Bugun...

Yalman Özgüner
SEHVEN !
Tarih: 04-02-2019 06:06:00 Güncelleme: 04-02-2019 06:06:00


BUGÜN toplumumuzdaki neredeyse önlenemez derecede yükselen kavgalı, çatışmalı ortamı, kitlelerdeki huzursuzlukları ve bütün bunların nasıl önleneceğini düşünmek ister istemez akla şunları getiriyor:

İngiliz filozof Thomas Hobbes insanların doğuştan kötü olduğunu, sosyal çevrenin kişilerin zaaflarını sağalttığını söyler...

Acaba gerçekten öyle mi?

Ya da Fransız düşünür Jean Jacques Rousseau’nun “İnsanlar doğuştan iyi doğar, onları kötü yapan çevredir” tanısı daha mı doğru yoksa?

İnsanlık kültürüne büyük katkıları olan her iki düşünürün bu çıkarımlarının birbirlerini böylesine keskin bir şekilde çürütür gibi görünmesi birisinin doğrusunun ötekisinin yanlışı olarak anlaşılmamalı...

Her iki düşünür de yaşadıkları dönemin fikri değerlerine ve toplumun o anki sosyolojik dokusuna dayalı gözlemleri doğrultusunda bu hükümlere varmışlardı mutlaka... 

Dolayısıyla her iki düşünürün hükümleri de göreceli olarak hem doğrudur, hem de yanlış...

Ancak felsefi düşünceyi bir yana bırakıp, Psikoloji biliminin verilerine bakıldığında başka alternatifi olmayan bir gerçek ortaya çıkar...

O da insanlar doğumlarından itibaren önce genetik yapılarına ve daha sonra içinde bulundukları sosyal çevrenin koşullarına bağlı olarak karakter özelliklerine sahip olurlar. 

Kimilerinin soya bağlı olarak genetik yapılarında, atalarından tevarüs ettikleri megalomani, haset, kindarlık, nankörlük, kıskançlık, sabit fikirlilik, aşırı hırslılık gibi kusurları olabileceği gibi, kimilerinin de tevazu sahibi olmak, başkalarına, yaratılmış olan her şeye saygılı olmak, iyiliksever ve üstün ahlaklı olmak gibi meziyetleri olabilir.

Bütün bu kişilik özellikleri tıpkı bürokrasinin sık sık yanlışlıklarına karşı mazeret olarak sığındığı kavramla “sehven” değil, “spontane”-kendiliğinden- biçimlenir. 

Doğuştan varalon karakter özelliklerinin, ne sonradan başkalarının, içinde yaşadıkları sosyal çevrenin etkisiyle ve ne de eğitimle değiştirilmesi pek mümkün olmaz. 


Ancak kişi kendi karakter yapısındaki negatiflikleri kendisiyle mücadele ederek, kendisini yenileyerek izale edebilir ki bunun örneğine genellikle fazla rastlanmaz. 


“İnsan yedisinde neyse sekseninde de odur” kavramı bu yüzden dillerden pek düşmez ya... 


Karakteristik yapılarında hırslılık, megalomani özelliği taşıyanlar çok zaman bu özelliklerinden güç alan negatif enerjiyi kullanarak çevrelerinde bir hayran kitlesi oluşturur, kendilerininkine uymayan düşünceleri dışlar, aşağılar, yanısıra zaman da zaman da bilgi kirliliğinin müsebbibi olurlar.

Hele arkalarına devletin gücünü almış siyasetçiler, örneklerine bugün sürekli tanık olunduğu gibi farklı düşünceleri yargılayıp, cezalandırırlar. 

Böylesi durumlardan etkilenip kendilerine idol yaratanlar bilinçsizleşir, cehaletin tuzağına düşer, rol modeli olarak aldıkları kişiler için hatırlarımızdan silinmeyen “Tanrının bütün özelliklerini taşıyan önder” gibi ifadeler kullanacak kadar sapkınlaşırlar. 

Rousseau’nun anlayışına göre insanı çevrenin kirletmesi olgusu işte böyle başlar. 

Bugün gelinen son noktaya bakın...

Siyaset ortamında yeşerip, toplum katmanlarına yayılan Atatürk düşmanlığı, nankörlüğü, ulusa, devletin temel kuruluş değerlerine saygısızlık, farklı düşüncelere karşı düşmanlık, kindarlık, kendini herkesten üstün görme megalomanisi, servet yapma hırsıyla her türlü yolsuzluğun mubah görülmesi ve huzursuz, güvenini kaybetmiş büyük kitleler... 

Toplumun bu tür arazlara karşı beden direncini kaybetmesi eşsiz önderimiz Atatürk’ten sonra gelen kimi basiretsiz, zihniyeti bozuk siyasetçilerin toplumu sistematik şekilde cahil bırakmasının yarattığı bir katastrofidir . 

O zaman gelin Atatürk dönemine geri dönelim...

Büyük önderin dehası, yaşamı, yarattığı eserler, ulusa ve insanlığa verdiği mesajlar, ulus sevgisi, yüksek insani duyguları, o günlerin toplumuna aşıladığı güven ve huzur algıları onun genetik yapısının ve neden eşsiz olduğunun göstergesidir. 

Bir de bugünkü toplumun kültürel yapısına, sokaklarda rastladığımız insanların suratlarına baktığımızda huzursuzluk, güvensizlik, birbirlerine düşmanlık derecesine varan yabancılaşma izlerinden başka ne görebiliriz ki..

İngiliz düşünür Bertand Russel “Mutluluğun ögeleri sağlık, yoksulluğa düşmeyecek kadar varlık, yakınlarımızla iyi geçinme ve işte başarı” der. 

Büyük kitlelerin açlık sınırlarının da altında yaşam savaşımı verdiği, çağdaş değerlerden uzaklaşıldığı günümüz Türkiye'sinde bu ögelerin hangisinin tam olarak varlığı söz konusu olabilir ki? 

Bir de Atatürk döneminden günümüze kalan insan fotoğraflarına bakın...

Onca yoksulluğa ve yoksunluğa karşın insanların yüzlerinden huzurun, güvenin, mutluluğun işaretleri, kılık kıyafetlerindeki çağdaşlıktan başka dikkati çeken ne görebilirsiniz? 

Aralarında bir asrı bulan iki ayrı dönem farkını Atatürkçülüğün inançlı kalemşoru Falih Rıfkı Atay ne güzel anlatır:

“En şanslı Türkler Atatürk ölmeden ölen Türklerdir...”

Eğer Rousseau ve Hobbes Cumhuriyet tarihini başlangıcından bu yana yaşayarak yazmaya kalksalardı her ikisi de tezlerine sağlam kanıtlar bulabilirlerdi herhalde...

Peki, bu günlerin karanlığını nasıl aşar da, Atatürk döneminin aydınlığına geri dönebiliriz?

Cehaletle, diplomalı cahiller ve kibirinin tuzağına düşüp “Her şeyi ben bilirim” saplantısıyla kendi kendilerinin bile gelişimine ayak bağı olan yarım aydınlarla savaşa savaşa dönebiliriz... 

Ne demişti eşsiz önderimiz? 

“En büyük savaş cehaletle yapılan savaştır...”



Bu yazı 3565 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI