Bugun...

Yalman Özgüner
TEZ- ANTİTEZ-SENTEZ...
Tarih: 10-06-2019 05:42:00 Güncelleme: 10-06-2019 05:42:00


FALİH Rıfkı Atay’ın sözlerini bir kere daha anımsayalım;

“En şanslı Türkler Atatürk ölmeden ölen Türklerdir...”

Bu günleri yaşayan bizim nasibimize de “En şanssız Türkler olmak” düştü...

Türkiye Cumhuriyetinin tarihini yazanlar bu dönemi ulusumuzun en karanlık dönemi olarak kayda geçireceklerdir...

Tarih yazımı ulusa bugünleri yaşatanları dünyayı kana bulayan diktatörleri nasıl anıyorsa öyle lanetleyecek. 

****

DAHA önce Türkiye Cumhuriyetini yönetenler hiçbir zaman bu günkü gibi ne ulusu, ülke hazinesini soymuşlar, ne de ulusun parasıyla şaşaalı bir yaşam sürdürmüşler ve ne de böylesine yoksulun nafakasıyla savurganlıklar yapmamışlardı.

Türkiye Cumhuriyeti hiç bir dönem böylesine yalanlarla yönetilmedi. 

Devletin kuruluş ilkeleri hiç bu kadar zedelenmemişti. 

Türkiye Cumhuriyetini yönetenler bugünlere gelene kadar farklı düşünenlere hiç böylesine iftiralar atmadılar, insan onuru ile oynamadılar.

Laik Cumhuriyet hiçbir zaman böylesine irticanın pençesine düşmedi.

Devletin varlıkları, ulusun hakkı hiçbir zaman haram yiyicilere böylesine peşkeş çekilmedi.

Türk ulusu hiçbir zaman böylesine bir yoksulluğun tuzağına düşürülmedi. 

Hiçbir zaman böylesine geleceğine güvensizlik duygularına kapılmadı.

Toplum hiçbir zaman bu kadar ötekileştirilip, birbirine düşmanlaştırılmadı.

Toplumun can, mal, namus güvenliği hiçbir zaman böylesine kaybolmadı. 

TSK eşine hiç yaşanmamış bir operasyonla geleneklerinden koparılıp itibarsızlaştırıldı.

Yasalar hiçbir zaman bu kadar çiğnenmemiş, hak hukuk hiç böylesine ayaklar altına alınmamıştı.

Türkiye cumhuriyeti hiçbir dönemde böylesine dış itibar kaybına uymadı.

Tarımsal üretimde kendi kendine yetip, ürettiklerinin fazlasını ihraç eden Türkiye’nin 125 ülkeden saman dâhil 130 tarım ürün satın almak zorunda kalacağı daha önce kimsenin aklından bile geçmezdi. 

Yunanistan'ın Ege adalarına el koymasına boyun eğen Türkiye Cumhuriyeti daha önce hiç toprak kaybına uğramadı.

Hiçbir dönemde ülkenin sosyo/kültürel ve sosyo ekonomik dengelerini allak bullak eden milyonlarca asalak sınır kapıları açılarak buyur edilmemişti.

Gerçi komşu ülkelerden çok sayıda soydaşımız gelmişti ama onlar eğitimli, çalışkan insanlardı ülkenin kalkınmasına omuz verip ulus bireyleri olarak ülkemizin kalkınmasına, ekonomisine, kültürüne katkı vermeyi sürdürüyorlar. 

****
ÜLKEYİ böylesine başkalaştıran ve yeni bir Kurtuluş Savaşı aşamasına getiren çöküş nasıl başladı? 

Her şey Sevr’in tadı damağında kalan emperyalistlerin kurguladıkları Türkiye’yi Atatürk ilkelerinden koparacak projenin gerçekleşmesine hizmet edecek bir taşeron bulup ortaya salıvermeleriyle başladı. 

Bütün özgür dünyayı hedef alan emperyalist projenin röntgeni çekildiğine içinde CIA, Saros Vakfı, ABD’nin Musevi lobilerinin desteği olamadan tek başkanı olan Kennedy suikastının perde arkasındaki isim MOSSAD, Siyonist düşünce örgütleri, FETÖ, Uluslararası terör örgütleri olan tamamı eşgüdümlü olmasa da birbiriyle uyumlu, entegral yapı olduğu görülür.

FETÖ’nün devlet içinde yapılanması gibi, BOP Projesi gibi oluşumların da, ülkemizin yaşadığı musibetlerin kaynağının da, BOP Eş Başkanlığı unvanının da açıkça gösterdiği gibi taşeronun yolu hep bu projeye çıkıyor.

Aslında her şey 1947 yılında ABD’nin Marshall yardımları ile ülkemize girmesiyle başlamıştı. 

Türkiye, “Stratejik ortak” ayrıcalığıyla topraklarına üsler kurarak yerleşen ABD’nin Ortadoğu’da hegemon güç olmak için kurguladığı siyasetin adeta odak noktası oldu. 

ABD’nin Ortadoğu politikasının görünen ve görünmeyen hedefi, bölgenin zengin petrol yatakları, yanısıra bölge ülkelerinin sınırlarını değiştirerek “Büyük İsrail” inşa etmekti. 

İşte bu noktada Türkiye stratejik önem kazandı. 

Türkiye Atatürk ilkelerinden uzaklaşacak, ılımlı İslam siyaseti izleyerek, Osmanlı tarzına dönerek İslam dünyasını ABD’nin stratejisine uygun bir çatı altında toplayacaktı.

Ancak bunun için önce Türkiye’yi hazırlamak gerekiyordu. 

CIA'nın ve ABD strateji merkezlerinin hazırladıkları raporlarda Türkiye’yi hazırlama projesinde "ABD artık ANAP ve DYP gibi partilerle Türkiye'yi kontrol edemez ” deniliyordu

Ancak siyaseten tutunacakları tek dal olan Refah Partisinin ve devamı Fazilet Partisinin benimsedikleri “Milli Görüş” ilkesi önlerinde engeldi. 

Ne var ki, o düşünce “Fazilet Partisi'nin başına yenilikçi kanadın geçmesi, Tayyip Erdoğan'ın Başbakan, Abdullah Gül'ün de Dışişleri Bakanı olması halinde ABD Türkiye'yi kontrol altında tutmaya devam edebilir” şekline dönüştü. 

Türkiye'deki Yahudi Lobisinin önerisiyle Erdoğan'ı keşfeden Amerika'nın Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz 15 Ekim 1996'da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olan Erdoğan'a yaptığı ziyarette “Türkiye için de çok şey yapabilirsiniz” diyerek kendisini başbakanlığa hazırladıklarının sinyalini vermişti

Abramowitz’in sıkça ziyaret ettiği Erdoğan da, Başbakan olması durumunda Amerika'nın her isteğini yerine getireceğine güvence veriyordu.

Yani aranan taşeron bulunmuştu.

Yenilikçiler Fazilet Partisini ele geçiremeyince Erdoğan yine Abramowitz gibi Musevi asıllı Amerikan RAND Corporation düşünce kuruluşunun politik danışmanı ve CIA Şefi Graham E. Fuller’in destekleri ile AKP’yi kurdu. 

Sıkça İsrail Büyükelçisi David Sultan ile de görüşen Erdoğan’ının hiçbir resmi sıfatı olmadığı halde devlet Başkanı gibi karşılandığı ABD seyahatleri başlamıştı artık...

Amerika'da JINSA (Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü) yetkilileriyle görüşmeler yaptı. Musevi lobisinin kuruluşu olan ADSL’den sadece Yahudi asıllı olanlara verilen "Cesaret ve Üstün Hizmet Ödülü" aldı. Bir ödül de AJC -Amerikan Yahudi Komitesinden geldi

Böylece proje adım adım uygulamaya kondu. 

Şimdi biraz soluklanıp bu yaşananları ve Erdoğan’ın 2002 seçimlerinin ertesi günü ABD Savunma Bakan yardımcısı Musevi asıllı Paul Wolfowitz'e bir mektup yazıp seçim sonuçlarından memnun olmayan Genelkurmay ile uzlaşmasına arabuluculuk yapmasını istemesi süreçlerini düşünerek şu soruya yanıt arayalım... 

ABD’deki Musevi lobicileri ile Erdoğan muhabbeti nereden kaynaklanıyor sorusuna... 

