Bugun...

Yalman Özgüner
TENCERE YUVARLANIR KAPAĞINI BULUR
Tarih: 28-06-2017 11:49:00 Güncelleme: 28-06-2017 11:49:00


ÖNÜMÜZDE beş-on yılı kapsayan zaman dilimine doğru kısa bir yolculuk yapsak…
Bugünün kaotik koşulları nedeniyle gelecekte beş-on yıl içinde, ülkemizde nasıl bir siyaset yapılanması olacağını kolayca kestiremeyiz.
Ancak kesin bir şey var…
Kâhin olmaya gerek yok…
Yenilenen tarihi yazacak olanlar, faşist, gerici rejimlerden, adı diktatöre çıkmış despotlardan söz edecek...
O gelecekte bilim kalpazanlığı yapanlar dışında kalan dürüst gözlemciler, AKP iktidarında modernite anlamında iz bırakacak en ufak bir ilerleme sağlanamadığını, hiçbir evrensel değer yaratılmadığını, tersine cumhuriyetin pek çok kazanımında geriye gidildiğini yazacaklar… 
Özellikle Cumhuriyetin ilk 15 yılında çağdaş bir toplum yaratmak için ne yapıldıysa hepsinin tersinin yapıldığını dillendirecekler.
Hiç kimse ulusun her şeyini borçlu olduğu önderinin “Milletimizin efendisi” dediği köylüye  “Ananı da al git lannn..” denilen günlere nasıl gelindiğini unutmayacak…
AKP iktidarının ulusun başına açtığı belaları sıralamaya gerek yok…
Yazmaktan gına geldi, konuşmaktan dillerde tüy kalmadı…
Üstelik durumdan ders çıkarması gerekenlerin, ortamdan nemalananların, beyinleri din afyonu ile uyuşturulanların hakaretlerine maruz kalınıyor, başa gelmedik bela kalmıyor…
AKP’lilere seslenmek istiyorum:
Tarih 14 Ağustos 2001…
AKP’nin kuruluşunun açıklandığı gün… Genel Başkan Erdoğan Ankara Bilkent Otelinde ilk açıklamasına şöyle başlıyor…
“Değerli dostlar daha başında söyleyeyim partimiz kişilikleri hedef alan çirkin polemiklere dayalı bir siyaset anlayışının şiddetle karşısında olacaktır. Diyaloga, hoşgörüye açık uzlaşmacı ve birleştirici bir dil kullanmayı kendine ilke edinen bir parti olacağız…”
Neredeeen nereye !!!!
O sözlerden “Şiddet” sözcüğü dışında bu güne miras kalan tek bir kavram var mı?
Aklınıza, vicdanınıza danışın ve iyice düşünün…
***
ÜLKEYİ çıkmazlara sürükleyen bu gidişat durdurulamaz mıydı?
Eksik olan ne?
Geçmişte sistemli şekilde cahil bırakılıp, narkozdanmış kitleleri uyandıracak güç nerede?
Muhalefet var, Sivil toplum örgütleri, medya var…
Ana muhalefet CHP; Atatürk ilkeleri temelinden kopmuş, oradan oraya savrulup duruyor…
Ya ötekiler; Alın birini, vurun ötekine…
Sivil toplum örgütlerinin çoğu iktidarın arka bahçesi olmuş, kalanlar da yaşam savaşı veriyor… 
Medya?
Ozan Özdemir Asaf’’ın dizelerini  hatırlıyorsunuzdur;
“Bütün renkler hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler”
Özellikle ve tam medya için söylenmiş sanki…
Medya nasıl çökertildi hatırlayalım…
Bir zamanlar topluma saygısı yüksek basın camiası, meslek ve kişilik onurunu her şeyin üstünde sayan seçkin gazeteciler vardı…
Haberciler bütün gün haber peşinde koşar haberi baskıya yetiştirmek için zamanla yarışır,  ancak haberi yazıp Yazıişleri Müdürleri’ne teslim ettikten sonra saat kaç olursa olsun açlıklarını bir bardak çay ve simitle bastırırlardı.
Daktilo makinesi, çay ve simit haberciliğin sembolüydü o günlerde adeta…
En tepedeki yöneticiden idari birimlerdeki en küçük çalışana kadar herkesin tek bir hedefi vardı:
Gazetenin itibarını yükseltmek ve mümkün olduğunca çok okura ulaşmak…
Kuşkusuz o zamanlarda gazeteciliğin de çürük dişleri vardı…
İktidar yanaşması, devrim düşmanı gerici yayınlar hiç eksik olmazdı.
Ancak hiçbir zaman bugünlerdeki kadar ön plana çıkamamışlardı…
Sözgelişi “Besleme Basın” deyiminin günümüze yadigâr bıraktığı Demokrat Parti İktidarında bir kaçı dışında medya dünyası iktidarın baskıcı yönetimine dik duruşundan hiç ödün vermemişti… 
Sansür nedeniyle bembeyaz çıkan gazeteler, hapise atılan gazeteciler,  özellikle canlı tarih Hüseyin Cahit Yalçın’ın 80 yaşından sonra hapse atılması o günlerin unutulmaz anılarındandır.
***
BASININ çöküşü iş dünyasının gazeteleri birer birer ele geçirmesiyle başladı…
Gazetecilikle ilgisi olmayan sermayedarların amacı ne gazetecilik yapmak, ne de gazetecilikten para kazanmak değil, devletle işlerini kolay yürütmek için basını araç olarak kullanmaktı…
İlk darbe o günlerin en itibarlı gazetelerinin başında gelen Milliyet gazetesine vuruldu.
Yine o günlerde Milliyet’in başında erdemleri yüksek, çok önemli bir meslek duayeni vardı: Abdi İpekçi…
O günleri yaşayanlar hatırlarlar:
Milliyet’in satılması için gazetenin sahibi Ercüment Karacan’a baskılar yapıldığı ancak Abdi Bey’in direndiğine ilişkin kulaktan kulağa fısıltılar yayılırdı…
O değerli insan bir akşam evine giderken M. Ali Ağca adlı meczupun düzenlediği suikast sonucu yaşama veda etti…
İşte o an  “Abdi Bey Gazeteciliği”nin bitip ünlü Babıali’nin de tükenmeye başladığı andı…
Tetikçi belliydi de tetiği kimin çektirdiği hep meçhul(!) kaldı.
 Sonra gazetelerin el değiştirmesi birbirini izlemeye başladı…
Bu arada yeni teknolojiye ayak uydurmak için rotatif baskı tekniğinden daha pahalı olan Ofset baskı sistemine geçme zorunluluğu maliyet artışlarına yol açmıştı ama yeni patronların amacı zaten para kazanmak olmadığı için bu onlar için sorun değildi…
Toplu sözleşme dönemini kapatıp, kadrolarda tensikat yaparak, harcamaları kısarak mali dengeleri           korurdular…
Sabah işine gelip de kapıdan girerken kovulduğu belirtilerek, içeri sokulmayan epeyce asi(!) gazeteci oldu
Emek kalitesi düşünce ciddi gazetecilik bitti, okur profili geriledi…
Gazetelerin bir ikisi dışında neredeyse tamamı siyasi iktidarların borazanı haline geldi.
Namusuyla, onuruyla ulus, vatan sevgisiyle ile gazetecilik yapanlar arasında zindanlara tıkılarak ödüllendirilenler(!) rekor sayılara ulaştı…
***
BASINDA artık çalışanlar arasında da  “Gazetenin itibarını yükseltme amacı” bitmiş yerini  “Görevden ganimet çıkarma” almış, haber takipçiliğinin yerine patron adına “ihale takipçiliği” dönemi başlamıştı…  
Görevden ganimet çıkarma da ne demek?
Örnek vermeden anlatılamaz… 
O günlerde bir gazeteci önemli bir gazetenin ekonomi servisi yöneticiliğine getirilir.
Yetki de onda sorumluluk da…
Hesabına havale çıkaran patronlara sayfalarda yer açılır…
Bir başka örnek…
Tiraj iddiası olmayan mütevazı bir gazete…
Büyük iyi niyet,  büyük emek ve  umutlarla kadro zenginliği sağlanıp güçlendiriliyor…
Gazete itibarını yükseltmek amacıyla tanışmamış bir yönetim iş başında…
Çok zaman geçmiyor, gazete küçüldükçe, küçülüyor…
Bayilerdeki teşhir askılarından tezgâh altlarına düşüyor…
Yönetim değişiyor…
Yeni yetme bir yönetim sorumlusu işbaşında…
Mesleğe yabancı olmayanlar bilir…
Haberleri muhabirler izler…
Yayın yöneticisinin görevi masa başındadır. Yayın politikasından, iş akışının koordinasyonundan           sorumludur.
Dışarı çıkıp muhabirlik yapmak değildir görevi…
Çoğu zaman haber izleyenlere çıkışta armağanlar verilir ya…
Yeni yetme Yazıişleri Müdürü nereden armağan geleceğini, gezi davetleri geleceğini bilmek konusunda         ustalaşmıştır..
Bunların zamanını kollayıp muhabirliğe soyunur…
Hangi habere gidileceğini, hangisine gitmeye değmeyeceğini iyi bilir.  
Haberi izlese de izlemese de ajanslardan gelen haberi aynen noktasına virgülüne dokunmadan kendi imzasını atarak gazeteye koyar…
Yani…
Ganimet toplamak adına emek hırsızlığı yapar…
Yasalara göre suç kabul edilen kitap intihalinden farkı yok…
Oysa imzalı haber,  gazetecinin kendi çabasıyla bulup çıkardığı haberdir.
 Habercinin övüncüdür, motivasyon kaynağıdır…
****
Bu gibiler kirlenen medya ortamının türettiği göze pek çarpmayan önemsiz haşerelerdir aslında…
Medyayı asıl kirletenler dün “ak” dediğine bugün “kara” diyen, dün en ağır ifadelerle saldırdıkları kişilerin karşısında eğilip bükülüp, önlerine bir kemik atılmasını bekleyen gazeteci kimliği taşıyan kemirgenlerdir… 
Eğer medyada kirlenme olmasaydı böyle düzenbazlıklar,  onursuzluklar hiç yaşanmazdı…
 Böyle iktidara, böyle muhalefete;  böyle medya…
Böyle medyaya;, böyle iktidar, böyle muhalefet…



Bu yazı 2208 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI