Bugun...
Sahneye Adanmış Bir Ömür:
Tarih: 06-06-2022 08:19:00 + -



Sahneye Adanmış Bir Ömür:

Metin Akpınar Türk tiyatrosunun ve sinemasının devleşmiş isimlerinden; klişeleşmiş tabirle yaşayan bir efsane(.) Onu sahnede izlememiş olanlar, yaşları gereği elbette, bir hayli çoktur belki ama oyunlarının YouTube’daki görüntülerini, ekranlarda sık sık dönen filmlerini defalarca izlemeyen pek azdır muhakkak. Bugünlerde hayatının 81. baharını süren ünlü sanatçı ile Zeynep Miraç’ın Nişantaşındakli ofisinde bir araya geldik ve her anı dolu dolu yaşanmış ömründen pasajları birlikte şöyle bir elden geçirdik. Konuştuğumuz konuların önemli bir kısmı biyografide olduğu için, oraları biraz özet geçtik haliyle(.)

- Sizin çok sevilen “Yasaklar” oyununuz 80’li yılları anlatıyordu ama bugün için de çok geçerli bir mizah var orada. Bugün de sürekli yasaklarla karşı karşıyayız(.) İki dönemi karşılaştırsanız, yani 80‘lerle şimdiki zamanı, ne dersiniz?

O zaman yasak yoktu(.) Yani adeta... Biz çok gaddar eleştiri yaptık, siyasilere de sermayeye de(.) Sağlık sorunlarıyla da uğraştık(.) Düşene vurmazdık yalnız. Üç buçuk ihtilal gördüm ben. Hepsinde oynadık. Hiç yasak olmadı(.) 12 Mart döneminde yalnız Genco’yu kapattılar, benim de o zaman 3. Şube’den bir arkadaşım vardı, benim polisle, mafyayla aram iyidir, “Size geliyorlar” diye aradı beni. Öyle deyince biz hemen tatile çıktık, kapıya da ‘Tatil‘ yazdık, kapattık tiyatroyu. O yüzden bizim tiyatromuz hiç kapatılmadı.

- Hayatınızı anlatan kitap okurla buluştu. Bu biyografiye ne kadar dahil oldunuz? Bir belgesel var öncesinde...

Evet, benim zaten ahir ömrümde üç tane projem vardı, biri belgeseldi, biri kitaptı, biri de kısmet olursa Devekuşu Kabare Müzesi. Ben ne kadar kitaba dahil oldum dersen, aşağı yukarı 80 sene, 5 ay, 3-4 gündür dahilim kitaba. Çünkü 2 Kasım 1941’de ben kitabı yazmaya başlamışım. Müelliflerin önsözü var önce(.) Zeynep de sağolsun sevgisiyle, özeniyle onun içinden güzel bir özet çıkardı.    

- Bu arada kitapta Cumhuriyet gazetesinden çok fazla alıntı var(.)

Ben iyi bir Cumhuriyet okuyucusuyumdur. Yani herhalde 70-75 sene oldu. Babam Tercüman alırdı, ben Cumhuriyet alırdım. 

"EŞİTLİK DİYE BİR ŞEY YOKMUŞ"

- Şunu sorayım, demokrasi bizim için çok mu hayal?

Evet. Demokrasiyi bize ilk eşitlik diye öğrettiler. Öyle olmadığını anladık, eşitlik diye bir şey yokmuş. İnsanlar eşit değiller ama azınlığın haklarının gözetildiği sistem demokrasidir, dediler. O da olmadı. Sonra çoğunluğun karşısında azınlığın haklarının gözetildiği kurum ve kuralların olduğu bir tarif yaptılar(.) O da olmadı. Şimdi son vardığımız tarif esasında, patolojisi yoksa insan kitlesinin, özgür iradeleriyle geleceğini tayin ettikleri rejimin adı demokrasidir. Burada o ‘Patolojisi yoksa’ bir, bir de baskı unsuru, mahalle baskısı, din baskısı gibi şeyler yoksa, özgür iradeyle geleceğini tayin edebiliyorsa onun adı demokrasidir. Bir de demokrasi birbiriyle aynı düşünen insanların vardığı bir sonuç değildir. Tam tersi, birbirinin zıddı düşünen, aykırı düşünen ama şiddet unsuru olmaksızın birlikte yaşamayı beceren bir toplumun adıdır demokrasi. Bugün buraya varmak benim gürüşüme göre pek olası değil. Cici demokrasiye razıyız. Yani parlemento olsun, milletin egemenlik hakkı oraya, o bağlamda yansısın... 

- Peki gelecek sene seçim var mesela, bununla ilgili bir ümidiniz var mı?

Muhalefet çok büyük hata yapmazsa, siyasi tarihe baktığımızda ekonomik sıkıntılar iktidarlar için çok hoş değildir. Ama son zamanlarda altılı masanın yetersiz kaldığını görüyorum, çok güzel toplandılar, yuvarlak masa, herkes eşit falan, sadece işte güçlendirilmiş parlamenter sistemde birliktelik olduğu anlaşıldı. Ama dış politikayı ne yapacaksınız, ekonomiyi nasıl düzelteceksiniz, tarımı nasıl canlandıracaksınız... Sihirli çubukla dokunmuş gibi düzelmez ki bunlar. Çok ciddi plan program yapılması lazım. Yani Mustafa Kemal, 29 Sanayi Buhranı’nı nasıl atlattı, ona bir bakın bakalım. Askerliğinden sonraki dönemde 16 yıla neleri sığdırmış ona bir bakın. 16 senede iki tane iktisat kongresi, sürekli kalkınma hızı, iki tane denk bütçe, iktisadi teşekküllerin kurulması, şeker fabrikalarının kurulması, bankaların kurulması, müthiş bir şey(.) 1923‘ten 16 sene alın, şimdi de bugünden 16 sene alın, karşılaştırın bakalım  ne çıkıyor? İşte altılı masa bunu alıp, bu uygulamayı vazederse, çok çabuk olmaz ama düzelebilir. Öyle bir ümit her zaman var. Ama sayın Cumhurbaşkanı da iyi bir pragmatist, iyi bir zamanlamacı kendine göre duruma göre kendinden ödün verebiliyor, çabuk değişebiliiyor, dönebiliyor(.) Burada da seçime giderken eğer yapılan araştırmalarda seçilemeyeceğini görürse seçime gitmez diye düşünüyorum. 

- Tamamen iptal mi eder diyorsunuz?

Tamamen iptal etme hakkı yok ama altı ay erteleme hakkı var Cumhurbaşkanı olarak ama ondan sonra da meclisin bu altı ayları uzatma hakkı var. Meclis’te de çoğunluğu olduğu için isterse bunu yapabilir. Çünkü bu yüksek enflasyonun dönüşü pek kolay değil. Üretmezsen pahalılık kaçınılmaz, bolluk olacak, talep karşılanacak, artısı olacak ki rekabetle fiyat düşecek. En basit iktisat kuralı. Ama siyasi otorite kendi ideolojisini yerleştirmek için tarımı harcadı, sanayiyi harcadı, gelişimi harcadı(.) O yüzden bu hale geldik. Yazıktır ya...

"ATATÜRK EGEMENLİĞİ MİLLETE VERMİŞTİR"

- Atatürk’ün demokrasi vurgusu da sizin söylediğiniz gibi(.)

Tarihçi Zafer Toprak hocamız bir araştırma yapmış, Çankaya Kütüphanesi’ne girmiş ve Atatürk’ün hangi kitapları okuduğuna bakmış. Kendisinin deyişiyle adeta bir arkeolojik araştırma yapmış. Orada Jean Jacques Rousseau’nun “İçtimai Mukavele” kitabında ‘Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, bir şahsa, bir aileye, bir gruba devredilemez” dediği yerin yanına Mustafa Kemal el yazısıyla “Burası çok önemli” yazmış. Ve Amasya Tamimi’nin de ilk maddesinde de bu vardır. Atatürk millete vermiştir egemenlik hakkını. Ondan üçer aylık yetki alarak götürdü(.) 1919’a kadar ciddi bir askerdir. Müthiş bir komutan Atatürk, Napolyon hayranı biraz, onu çok seviyor. Ama işte Waterloo’yu da biliyor, Uhud Savaşı’nı da biliyor, harp sanatına hâkim... Ama Atatürk değil bu, Atatürk’ün bir kısmı. Atatürk ondan sonra ciddi bir devlet adamı. Ondan sonraki dönemde de devrimlerde oluşturmak istediği toplumlara mal etmek için geçen hayatı var. 57 seneye tüm bunları sığdırmak müthiş bir şey. 

"BEYNİ HEP TAZEYDİ"

- 10 yıl daha yaşasa neler yapardı kimbilir(?)   

Hep onu söylüyoruz ama hastalandı(.) 11 defa sıtma oldu bir kere. Bırakın sıtmayı, onun tedavisinde kullanılan kininin zararını düşünün... Hani alkolden siroz oldu derler ya, kininden olabilir aslında. İkisi ciddi, dört defa kalp krizi geçirdi. Kendini çok yordu, çok yıprattı ama beyni müthiş tazeydi, hiç bitmedi(.) Hatta ölüm döşeğinde bile kime selamün aleyküm dedi bilmiyoruz, Azrail mi geldi, Cebrail mi geldi?.

"TIBBA ÖZEL İLGİM VAR"

- Siz tıbba da çok meraklısınız değil mi?

Evet, tıbba özel ilgim var, çok okudum, çok çalıştım. Bir de ailede çok hastam vardı benim, çok şehit verdim. Hastalıklarının hepsiyle ilgili alimi oldum. Doktor arkadaşım da çoktur... Ama gençliğimden beri insan beynine takıntılıyımdır. Giderek de daha iyi şeyler öğreniyorum çünkü artık beyne girmeye başladık, görüntüleme yapmaya başladık, hangi duygu karşısında neresi aktive oluyor, biliyoruz. Bizim oyuncu olarak seyirciyi neden etkilediğimizi bile anlamış bulunuyorum. Hani aura dediğimiz birşey var ya, o esasında beynin beta dalgalarıyla yaptığı yayındır. O hertz sizi mimik olarak da beden dili olarak da o yayını yaparsanız karşınızda sizi izleyenin aynı merkezleri aktive olur. O rezonansın uyuşmasıyla bir benzeşme olur, özdeşleşme olur, hem de güzel şeyleri beraber büyütürsünüz, o sizi sever, alkışlar. 

- Oyunculuk meselesine bilimsel bir yaklaşım bu.

Ben buna yeni vardım. Son okuduğum birkaç kitaptan bunu çıkarınca, demek ki buymuş dedim. Demek ki “aurası var” lafı doğruymuş. Bir de komik-i şehir vardır, yani İsmail Dümbüllü parmağını oynatsa gülerdik.

 




Bu haber 55 defa okunmuştur.

Etiketler :

YORUMLAR



İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER RÖPORTAJ HABERLERİ