Sosyal medyada paylaşıldı;

Gürcistan Devlet Arşivlerinde Erdoğan’ın baba tarafından Rum, anne tarafından Yahudi olduğu kaydı var. 

Dedesinin Gürcistan’dan göçüp Rize’deki Rum köyüne yerleşmesi baba tarafından Rum olduğuna kuşku bırakmıyor.

O zaman Musevi lobicilere “Beni İstanbul’daki Musevi cemaatine sorun” söylemi, Musevi lobilerinin kendisine gösterdiği ilgi ve yalnız Yahudi olanlara verilen Ödül Gürcistan arşivlerini doğrulamaya yeter de artar... 

İnsanlarda etnik kökeni dolayısıyla kusur yaratmak etik dışıdır. 

Ancak kimliğini hem gizli tutuyor ve hem de ekmeğini yediği, suyunu içtiği ülkenin rejimini değiştirecek kadar ülkeye zarar veriyorsa onun etnik kimliği de sorgulanır kişilik yapısı da...

***
ANA konumuza dönelim...

Proje olgunlaşmıştı ancak yine de bir sorun vardı:

Halkı din ve ırk farkı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik suçundan ceza alıp yasalara göre muhtar bile olamayacak Erdoğan’ın siyaset yapmasının yasaklanmasına çözüm bulmak...

Bulundu da...

Hem de muhalefetteki rakibi Deniz Baykal’ın desteğiyle... 

Yasağın kaldırılması için TBMM’ye yasa değişikliği önergesi getirildi. 

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer önergeyi veto etse de ikinci kez aynen önüne konunca yasalar uyarınca onayladı. 

Ardından AKP, Siirt’ten milletvekili çıkarmak amacıyla Ekrem İmamoğlu’nun kazanıp da çeşitli oyunlarla mazbatasının iptal edilişine benzer şekilde Pervari ilçesinde üç sandık kurulunun oluşturulmadığını ve bir sandığın kırıldığını öne sürerek seçimlerin iptali istemiyle YSK’ya başvurdu.

Seçimlerinin iptal edilmesiyle AKP’den Mervan Gül, CHP’den Ekrem Bilek ve ünlü dolandırıcı bağımsız Fadıl Akgündüz’ün milletvekillikleri düşerken Erdoğan’ın meclise girmesi sağlandı. 

Böylece ABD’deki Musevi lobilerinin 1996 yılında uygulamaya koyduğu ve hazırlığı altı yıl süren proje uyarınca laik demokrasi din odaklı rejime dönüştürüldü 

***
PEKİ, bu bataklıktan nasıl çıkacağız?

Savaşlar çıkartıp, kurduğu terör örgütlerine silahlar satarak insan kanından beslenen Rockfeller’in “Atatürk yüzünden planlarımızı yarım asır ertelemek zorunda kaldık” söylemi ile Atatürk’e yaptığı ziyaret sonrasında “Dünyaya bir daha böyle bir insan gelmez” yorumu yapan Pasifik kahramanı General Mc Arthur’un sözlerinin içeriğindeki tez-antitezin sentezini çözümleyerek çıkacağız. 

Hegel Diyalektiğine göre her şey kendi zıddı ile çatışır, bu çatışmadan üstün bir terkip doğar. Sosyal yaşamda tez-antitez çatışması sonucunda doğan sentez toplumun gelişmesini sağlar 

Bu gün artık o sentezi geliştirmek aşamasındayız.

Dünyaya bir daha benzeri gelmez o eşsiz önderimizin çizdiği yolda ilerleyen her yaştan gençlerin varlığı hızla büyüyor. 

İstendiği kadar geciktirmeye çalışsınlar artık bu yoldan dönüş yok...

Bir Ekrem İmamoğlu çıkıp “Ben Atatürk Cumhuriyetinin projesiyim” diyerek yüreklere umut, sevgi, beyinlere ışık saçıyor. 

Atatürkün yolunu izleyen “Aklı hür vicdanı hür” Gencecik bir Berkay çıkıp kilometrelerce peşinden koştuğu İmamoğlu’na “Her şey çok güzel olacak Ekrem abi” diye haykırıyor...

Her şey çok güzel olacak...



Bu yazı 43 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI