar aracına dönüşerek çoğalan yolsuzluklar yeni zenginler yaratırken, yoksulluk veba salgını gibi toplumun büyük kesiminde yaygınlaştı...

Yasakların düşünce özgürlüğüne vurduğu prangalar yüzünden cezaevleri yetmez oldu.

Yalnız bunlar mı?

Siyasete, masumlara kumpas kurmanın, halkı aldatmanın aracı olan “Yalan”lar ve “Yasa” dışılığın bulaşması ile “3Y”oldu “5Y”...

FETÖ’yü devlet yönetimine ortak edip, “Yanıldık” diye işin içinden sıyrılan, FETÖ’nün siyasi ayağının araştırılmasından kaçan iktidar ile emrindeki yargının FETÖ ile mücadele edenleri FETÖ’cü diye suçlaması siyaseten çöküşün boyutlarını göstermiyor mu?

İktidarın patronu 74 vatan evladının katili Osman Öcalan’ın kırmızı bültenle arandığını bilmiyormuş! 

Böyle şey olabilir mi?

Yönetimin tepesinde oturup, devletin bütün yönetim birimlerini kendine bağlayan kişinin bunu bilmemesi olabilir mi?

Olsa bile mazur görülmesine gerekçe bulunabilir mi?

Gerçekten bilmiyorsa iktidar, iktidar olmaktan çıkmış demektir zaten... 

***
UFUKTA, 31 Martta doğan, 23 Haziranda bütün ülkede etkisini hissettiren ve alışılmış ezberlerin bozulacağı umudunu yaratan yeni bir siyaset anlayışı doğdu.

Bu süreç siyasi düşünce ve inanç farklılarını ayrıştırmayarak, Kuvayı Milliye ruhu paydasında birleşen Millet İttifakının doğmasıyla başladı.

Millet İttifakının mimarları başta Kemal Kılıçdaroğlu, Meral Akşener ve kurmayları değişime ruh vererek, Cumhuriyet ve demokrasi tarihimizin saygın figürleri arasında unutulmayacak şekilde yerlerini aldılar.

Ulusun yıllardır özlediği ırk, cinsiyet, din, mezhep ayrılığı yapmadan bütün bireylerini birbirine bağlamayı, yolsuzluklarla, yasa dışılıklarla savaşmayı tebliğ eden Mesih gibi bir Ekrem İmamoğlu, bir Mansur Yavaş ve benzerleri çıktı ortaya... 

Onlar ulusa, ulus onlara inandı, güç verdi... 

Bu değişim, Atatürk Cumhuriyetine, cumhuriyetin temel kuruluş ilkelerine dönüş devriminin ilk adımıdır aslında...

Kimi devrimler doğmadan ölür, kimileri toplumca benimsenmez, reddedilir.

23 Haziran devriminin etkisi, karşı tarafın devletin bütün gücünü kullanarak, yalanlarına, kumpaslarına karşı, barış, kardeşlik çağrıları yapılarak yaratıldığı için, eğer devrimin kahramanları amaçlarından, ilkelerinden sapmazlarsa kalıcı olacaktır.

Bu devrimin onuru Millet İttifakının olduğu kadar bir tarihte eşsiz önderimiz Atatürk için “yolumuzun üstünde ölü bir inek var ilerleyemiyoruz” diyen, emperyalizmin düşmanı Kemalizm için “Türkiye’nin yarınında Kemalizm’e yer yok” diyen gafile...

...ve onu yaratan ABD’deki Musevi lobilerinin projesine... 

“Ben Atatürk Cumhuriyetinin projesiyim” diye karşılık veren Ekrem İmamoğlu’na da aittir aynı zamanda... 

***
Gelelim bu olguların çağrıştırdığı esas konuya...

Artık “Yoksulluk”, “yolsuzluklar” , “yasaklar” , “Yalanlar” ve “Yasa dışılık”la mücadeleyi başlatacak bir süreç başladı. 

Millet İttifakı kanadından seçilmiş Belediye Başkanları bunlarla mücadele ederken karşılacakları en büyük engel, patronları artık ihalelere özel davetler alamayacak olan havuz medyası olacak.

Yalanları, iftiraları durmak bilmiyor zaten...

İktidarın, kurduğu tuzaklara geri besleyicilik yapacaklar...

Türkiye’nin sorunları, basın sadece iktidara hizmet ve bundan nemalanmak anlayışını bırakıp, toplumu bilgilendirme işlevine geri dönmedikçe çözümlenemez.

***

GELİN, bu kaos ortamında “YANGINDA İLK KURTARILACAK”lar listesinin başında gelen medyanın meslek etiğinden yoksunlaşmasının tarihçesine bakalım:

Hürriyet Gazetesinin gerek tirajı, gerek haberciliği ile basının amiral gemisi olduğu yıllar...

Bir de o tarihte Milliyet Gazetesi var...

Tirajı Hürriyet ve Tercüman gazetesinin gerisinde ama aydın çevrenin Cumhuriyet Gazetesiyle birlikte en çok izlediği ve bu alanın kaptanı Abdi İpekçi olan Amiral gemisi... 

On yıl boyunca ekibinin bir parçası olmakla onurlandığım Abdi Bey’in gerek gündem üzerine yaptığı yol gösterici yorumları, gerek habercilik anlayışıyla Türk basınında çok müstesna bir yeri vardı.

70’li yılların sonlarına gelindiğine Milliyetin başta Koç grubunca olmak üzere satın alınmak istendiği, gazetenin sahibi Ercüment Karacan’ın da buna sıcak baktığı, ancak Abdi Bey’in engellediği söylemlerini duymaya başlamıştık.

Nasıl olduysa Abdi Bey 1 Şubat 1979 günü M. Ali Ağca adlı bir yarı sapığın düzenlediği silahlı saldırı sonunda yaşama veda etti.

Daha sonra cezaevinden kaçırılan, kaçırıldıktan bir süre sonra da Papa 2'nci Jean Paul'e de suikast girişiminde bulunan Abdi Beyin katilinin kimin tetikçisi olduğu ve cinayetin ardındaki sırlar hala çözülmüş değil... 

İpekçi cinayeti ve hemen arkasından Milliyet’in işadamı Aydın Doğan’a satılması Türk basınındaki çöküşün miladıdır.

Milliyet’in satılmasının ardından öteki gazeteler de teker teker işadamlarınca ele geçirildi. 

O gün bu gündür bir kaçı dışında gazetelerin sahipleri artık gazetecilikten başka işi olmayanların değil, gazetecilik mesleğiyle ilgisi olmayan, devletten ihale kapmak, ticari faaliyetlerinde imtiyazlar koparmak amacıyla siyasi iktidara yakın olmak için basını araç olarak kullananlarındır... 

Dünyada 2019 itibariyle gazete tirajları yüzde 4,9 büyürken, bizde nüfus artışına karşılık gazetelerin tirajlarının 2013-2017 döneminde 3’te 1 oranında azalmasına paralel olarak son bir yılda gazete okumayanların sayısı yüzde 20 arttı. 

Türkiye’de en çok okunan SÖZCÜ gazetesinin patronunun aileden gazeteci olmasının bir başka anlamı var kuşkusuz.

Geçmişte okurların aynı gün birkaç farklı gazete alıp okuduğunu da hatırlayalım..

İnsanlarımız TV ekranlarından vurdulu, kırdılı diziler, survivor gibi “kim kiminle ne yaptı” gibi saçma sapan magazin programları karşısında zamanlarını harcıyorlar.

Tam da halkı uyutarak yönetmek isteyen iktidarın istediği şey...

Öte yandan AKP iktidarında yedi bini aşkın gazeteci işini kaybetti. 

2019 yılı itibarıyla cezaevlerindeki gazeteci sayısı 150’ye yaklaştı. 

Yedi yılda 468 habere yayın yasağı kondu.

Bu da basının bir başka açmazı...

Kapitalistlerin basının kontrolünü ele geçirmesiyle birlikte düzenin bütün çarpıklıkları sektörü kirletti, mesleğin evrensel ilkeleri eridi...

Bundan basın camiası kadar toplum da yara aldı. 

Eski nesil gazeteciler, hangi kademede olursa olsun kendi kişiliklerinin marka değeri olarak gördükleri çalıştıkları gazetenin “en iyi” olması için meslek onuru için gerekirse aile yaşamlarından bile fedakârlık yaparak gece gündüz demeden ter dökerlerdi. 

Ya şimdi... 

Yeni nesil gazeteciler...

Elbette meslek ilkelerine saygılı çok sayıda onur sahibi olanlar da var. 

Sözlerim onlardan dışarı...

Ne var ki, hele ellerine yetki verilmişse habercilik görevini bırakıp, amiyane deyimle avanta peşinde koşan gazeteciler de var.

Şirketlerle anlaşıp para karşılığında haber yapıp, parayı cebine atan düzenbaz mı istersiniz?

Hediye, gezi davetleri almak için ajans haberlerinin noktasına, virgülüne dokunmadan kendi imzası ile gazeteye koyan onursuz emek hırsızı mı istersiniz?

Ne diyelim? 

Meslek örgütleri, sendikalar uyuya dursunlar...

Bu kirlilik ancak gazetecilikle ilgisi olmayan iş adamları ve yakınlarının gazetelerden ellerini çekmesiyle ve gazeteleri işi sadece gazetecilik olan, mesleki başarıya susayışı dinmeyen Abdi İpekçi ve benzerleri türünden gazeteciler tarafından temizlenebilir. 

***
KEŞKE ülkenin üstündeki bu kabus bitse ve hep birlikte sadece hep yüce önderimiz Atatürk’ten, insanlığa öğrettiklerinden, eşsizliğinden söz ediyor olsak...



Bu yazı 36 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI