Bugun...

Cahit ÇATALOĞLU
BUGÜN MENDERES'İN ÖLÜM YILDÖNÜMÜ
Tarih: 17-09-2022 11:57:00 Güncelleme: 17-09-2022 11:57:00



Bundan tam 61 yıl önce bugün (17 Eylül 1961) Türkiye Cumhuriyeti'nin 9'ncu sabık Başbakanı Adnan Menderes İmralı Adası'nda cellat Hasan Aysan (Üsküdarlı Kara Hasan) tarafından asıldı.
Tek adam Menderes'in renkli yaşamı 62 yaşında darağacında sonlandı.
İnfaz 6 dakika içinde tamamlandı.
Menderes'in vücudu ipte hareketsiz kaldığında saatler 13.21'i gösteriyordu.
Açık adı Ali Adnan Ertekin Menderes olan ve annesi ile babasını çok ufak yaşında kaybettiği için onları hatırlamayan Menderes, Aydın'da dededen ve babadan miras kalan araziyle 9 yaşında, Türkiye'nin en genç çiftlik ağası ünvanını almıştı.
Adnan Menderes Kurtuluş Savaşı'nda gösterdiği başarısından ötürü İstiklal Madalyası'na da layık görülmüştü.
Ancak bu özelliği kamuoyuna pek yansımamış, 27 Mayıs ihtilalinden sonra da özellikle yansıtılmak istenmemiştir.
Menderes'in özel yaşamına geçelim.
****************************
Bir gün adamın biri sizi karşınıza çektirip "Karını seviyorum, onunla birlikteyim. Seni aramızda görmek istemiyorum. Karından derhal boşanacaksın" derse tepkiniz ne olabilir?..
Bu, yerli bir dramada film repliği değildir.
Yaşanmış gerçek bir hikayedir.
Olayın baş kahramanı, gözü dönmüş kart zampara erkek, dönemin kudretli T.C. Başbakanı Adnan Menderes'tir.
Yeryüzünde çok az evli erkeğin başına gelebilecek nitelikteki bu olayda açık tehdit alan sanatçı koca donar kalır.
Çaresizdir.
Şaşkındır, ağzından tek bir kelime çıkamaz, güçlükle yutkunur.
Karısıyla birlikte olduğunu, onu sevdiğini ve aralarından çekilmesi gerektiğini yüzüne tokat gibi haykıran kişi muktedir bir tek adamdır.
Direktifi havada kalmayacak, sevilen, sayılan, korkulan ve dediğini yaptıran bir Başbakan'dır.
************
Genç bir avukat olan 1899 doğumlu Adnan Menderes, İzmir'in saygın ailelerinden Evliyazadelerin eğitimli, güzel kızları Fatma Berin hanımefendiyle 1929 yılında evlenir.
Adnan bey 30, Berin hanım 24 yaşındadır.
1905 doğumlu Berin hanım zarif, bakımlı, güzel bir kadın olmasının yanısıra evinde hamarat, şefkatli bir annedir.
Biri bebek sayılabilecek (Aydın) diğerleri Yüksel ve Mutlu Menderes isimlerinde sağlıklı 3 erkek çocuk annesidir.
Adnan Bey 2 yıl sonra 1931 yılında CHP Milletvekili olarak parlamentoya girer ve peşpeşe 4 ayrı seçimde Aydın Milletvekili olarak seçilir.
1945 yılında toprak reformu konusundaki aykırı çıkışları ve İsmet İnönü'yle ters düşmeleri sonucu CHP'den ihraç edilir.
Onu siyasete sokan kişi ise ulu önder Atatürk'tür.
Atatürk, bir toplantıda izlediği bu genç hukukçuyu beğenir ve etrafındakilere "Bu çocuğa sahip çıkın. Önemli vazifelere gelebilir.." demiştir ve dedikleri de kısa yaşamının her evresinde görüldüğü gibi aynen gerçekleşmiştir..
Atatürk eşi Latife hanım ile Berin Menderes ayrıca yakın akrabadır..
Adnan Menderes bir süre sonra kendisi gibi CHP'ye küskün Celal Bayar, Fuad Köprülü, Refik Koraltan ve Fatin Rüştü Zorlu ile Ocak 1946'da Demokrat Parti'yi kurar.
Türkiye'nin çok partili ilk seçimi olan 1950 yılında seçmenden yüzde 52.7 oy almalarına rağmen seçim sisteminin bir lütfu olarak ezici çoğunlukla, 420 milletvekiliyle Meclis'e girerler.
Türkiye artık -izleri bugün de çok net görülen ve yaşanan- yeni bir döneme adım atmıştır.
**************************
Türkiye'nin sevk ve idaresi hızla değişmekte, kamu yönetimini hızla DP yandaşları doldurmaktadır.
Aynı yıl, yani 1950'nin Sonbaharı'nda Ziraat Bankası Genel Müdürü Mithat Dülge Ankara'da görkemli bir resepsiyon verir.
Onur konuğu olarak Başvekil Menderes'te kalabalık salonu şereflendirmiştir.
Bakanlarıyla ayaküstü laflarken gözleri biraz ilerdeki genç bir kadına zumlanır.
Ürkek bir ceylan görünümlü bu afet, Adnan beyimizin kalp ritmini bir anda adeta tarumar eder.
Kimdir bu eşsiz peri kızı?..
Yanındaki DP Sakarya Milletvekili Rıfat Kadızade'ye sorar. Rıfat bey, daveti veren Mithat beyin yeğeni, henüz tanınmayan genç opera sanatçısı Ayhan Aydan olduğunu söyleyince, Adnan bey yavaş ama emin adımlarla cazibeli, güzel kadına doğru yönelir.
Adnan bey o akşam Ayhan hanımla sohbeti koyulaştırır ve protokol kurallarını bir yana bırakarak yanına kimseyi yanaştırmaz, birlikte bahçeye çıkıp içkilerini yudumlarlar.
Romantik bir birlikteliğin ve drama senaryolarına konu olacak görülmemiş aşkın ilk adımı ve sağlam temelleri atılmıştı artık.
Menderes henüz bilmiyordur ama Ayhan hanım evlidir, üstelik o günlerde 6 yaşında bir de oğlu vardır.
Sıhhıye semtinde Sağlık Bakanlığı'nın hemen yanındaki sokakta, bir apartmanın giriş katında kiracı olarak oturmaktadır.
Ve ertesi gününe bambaşka bir Ayhan Aydan olarak başlar..
**********************
Sabah kapısının zili bir defa kısa çalar.
Karşısında siyah takım elbiseli, gravatlı, asker gibi hazırolda saygılı duran bir kişi, önüne bakarak, Başvekilin selam ve hürmetleriyle, naçizane hediyesini getirdiğini söyler.
Hediye dediği nesne, kapıda duran son model bir Amerikan otomobildir.
1950 yılında Ankara kaşık kadar bir yerdir.
Bir ucundan diğer ucuna neredeyse yarım saatte yürümen mümkün. Ulus, Sıhhıye ve Kızılay.. neredeyse hepsi bu.
Nüfus desen sahil köyü kadar. Birbirini tanımayan yok.
Özel aracı olan insan sayısı ise parmakla sayılacak kadar az.
Buzdolabının bile henüz evlere girmediği 1950 yılından söz ediyoruz.
Bugün bir çılgın aşığın sevgilisine jet uçak hediye ettiğini düşünün. Olay aynen bu.
Bu beklenmedik yıldırım aşk çok kısa sürede Ankara'da duyulurken Başvekilimiz de aslında çocuklu, evli bir kadına aşık olduğunu öğrenmiştir artık.
Ancak gönül ferman dinlemez.
Sevda şerbetini içmiştir artık.
Adnan bey 51 yaşında, 21 yıllık evlidir.
Bu ilişki onu bir anda sanki 30 yaşına döndürmüştür.
Ayhan hanımla her gün görüşmeye, telefonda uzun uzun konuşmaya başlar.
Dahası, bazı önemli resmi görüşmeleri ve randevuları bile iptal edip makam aracıyla sevgilisine gidip saatlerce evinde kalmaktadır.
Devlet adamlığı ciddiyetiyle bağdaşmayan bu davranışları Başbakan'ın yakın çevresi de onaylamamaktadır ancak hiç kimse ona dur deme cesaretini gösterememektedir.
Sadece Ayhan hanımın annesi kızını kenara çekerek bu ümitsiz aşktan hemen kopmasını, yoksa herkes için katlanılması çok zor sonuçlar doğuracağını söyler.
Tipik bir ana hissiyatıdır işte bu..
Kimselerin göremediğini, bilemediğini ve hissedemediğini görebilen bir annenin hissiyatıdır.
Öyle bir terazidir ki, gerçekleri her zaman miligramla tartar. Asla şaşmaz.
Ve tarihin akışında yine anne haklı çıkacaktır..
*************************
Ayhan hanımın kocası evden tamamen uzaklaşır, oğlu Londra'ya gönderilir ve 14 yaşındayken trafik kazasında ölür.
Ayhan hanım 1952 ve 1953 yıllarında Menderes'ten hamile kalır ancak her ikisinde de düşük yapar.
1954 yılında tekrar hamile kalır ve 18 Haziran 1955 günü öğleden sonra evinde arkadaşlarıyla neşe içinde bezik oynarken aniden sancılanmaya başlar.
8 aylık hamiledir ve hazırlıksız olduğu için ani gelişme karşısında paniğe kapılır.
Ayhan hanım hemen Adnan beyi arar ama ulaşamaz, arkasından doğumu gerçekleştirecek olan (Daha sonraları İstanbul Belediye Başkanı olan) jinekolog Dr. Fahrettin Atabey'i arar, ona da ulaşamaz.
Acil müdahale kaçınılmazdır.
Yakın bir hastane aranır, doğum uzmanı genç bir hekim, Dr. Alaattin Orhan gelir, evdekilerin de yardımıyla doğum başlar.
Bebek ters gelir, müdahale sırasında bebeğin kolu kırılır, bu da yetmezmiş gibi vücuduna ve boynuna kordonlar dolanır.
Steril ortamda kuvöze konması gereken bebek, evde bu olumsuz koşullarda ancak 8 saat yaşayabilir.
Ertesi sabah Dr. Fahri Atabey Menderes'in Cadillac makam aracıyla eve gelir, Menderes'in şoförü Hayri minik cenazeyi paket gibi sararak otomobilin bagajına yerleştirir ve iki adam doğruca Cebeci Asri Mezarlığı'na giderler.
Cansız minik bedenin mezar kaydı adeta ebedi uyku noktasının koordinatları gibidir..
Çok kısa yaşamın çok kısa adresidir: "560 Ada- 688 parsel".
Ancak kayıtlara bir not düşülür: "Meccanen"
Bu kelime defin işleminin gariban tayfasına uygulanan, bedava yapıldığını ifade eder.
Bir diğer deyişle naaşın "Kimsesiz" olduğuna işaret eder.
Dünyanın çelişkilerle, garipliklerle ve inanılmaz trajedilerle dolu olduğunun bir belgesidir bu basit ayrıntı.
Babanız Başbakan, anneniz çok ünlü bir sanatçı ama siz sadece 8 saat yaşayabildiğiniz şu kahpe dünyada önemsiz bir "Kimsesiz gariban" sınızdır..
Defin kayıt defterine naaşın kendi adıyla baba adı yazılır ama bazen de nadiren ana adını yazılması gerekebilir.
Halk arasında baba adı olmayanlara yakıştırılan sıfat "Piç"tir.
Defin kayıtlarına bu minik garip "Ayhan Aydan oğlu Ahmet" adıyla yazılır.
Bir prens gibi yetiştirilmesi planlanırken piç ünvanıyla ve gariban muamelesiyle ebedi aleme gönderilen bir talihsiz melek..
Bebeğe anne veya babası tarafından henüz isim konulmamıştır.
Bu talihsiz bebeğin resmi kayıtlara işlenmesi gereken ismini işlemi yapan memur "Ahmet" olarak koyar.
Formalite tamamlanmıştır
Ölüm nedeni kalp ve solunum yetmezliğidir.
Ancak vicdan sahibi herkesi derinden sarsacak başka ayrıntılarda vardır.
Duygu patlaması yaptıracak bir görüntüdür..
Bebeğin doğum tarihi, ölüm tarihi ve defin tarihi aynıdır:
Yani 19 Haziran 1955
Dünyada acaba kaç insanoğlu hayatındaki bu 3 önemli olayı aynı tarihte yaşayabilir ki?..
Gel de duygulanma.
Talihsiz bebeğin acı senaryosu daha sonraları da sürer gider.
Kimsesiz kayıtlı mezarının üstüne 1970'de bir başka kimsesiz daha yatırılır.
Daha sonra bu mezar 1984 yılında bir başka kişi adına tesçillenir.
Hepsinin mekanı cennet olsun.
**********************
Bu olay Yassıada duruşmalarının ünlü "Bebek Davası" olarak anılarda yerini korumaktadır.
Amaç Adnan Menderes'i halk safında aşağılamak, sevenleri gözünde itibarını sıfırlamaktır.
Hatta Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel bu davanın özel hayatı ilgilendirmesi nedeniyle "Gizli" oturumda sürmesini istedi ancak ateşli komiteci subaylara sözünü geçiremedi.
Bu davada sanık olan Adnan Menderes, kendisine yöneltilen kasıtlı ve anlamsız suçlamalara rağmen yine de suçsuz görülüp, beraat etti.
Duruşmada tanık olarak dinlenen anne Ayhan Aydan, sanık sandalyesindeki sevdiği adama bakmadan, kalabalık mahkeme heyetinin karşısında dimdik durarak Menderes'i çok sevdiğini, ondan çocuk sahibi olmayı çok arzu ettiğini, bunun zor da olsa gerçekleştiğini ancak kaderin önüne asla geçilemeyeceğini, yaralı ama çok gururlu bir kadın olarak mertçe dile getirdi.
Bu korkusuz ve yürekten gelen dürüst ifadenin hem mahkeme heyetini, hem görevlileri ve hem de tribünlerdeki dinleyicileri çok derinden etkilediğini, salonda duygusal esinti yaşandığını, çok kişinin gözlerinin yaşardığını anımsarız.
Zaten o günlerin gazete haberleri ile yorumlardan da kamuoyunda "Keşke yaşanmasaymış. Ne talihsizlikmiş bu böyle.." havasının estiği hatırlardadır.
Bebek Davası adliye tarihimize not düşülmüş çok talihsiz, üzücü ve insan onurunu zedeleyen davalardan biri olarak o günleri yaşamamış bazı gençlerin bile belleğinde canlılığını korumaktadır.
Yassıada'nın "Bebek Davası" yakın tarihimizin yüz kızartıcı bir avuç olayından biri olma özelliğini bugün de korur.
İhtilalci subayların "Kaş düzelteyim derken göz çıkarma" salaklığıdır.
*********************
Gelelim işin bir başka yönüne.. Ayhan hanımın talihsiz kocası o dönemin ünlü müzisyeni Hasan Ferit Alnar'dır.
Dünya klasik müziğinin mabedi sayılan Viyana'da eğitim görmüş, kanun virtüözüdür.
Deyim yerindeyse telleri okşamaya başladığı zaman kanun kimi zaman hüzünle, kimi zaman coşkuyla adeta konuşmaya başlar.
O dönemde dünya müzik otoriteleri "Muhteşem Türk Beşlisi"nden söz etmekte ve yetişen bu genç müzisyenlerin yeni eserler sunmasını beklemektedir.
Bu yetenekli grubun abisi, otoritesi, kıdemlisi ve hocası Hasan Ferit Alnar beydir.
Grubun gelecek vaadeden ve henüz tanınmayan diğer dört müzisyeni ise; Ahmet Adnan Saygun, Cemal Reşit Rey, Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kazım Akses'tir.
Bu dört müzisyenimiz genç yaşta onurlandırılırken Menderes'in talimatıyla Hasan Ferit Alnar'ın hakkı çiğnenmiştir.
Atatürk, ilk operanın bestelenmesini emretmiş, sofrasında her fırsatta sanatçılara yer vermiş ve sanatı olmayan bir toplumun asla yücelemeyeceğini defalarca tekrarlamış bir önder.. ve onun aramızdan ayrılışından sadece 13 yıl sonra bir Başbakan'ın sevgilisinin kocasını cezalandırmak adına aldığı basit, aptalca, haksız bir karar.
Hasan Ferit Alnar sanatçı duygusallığı ve yaşamın kendisine sunduğu çarpıklık içinde doğal olarak hayata küser, insanlardan kaçarak berduş bir yaşam sürer ve 1978 yılında aramızdan ebediyen ayrılır.
Bu olay Cumhuriyet tarihimizde bir siyasinin bir sanatçıyı keyfi cezalandırdığı ilk kötü örnek olaydır.
Ne yazıktır ki; İyi örnekleri kopyalamakta acemi ama kötü örnekleri kopyalamakta usta olan bazı siyasetçilerimiz, günümüzde de sırf kendi meşreplerine uymadığı gerekçesiyle, makul ve mantıklı bir açıklama bile yapmaktan aciz şekilde sanat insanına karşı gaddar ve kindar olabiliyorlar.
Her neyse.. tarih en yüce hakimdir.
Başbakan da olsa, Cumhurbaşkanı da olsa, kabile reisi de olsa, kral da olsa, zamanı gelince herkes hak ettiği yere kavuşur.
********************
Adnan Menderes Yassıada'da vatana ihanet suçlamasıyla idama mahkum edildi.
Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile İmralı adasında infaz gerçekleşti ve izbe bir köşede yanyana gömüldüler.
Kimdi bu Adnan Menderes?
Çok eşli olabilen hiperaktif bir doyumsuz erkek mi?
Seksüel fantazileri ve fetişleri sınır tanımayan adrenalin yüklü bir maceraperest mi?
Gerçek mutluluğa erişememiş, kişiliğini bulamamış, arayış içindeki zavallı, çocuksu bir aşk kölesi mi?
Gizli ilişkilerden müthiş keyif ve heyecan duyarak iç dünyasında yarattığı fırtınalarla kendini fenomen yerine koyan bir fetiş, sapık manyak mı?
Her çiçekten bal toplamaya yatkın, sıradan, bildik bir kart horoz zampara mı?
Yoksa daha farklı, daha renkli bir hasta, bir klinik vaka mı?
Bilemiyoruz.
Öğrenmek için vakit artık çok geç.
Zira Adnan Menderes'in tutkulu aşkı sadece Ayhan hanımla sınırlı değil.
Onunla tanışmadan önce, evli olmasına rağmen Ankara'da milletvekili olmadığı 1946 yılında Mukaddes isimli bir kadınla bir süre kaçamak aşk yaşıyor.
Menderes izlendiğinin farkında değildir ama dönemin derin devleti bunu belirliyor ve bir köşeye not ediyor.
Bu kaçamak sansasyonel olamayacağı ve hafif kalacağı için hiç gündeme gelmedi.
***************************
Menderes'in beklenmedik, şaşırtıcı başka bir aşk bombası ise İstanbul'da 1953 yılında patlar.
İstanbul Emniyet Müdür muavini Ferit Avni Sözen'in normal tayini çıkar.
Karısı Suzan hanım bu tayini isterse Başbakan Menderes'in durduracağını öğrenince Başvekil'e gidip ricacı olur.
Suzan hanım Rus anneden ve Türk babadan olma, sarı saçlarıyla, ince belli fiziğiyle erkeklerin rahatça başını döndürebilecek fiziki kapasiteye sahip, seksapeli yüksek çarpıcı bir kadındır.
Roman yazarıdır. Genellikle aşk romanları kaleme alır.
Menderes ilk görüşte Suzan hanımdan da adeta vurgun yer.
O sıralarda sevgilisi Aynur Aydan ondan hamiledir ve Adnan beyle seyrek görüşmek, bunun yerine her gün telefonda sohbet etmek istemektedir.
Menderes bu fırsattan istifade, benzetme yapmak gerekirse "Bir kereden bir şey olmaz.." mantığıyla Suzan hanıma yakınlaşmaya başlar.
Bu nedenle polis kocasının tayinini durdurmakla kalmaz, emniyet teşkilatında ona üst derece kazandırır.
Suzan hanım romantik olduğu kadar gücü seven, ihtiraslı bir kadındır.
Çok kısa sürede ikisi arasında kaçınılmaz ilişki alevlenmeye başlar.
Suzan hanım Teşvikiye'de, İstanbul'un en gözde apartmanlarından biri olan Belveder Apartmanı'nda 4. katta oturmaktadır.
Menderes sık sık son model Cadillac makam otosuyla eve gelmeye başlar.
Bu apartmanın kapıcısının şimdilerin saygın holding patronu İbrahim Polat olduğu, süreç içinde Menderes sayesinde o dönemler bomboş olan Beşiktaş Fulya'da arsalar ve yüklü bahşişler aldığı ve hatta oğlu Adnan Polat'ın adının bile Menderes'in izniyle, ona atfen konulduğu dedikodusu yaygındır.
Taksim'de İstanbul'un panaromik manzarasına sahip ünlü Park Otel'in Adalar'a bakan kral dairesi Menderes'in çok sık kullandığı mekanlardan biridir.
Burada Suzan hanımla rakısını yudumlayıp İstanbul'un eşsiz güzelliği (!) konusunda sohbet ederken, eşi polis müdürü aşağıda nöbet beklemektedir.
Sonuç olarak Adnan Menderes nikahlı karısını aldatan, kaçamak aşk yaşayan hercai bir erkektir.
Daha sonra evli ve çocuklu bir kadına aşık olur.
Sevgilisini paylaşamayacağını belirterek nikahlı kocayı tehditle uzaklaştırır.
Gözü kimseleri görmeyen kazanova Başbakan bir süre sonra İstanbul'da bu kez yine evli bir kadına sırılsıklam aşık olur.
*****************
Gönül maceraları dizi filmlere senaryo olacak kadar ilgi çekici olan Menderes'in yakın koruma polislerinden birisi de Sabahattin Parsadan idi.
Sabahattin Parsadan'ın görevi Menderes'in aşk kaçamaklarındaki ayrıntıları sessizce organize etmek ve Menderes'in arkasından ortalık temizlemekti.
Sabahattin Parsadan olay yeri kriminal incelemesi yapan detektifler gibi otel odasını terkeden Menderes'in arkasından her tarafı kontrolden geçirir, herhangi bir eşya, takı, sık kullandığı turkuaz renkli tespih, adının baş harflerini oluşturan altın kol düğmeleri, gravat iğnesi veya başkaca kanıt kalmaması için odayı titizlikle tarar, çoğu zaman çarşaf, yastık, yatak örtüsü, banyodaki kirli kutusu gibi gereçleri toplayıp kat hizmet odasına bırakırdı.
Sabahattin Parsadan işini o kadar çok seviyordu ki, emekli olduktan sonra bile Menderes'in arzusuyla sonuna kadar yanında kaldı.
Bir devir kapandıktan sonra Sabahattin organizasyon işlerine daldı.
Bazı yaşlı sanatçılara jübile geceleri düzenleyerek fahiş fiyattan davetiye satarak milleti dolandırmaya başladı.
Uyanık Sabahattin Türk milletine nurtopu gibi bir dolandırıcı erkek çocuk yetiştirdi.
Adı Selçuk Parsadan'dı.
Çocuklar genelde babalarını izlerler. (Ey cemaat bakın burası çok önemli!..)
Selçuk da telefonla davetiye satma ve milleti dolandırma operasyonlarını başarıyla sonuçlandırdıkten sonra asrın dolandırıcılığına imza attı.
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Gaziantep Belediye Başkanı Celal Doğan ve bazı ünlü işadamlarını, sanatçıları kibar şekilde dolandırdıktan sonra Kasım 1995'de Başbakan Tansu Çiller'e telefon açarak, imkansızı başardı, bu alanda dünya dolandırıcılık literatürüne adını yazdırarak adeta altın vuruş yaptı.
Kendisini emekli orgeneral Necdet Öztorun olarak tanıtan ve emekli generallerin kurduğu derneğe maddi destek isteyen Selçuk ertesi gün Başbakanlığın örtülü ödenek faslından 5.5 milyar lirayı tereyağından kıl çeker gibi götürdü.
Bir yıl sonra içkiliyken telefonla katıldığı bir TV kanalında Başbakan Çiller için "Çok saf kadındı" tanımlaması yapması adeta sonunu getirdi.
Teknik takipte Altınoluk'ta bulunduğu belirlendi, bütün evler tek tek aranınca yakalandı.
Sonuçta 4 yıl 9 ay yattıktan sonra tahliye oldu ve 2006 yılında omurilik kanserinden öldü.
******************
Bazı toplumların bazı liderlerinin hayatları renklidir.
Arkalarında magazin ağırlıklı sivri ve unutulmaz anılar bırakırlar.
Adnan Menderes'de böyleydi.
Hayatına giren farklı kadınlarla mutlu bir beraberlik ve yaşam kuramamış, bu fırtınaları doğal olarak kimi zaman görevine yansıtmıştı.
Yargılanırken, özel hayatı ve sevgilileri elbette konu olmuş, bu kadınlar ile yakın çevresine milletin parası olan örtülü ödenekten nasıl harcamalar yaptığı sorulmuştu.
Kararı verecek hakimlerin, yargılanan kişinin özel hayatından veya konumundan artı veya eksi yönde etkilenmemesi söz konusu olabilir mi?
Bu durumda; Menderes'in kaderini belirleyen mahkeme kararında, ortalığa saçılan özel hayatındaki renkli yaşamın acaba etkisi var mıydı?
Hayır demek mümkün mü?
Atmış yıldan fazla zaman geçmesine rağmen Adnan Menderes'i görmemiş, tanımamış, o günlere, olaylara tanık olmamış bazı kişiler onu bugün "Demokrasi şehidi" olarak tanımlamaktadır.
Bu tamamen anlamsız, tutarsız, komik ve cahilce bir yaklaşımdır.
O günün ana muhalefet partisi CHP ile lideri rahmetli İsmet İnönü'yü yıpratmayı, karalamayı hedef alan çok ucuz, dangalakça bir propaganda taktiğidir.
Menderes, kendisinden kaynaklanan inanılmaz hatalarla sonunu hazırlamış, kudretli ama çok talihsiz, mutsuz bir insandır.
Başbakanlığı süresince "Demokrasi şehidi" ünvanını alacak tek bir girişimi veya nokta büyüklüğünde kayda değer olayı yoktur.
Aksine, bilinçli ve planlı şekilde demokrasinin altını oyan, başkanı olduğu siyasi partinin adına nazire yaparcasına demokrat olmayan, deöokrasiyi takmayan, tanımayan pek çok girişimi vardır.
Şimdilerde O'nu rahmetle ve siyasi geçmişimizde izler bırakan ancak demokrasiyi ciddiye almayan bir Başbakan olarak anmak, yaşanmışlardan ciddi dersler çıkarmak, yüce ulusumuz ve tarihimiz adına sanırım çok daha yerinde, anlamlı ve gerçekçi olacaktır.
 



Bu yazı 2580 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI