Bugun...

Yalman Özgüner
TÜRKİYE'NİN GELECEK ON YILLARI...
Tarih: 01-10-2019 12:11:00 Güncelleme: 01-10-2019 12:11:00


İNSANLIK tarihinde hiçbir devrimin, değişimin zorunluluk olmadıkça doğduğu görülmemiştir. Özellikle köklü reformlar uzun bir süreçte ve doğum sancıları dönemi sonrasında gerçekleşir.

Bu doğrultuda tarihinin en karanlık dönemini yaşayan Türkiye Cumhuriyeti gelecek on yıllarında büyük bir değişim yaşayacak...

Yaşamak zorunda...

Değişimi gerçekleştiremezse emperyalizmin kuklası haline dönüşmüş, sıradan bir Arap şeyhliği görünümünde yaşamaya mahkûm olacak.

Bugün yaşanan süreci doğru anlayabilmek için 1950’lere gidelim...

1929 ekonomik bunalımının henüz sonlanmamış etkilerini, İkinci Dünya Savaşının, iki kutuplu dünyanın yarattığı soğuk savaşın olumsuzluklarını yaşayan Cumhuriyetimiz Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimlerin, -çok partili parlamenter rejime geçmek dışında- devamını getirememesi bir yana, varolan ekonomik potansiyeli de değerlendiremez olmuştu.

Verdiğinden fazlasını götüren Marshall yardımları büyüsü ile giderek ABD’nin nüfuz alanına girmeye başlamışsa da, kendi yağı ile kavrulmaya çalışan bir ülke konumundaydı Türkiye...

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti ABD emperyalizminin dayatmalarıyla sözgelişi üretip yurt dışına satış yapma aşamasına gelmiş tayyare fabrikalarını, Köy Enstitülerini, Halkevlerini kapatarak 1954 yılına kadar mevcut potansiyeli hoyratça harcadı.

Yoksul ülkeleri soyarak, çatışmalar çıkarıp silah satarak dünyanın en zenginlerinden biri olan Rockfeller o günlerle ilgili şunları söyleyecekti daha sonra:

“Türkiye’ye Adnan Menderes zamanında Marshall yardımı ile el attık. Adnan Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki, ödeme günleri geldiğinde bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı...”

Eli fena halde sıkışıp, diktatörlüğe özenen Başbakan Menderes’in çözümü demokrasiyi rafa kaldırmakta ve din ticaretinde araması askeri müdahaleler dönemini başlattı. 

DP dönemiyle Planlı Kalkınma modelini bırakan Türkiye ekonomik götürüsü getirisinden fazla olan montaj sanayiciliği ve dışalıma dayalı büyüme modeline döndü. 

“Ekonomik Önlem paketleri” hiçbir olumlu sonuç alınmadan birbirini izleyip duruyordu.

Ardından gelen kırılma noktalarından biri Turgut Özal dönemi oldu.

“Atatürk yüzünden Projelerimizi yarım asır erteledik” diyen Rockfeller’in şu sözlerle tanımladığı Özal dönemi:

“Turgut Özal tam bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler. Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu. Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı...

Kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya mal oldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için PKK denilen bir örgüt yarattık. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi.”

Özal’ın büyük tutkusu “Restorasyon” adını verdiği Neo-liberal ekonomi politikaları uygulamaktı.

Öte yandan, Batıda tekelci kapitalizmin bunalım dönemlerinde kapitalizmi onarmak ya da globalizasyon adı altında sömürü düzeninin yaygınlaşmasını gerçekleştirmek hedeflendiğinde “Neo-liberalizm” gibi isimlerle yeni düzenlemelere başvurulur. 

İngiliz ekonomist John Maynard Keynes’in gündeme getirdiği Keynesyen ekonomi teorisine göre bunalım tekelci kapitalist düzenin değil, devletin yardımını gerektiren bir planlama ve onarma sorunuydu.

Keynes’e göre böyle hallerde devlet toplam talebi arttırmayı teşvik edecek para ve maliye politikaları uygulamalıydı...

Özellikle 1929 bunalımımın ardından Keynesyen "Müdahaleci Devlet" anlayışının dünyadaki geçerliliği arttı.

Keynesyen ekonomiden etkilenen ABD’li ekonomist John Kenneth Galbraith'e göre de işsizlik ve yoksulluğa karşı üretim artışını sağlamak için devlet yeni iş yerleri yaratmak, ücretleri fiyatları, kredi faizlerini, para piyasalarını ayarlama görevini üstlenmelidir. Çünkü şirketlerin fiyatları sendikaların ücretleri artırması enflasyonist sonuç yaratan fiyat-ücret sarmalına neden olur.

Ekonomi politikalarının serbest piyasa güçlerinin etkin olacağı şekilde yeniden düzenlenmesini hedefleyen ve "24 Ocak Kararları" programın hazırlanmasında önemli rol oynayan Özal döneminde askeri darbelerle Batıda uygulananlara özenti ile Keynesçiliğin ne olduğu bile anlaşılmadan güya Neo-liberal ekonomi sistemine geçildi.

Oysa uluslararası piyasalarla rekabet edecek ne bir sanayi tabanı ne de sanayi burjuvazisi yoktu. İşsizlik, yoksulluk arttı. Uluslararası sermaye zaten montajcılığa dayalı olan sanayi yapısını kolayca yutmaya başladı. 

Hayali ihracat olayları, kamuda özelleştirmeler bu dönemde hızlandı

Oysa erken Cumhuriyet döneminde Kemalizm’in devlet öncülüğünde geliştirilen karma ekonomi modeliyle sanayi altyapısı ve sanayi burjuvazisi filizlenmeye başlamıştı.

Günümüzdeki dev holdinglerin en önemli bölümünün temeli işte o günlerde atılmıştı. 

Gerek Keynes’in, gerek Galbraith’in teorileri ve neo-liberal politikalar zengin sömürgeci ülkelerin potansiyelleri, koşulları baz alınarak tasarlanan projelerdir. Bunların azgelişmiş ülkelerde uygulanmaya kalkışılması o ülkelerin altından kalkamayacakları sorunlara neden olur. 

80’li yılların kronikleşen sorunlarının özü işte budur. 

90’lar ekonomide bütçe açıkları, iç ve dış borçlar, işsizlik, yoksulluk, dışı ticari dengesizliği, enflasyonist baskılar, bazı bankalarının içlerinin boşaltılması gibi sorunların yaşandığı yıllardı.

28 Mayıs 1999 tarihinde Demokratik Sol Parti Genel Başkanı Bülent Ecevit'in başkanlığında kurulan 57.ci koalisyon hükumeti 80’li yıllardan itibaren başlayan bu sorunları kucağında buldu. 

Üstelik koalisyon hükumeti döneminde ekonomiye büyük yük olan Cumhuriyet tarihinin en büyük depremleri, su baskınları yaşanırken Güneydoğu Asya’da başlayan ekonomik bunalımın etkileri de büyük ticaret ve turizm partneri Rusya kanalıyla ülkemize de bulaştı. 

Ecevit hükumeti iş başına geldiğinde önce içi boşalan bankaları temizleyerek, IMF ile anlaşarak en azından ekonomiye rahat bir nefes aldırdı. 

Terör olayları büyük ölçüde geriledi...

AKP iktidarının Özal döneminin bohçasını açmasıyla yeni bir dönem başladı. 

DP iktidarının 1950’den 54’e kadar kendine kalan mirası eritip bitirmesi gibi, AKP iktidarı da 2001’den 2004’e kadar Koalisyon hükümetinin bıraktığı mirası kullanarak başarılı bir ekonomi yönetimi izlenimi bıraktı.

2004’den itibaren takke düştü, kel göründü.

Ekonomi çöktü. 

Sanayi çöktü.

Tarım dışarıdan saman almak zorunda kalacak kadar dip yaptı.

Enflasyon, işsizlik tırmandıkça tırmandı.

Yolsuzluk, rüşvet itibar aracı ve devlet politikası haline geldi.

Fakir fukaranın nafakasından kesilen vergilerle servet sahipleri yaratıldı. 

Devlet yönetiminde bilgi ve liyakat tercihinin yerini eş-dost nepotizmi aldı.

Eşe dosta talan ettirilircesine özelleştirilen şirketlerde üretim, istihdam düşerken ekonomi küçüldü.

Bankalar ve sigorta şirketleri gibi mali kurumlar büyük ölçüde yabancıların eline geçti.

Dört milyon Suriyeli asalak ulusun başına bela edildi.

Demokrasi rafa kalktı.

Atatürk ve ulus düşmanlığı kışkırtıldı.

İrtica yuvası cemaatler temel kuruluş ilkeleri tahrip edilen devlet yapılanmasına ortak yapılıp, irtica tırmandırıldı.

Her seçim döneminde sandık hileleri gelenekselleşti.

Dindar ve kindar genç yetiştireceğiz diye dağ tepe İmam Hatip okulları ile doldurularak eğitim sistemi çağ dışılaştırıldı. 

Bilim yerini hurafeciliğe terketti.

TSK’nin geleneksel yapısı bozularak güç kaybına uğratıldı.

Terör giderek azgınlaştı.

Uzak, yakın bütün ülkelerle dostluklar bozuldu.

Ülke Suriye bataklığına sürüklendi.

Egedeki 18 Türk adasına Yunanistan'ın ele koyması iktidarın umurunda bile olmadı.

Durduk yerde bir başörtüsü sorunu icat edildi. 

Maşizm (Maçoluk), kadın cinayetleri, çocuk tecavüzleri aklın almayacağı kadar çoğaldı.

En acısı da bütün bunların baş failini ilahlaştıran akıl, mantık, vicdan ve etiklik duyguları körelmiş büyük bir kitlenin türemesi... 

Siyaset diline “Sayın” kavramını sokan bir başbakanın halefi şehitlere “kelle” şehitlerin katiline “Sayın” diyen biri olmuşsa başka ne beklenir?

Akıl ötesi âlem asla kalıcı olamaz...

İnsanlar yanlışlar olmasa doğruları anlayamaz. 

İngiliz düşünür John Locke insanların gelişimlerini yaşadıkları deneyimlerden sağladıkları birikimleri sayesinde en iyi şekilde gerçekleştirdiklerini söyler. 

Türk toplumu son yıllarda çok acı deneyimler yaşadı ve şimdi artık birikimlerden yararlanma zamanı...

Her şey Tayyibizm’in aklının, mantığının tükendiğini, Atatürk ilkelerinin Kemalizm’in ışıklarının parlamaya başladığını ve her şeyin çok güzel olacağı günlerin zaten başladığını gösteriyor artık...



Bu yazı 33 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI