Bugun...

Ekrem Hayri Peker
ÇOCUKLUĞUMUN CAMİLERİ
Tarih: 02-05-2016 14:10:00 Güncelleme: 02-05-2016 14:10:00


1954 Doğumluyum. Çocukluğumda bir yeri tarif ederken minare kadar yüksek derdik. Henüz binalar alçak, erdemler yüksekti. Minareler ve camiler yüksek binalar arasında kaybolmamıştı.
Camilerin yanında imamların evi, içinde ve/veya bahçe duvarında çeşmeler olurdu.
Minare ustalarının minareyi yapışını meraklı gözlerle incelerdik. Minare yükseldikçe ustalar bellerine bir kemer bağlayıp, ucunu minareye bağlarlardı. Bu şekilde tedbir alırlardı. Bazen minareden düşüp ölen ustaların acı haberlerini gazetelerde okurduk.
Minareler bizim için gizemli yerlerdi. Küçük kapısından daracık merdivenlerini görürdük. Sonra büyüdük ve merdivenlerden yukarıya şerefeye çıktık. Nedense bizde minareler külahlı yapılıyor.  Dört yıl yaşadığım       Özbekistan’da minareler soğan başlıydı. Bir benzerini yıllar sonra Bursa’da Muradiye semtinde gördüm.
Çocukluğumda bugün olduğu gibi camilerin kapıları kilitli değildi. Girişte cami imamının odası bulunurdu. İmam burada cemaat     mensuplarıyla sohbet eder ve çocuklara Kur’an öğretirdi.
Caminin dış duvarlarına bitişik oturma yerleri olurdu. Sıcak havalarda oturup sohbet eden yaşlıları görürdünüz. Bazen cami içinde oturup, uzananlar hatta vakit namazına kadar uyuyanlar olurdu. 
Köye veya kasabaya gelen yolcular, hallaçlar, tamirciler, seyyar demirciler geceleri camide kalırlardı. Seyyar satıcılar ve tamirciler cami avlusunda sanatlarını icra ederlerdi.
Felakete uğrayanlar, göçmenler camilere sığınırdı. Camiler savaş yıllarında silah ve cephanenin saklandığı, askerlerin kaldığı yerler olmuştur.
Almışlı yılların ortalarında Halıfleks ortaya çıktı. Kurnaz insanlar köy ve kasabaları dolaşıp,  eskiyen halı ve kilimleri “HAYIR İÇİN” yanlarında getirdikleri halıflekslerle değiştirdiler. Sonra camilerdeki avizeler floresans lambalarla değiştirildi. Tombaklar, mum altlıkları, el yazması Kur’anlar toplanıp, antikacılar eliyle yurt dışına satıldılar.
Camiler halkın toplandığı merkezlerdi. Bu yüzden daha ziyade mescitler yapıldı. Bu mescitlerde Cuma namazı kılınmadığı için mimber ve kürsü yoktu. Şimdi restore edenler koyuyor. Mescitlerin çoğunda minarede yoktur. Cami ve mescit yapanlar sonsuza kadar ayakta kalması için vakfiyeler kurarlardı. Hanlar, hamamlar, çiftlikler, dükkânlar vakfedilirdi. Bu vakfiyelerin geliriyle imam ve müezzinlerin ücreti ödenir ve ibadethanenin bakımı yapılırdı. Bu yüzden her hayırsever  varlığına göre cami yaptırırdı.  Çok varlığı olanlar ulu camiler yaptırabilirdi. Bu yüzden her kentte bir tane ulucami bulunurdu.
Cuma her camide kılınmazdı. Cuma kılınan camiler genelde cuma camisi diye bilinir, diğer adı zor hatırlanırdı. Cuma namazı için camiye gelenler mahallenin, kazanın sorunlarını da konuşurlardı.
Birden fazla minare, minarelerde birden fazla şerefe sadece ulu camilerde bulunurdu. Ulucamiler bugünkü protokol camileri gibiydi.
Bazı köylerde ağaç minareler veya tahtadan boyları insan boyundan biraz uzun minareler olurdu. Bazen büyük bir taşın üzerine çıkılır ve ezan okunurdu. Çocukluğumda iki ayrı köyde bu uygulamaya şahit oldum.    
Altmışlı yılların başında minareler hoperlör takılmağa başlandı. Bu uygulamaya medrese kültüründen gelen hocalar karşı çıktılar.   “Ezan okumanın bir usulü, adabı var” dediler. Minareye çıktığınızda şerefenin kapısından ezana başlar, sağdan şerefeyi dolaşır ve kapıya gelene kadar ezanı bitirirdiniz. Ama tartışmayı “ses bu şekilde her yere ulaşır” diyenler kazandı.
Oysa müezzinler sesi güzel olanlardan seçilirdi. Perde perde ezan sesi kulakları okşardı. Sesi güzel olan müezzinler ve hafızlar gazelhan olarak 1920 ve 1930’lu yıllarda sanat dünyasında yer aldılar. O dönemin erkek sanatçılarının isimlerin başında “hafız” yazardı.
Kur’an öğrenmeye gelen talebeler minareye çıkıp, ezan okumak için yarışırlardı Şerefeye çıkar, bir elinizi ağzınızın yanında tutar, diğer elinizi kulağına bastırırdınız. Şerefenin kapısında başlar ve şerefenin etrafını dolaşıp, ezanı bitirirsiniz.
Beş-on yıl sonra ezan okumanın usulünü bilen kalmayacak. Herhalde belgesellerden öğreniriz. Cami imamı için “hak” denilen bir ücret toplanırdı. Köyümüzde hak olarak buğday toplanırdı. Kur’an öğrenimi için ayrıca hak toplanılırdı.
O yıllardaki hocalarımız tarikatlara soğuk bakarlardı. Medrese kökenli ve o kültürden gelen hocalarımızın çoğu tarikatlara karşıydılar. Ellerinden geldiğince tarikatlarla mücadele etmeye çalıştılar. Atatürk’ün tarikatları kapatınca medrese kökenliler bu karara destek verdiler.
Medrese geleneği söndüğü yetmişli yıllardan sonra siyasi tarikatçılık yayılmaya başladı ve siyasi tarikatlar hâkim duruma geldi
Dini siyasete alet eden partiler maalesef camileri zaman içinde siyasi alana çevirdiler. Almanya’da camiler kimi holdinglerin para toplama alanı oldu.
En sonunda namaz saati dışında camilerin kapılarına kilit vuruldu. Cemaate de cami kahvesine gitmek düştü.



Bu yazı 7533 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI