Bugun...

Erkan ALTACA
Müzeyyen Abla da gitti Diva, anılarda artık... Efsane gönüllerde artık.
Tarih: 24-02-2015 12:23:00 Güncelleme: 24-02-2015 12:23:00


2006 senesinin 5 Eylül’üydü. O günlerde haftada bir köşe  yazdığım gazetedeki    yerimde oturmuş düşünüyordum. Akşam konseri vardı  “O”nun.  Sirkeci’de, Sarayburnu’na doğru ‘Sepetçiler Kasrı’ denen yerde.    “…… “  şirketinin  organize ettiği. Sponsorluğunu yaptığı.
      Kaçırmama imkân yoktu kuşkusuz.  Y,oktu da… Üstüne üstelik aklımdan hayâlimden neler neler geçmiyordu  ki?  Karşımdaki  odada oturan ve gazetedeki ilk günümden itibaren bana ilgisini, yakınlığını, sevgisini, desteğini bir gün eksik etmemiş sevgili ağabeyimin yanına gitsem mi?  “Necmi abi…”  diye maruzatıma başlasam mı ?
   (Nurlar içinde yatsın. Mekânı cennet olsun. Bu ülkenin, gazetecilik mesleğinin en yüce zirvelerinden.  En ulu çınarlarından Necmi TANYOLAÇ.)
     Evet.   “Abi…” desem.  “Bu akşam  “O”nun konseri var…” desem.  “Gideceğim elbette de, diyorum ki,  haber niyetine birkaç  satır bişeyler  yazsam? Bir iki de resim çeksem. Gazeteye konur mu acaba? Ne dersin ha?”
     Bu düşüncelere, bu hayâllere dalmış dururken birdenbire yanı başımda kim belirdi dersiniz?
 Bir başka dev… Bir diğer ulu çınar... (Bilmeyenlerin bilmesi için söyleyeyim.  1980’lerde yönettiği gazeteyi bir milyon tiraja çıkartan efsane gazeteci. Dikkat ama.  Bu bir   milyon, sadece baskı değil. Satış. Evet satış!  Bu rekorun, o gün bu gün kırılması şöyle dursun,  yanına yaklaşılması dahi  vaki olmadı. Olamadı!)
      Evet Genel Yayın Yönetmenim Sayın Rahmi TURAN yanı başımdaydı.
     Tevazuun ve büyüklüğün büyüklüğüne bakınız ki; beni odasına çağırtması son derece doğal iken, mutad iken… Hayır.  Kendisi geliyordu yanıma.
    Ayağa kalkmama dahi  omuzuma bastırarak mani olduktan sonra:
“Erkan bey. Bu gece Müzeyyen Senar’ın  konseri varmış. Siz geçenlerde “O”nun için yazmıştınız. Çok seviyorsunuz herhalde.  Düşündüm de, eğer gitmek niyetindeyseniz, yanınıza bir foto muhabiri arkadaş verelim.  Şöyle fotoğraflı falan güzel  bir haber yapın. Ne dersiniz?”
        Ne demekti ne dersiniz?!?   Ne demekti ne dersiniz?!?
    Sevinçten havalara zıplamak geliyordu içimden!
   Ne demişlerdi :  “Kör ister bir göz. Allah verdi iki göz.”
 Ve gittik. Zehir gibi, zıpkın gibi, gepegenç foto muhabiri bir arkadaşla. Eray Erollu ile.  Kulakları çınlasın.
 *
      Sepetçiler Kasrı mahşer gibiydi. Sahne açık havaya kurulmuştu. Tıpkı çadır tiyatrolarındaki gibi salaş mı salaştı!
     Lâkin sahne salaş olmuş ne gam! Yahut  tam tersine  sahne altından,  elmastan, atlastan  ipekten olmuş  ne fark ederdi  ki?
   “Kaşıkçı Elması”nı,  ha teneke kutuya koymuşsunuz, ha som altın kutuya!    Ne fark ederdi  ki?  
Ve tam iki buçuk saat mikrofonu bırakmadı elinden! Dokuz buçuktan on ikiye kadar!
    Yahu. İki buçuk saat;  değil aralıksız  şarkı söyleyip şov yapmak, sadece ayakta durabilmek dahi, o yaştaki hangi babayiğidin harcı olabilir  söyleyiniz lütfen!
      Herkes gibi hayretler içinde, hayranlıklar içinde, huşu içinde seyrediyordum. Dinliyordum…
      Ve bir taraftan da düşünüyordum:
      1918’de doğmuştu “O”.
      İlk 1933’te başlamıştı. On beş yaşındayken.
      Şu anda  tam seksen sekiz yaşındaydı…
      Yani yetmiş üç yıldan bu yana aralıksız !
      Hem de yetmiş üç yıl boyunca  performansını bir gün bile yitirmeden,  Bir dirhem  bile  eksiltmeden. Tam tersine.
      Mucizenin ta kendisi.  Akıl, sır ermezdi  vallahi!
    Dünya çapındaki şöhretlerin;  örneğin  Frank Sinatra’ların (1915–1998),  Bing Crosby’lerin (1903–1977),  Edith Piaf’ların (1915–1963),  Maurice  Chevalier’lerin (1888–1972) ,   Yves Montand’ların (1921–1991),  Ümmü Gülsüm’lerin (1904 –1975), ve bunlar gibi  daha nicelerinin;   otuz, kırk, elli, altmış…senelik sahne  süreçlerini, fersah fersah sollamıştı çotaaan.  Guinnes Rekorlar Kitabı,  “O”nun  için  özel versiyona gitse, seza idi vallahi!
      Evet. Bir eşi, bir emsali yoktu. Olamazdı da!
“DİVA”  idi  “O.”  Yaşayan efsaneydi…
Bir ikincisi yoktu. Bir benzeri  de. Tek kelimeyle  “İnanılmaz !”  idi.
       Olsa olsa…
     “O”nunla aynı gradoda  kabul edilebilecek tek bir isim gelebiliyordu  aklıma. Kulvarlarının farklılığına rağmen :
         Fransız Tiyatrosu’nun, hatta dünya tiyatro aleminin imparatoriçesi Sarah Barnard  (1844– 1923).
          Bu muhteşem kadın da, yetmiş yaşında geçirdiği  kazada bir bacağını kaybetmesine rağmen, son nefesini vereceği seksenine kadar  sahneden ayrılmamıştı.
      Ayrılmamıştı ama. Bizim “Diva”mız,  bizim  “Benzemez kimse sana”mız.
       Yukarıdaki  isimlerin yanına…
       Bu olağanüstü sahne sanatkârını da, dünya tiyatrosunun ‘Diva’sını da…
       Katmıştı rahat rahat. Katmıştı çoktaaan.                                                                           
*
             “Sanatkâr”ı,  ancak ve ancak, sadece ve sadece  kendi  halkı getirir hak ettiği yere. Sadece ve sadece, ancak ve ancak yine kendi  halkı verir ona, mehel olduğu unvanını. Gönüllerinden kopup gelen unvanını.
        İşte bunun için   “SAN’AT  GÜNEŞİ”  idi  Zeki MÜREN. 
      Ve MÜZEYYEN ABLA  da,  işte yine bunun için   “BENZEMEZ  KİMSE  SANA” idi.        
 *
        Ve de…                                                            
        Biraz evvel  “İnanılmaz” demiştim ya.
        İşte o inanılmazın bir  ikincisine daha şahit olacakmışım aynı  gece  bitmeden!  Hem de sadece bana.  Evet. Sadece bana özel.          
        Konsere giderken  Sayın Rahmi TURAN’ın bahsettiği yazının çıktığı gazeteyi yanıma almıştım. O kalabalıkta bir fırsatını bulup Feraye hanımefendiyi yakaladım: “ Burada benim naçiz bir yazım var.  Muhterem Valide’ye verebilirseniz çok memnun olurum. Gerçi bilemem okuyacak imkânı olur mu, olmaz mı  ama…?”
     “Okur. Okur. Merak etmeyin. Hatta sizi arayabilir de.  Telefonunuzu da alayım onun için.”
  Kartımı takdim ettim ama, ne yalan söyleyeyim, hiç ihtimal vermemiştim dediklerine!
         “O” yazımı okuyacaktı da... Beni arayacaktı  da.. Yok artık!
      Eve oldukça geç dönebildim.  Telesekreterin  mesaj sinyali yanıp sönüyordu. “Kim aramış bakalım…” diye düğmeye bastığımda...
      Duyduğum  “O”nun sesi idi!
      Evet. Bir iki saat önce sahnede dinlediğim DİVA, o an bana hitap ediyordu sadece. O kabadayı  konuşmasıyla. O nev-i şahsına münhasır ses tonuyla, üslûbuyla.
          ”Feraye’dir gızımın  adı”  şarkısının arasında “Hayda  bre efeleeer…”  çeker ya hani.  İşte aynen o sesle:
    “Beyefendi. Ben Müzeyyen abla.  Benim için yazı yazmışsınız. Aldım. Okudum. Çok memnun oldum. Teşekkür etmek için yarını bekleyeyim dedim ama sabredemedim. Hemen şimdi arıyorum. Ama bu böyle olmaz. Sizinle tanışmak isterim. Lütfen beni arayın. Telefonum  0532…….  Karşılıklı oturur birer kahve içeriz. Tamam mı? 
     Tekrar teşekkürler. İyi geceler.”
    “Yok artık” için duyduğum utanç bir yana…
Haksız değilmişim değil mi  “İmkânsızın bir de ikincisi varmış” derken?  “Hem de çok özel” derken?
    Hani yeni yetme  sanatçı  adayı biri falan olur da… Şöhreti yakalamağa çalışan bir müptedi  olur da… Hakkında gazetede yazı çıkmasına  sevinir.  Yazana  teşekkür etmek ister.
     Yahu  Müzeyyen SENAR bu  yahu!
     Bu güne kadar “O”nun için yazılanlar;  gazetelerde, dergilerde çıkan  makaleler, radyolardaki, televizyonlardaki, haberler, programlar… Binlerle miydi? On binlerle mi..?
   Başka hangi Allah’ın kuluna nasip olmuştur ki, olabilir ki;  “O”nun yaşantısındaki  “ilkler” ,   “ilk ve sonlar” ,   “eşsizler”, “ benzemezler”, ve daha neler, neler, neler..? 
       Hatta kitap yazıldı onun için. (*)  Hayatını, tüm ayrıntılarıyla anlatan. “O”na yetişemeyen genç kuşakların özellikle ve illâki okumaları gereken temel eser niteliğinde.  
        Ve işte bu olağanüstü insan, bu mucize, bu efsane…
        Hem de iki buçuk saat sahnede ayakta geçirdiği bir gecenin içinde.
        O  telâşının arasında, o yorgunluğuna rağmen… 
    Yazıyı okuyacak zamanı,  imkânı  buluyor ve telefon ediyordu yazanına! Teşekkür ediyordu!
   Üstelik kime?  Hani anlı şanlı, şöhretli bir yazar olsa iyi  de.  Tamam da.
   Adı sanı bilinmeyen  bu hakire!
      Evet.  Büyüklüğün, tevazuun, içtenliğin  bu kertesi.
        İkinci  “İnanılmaz”ı  idi  gerçekten o gecenin.   
       (Ertesi gün ilk işim,  diğer mesajları  silmekti.   Sadece “O”nun sesinin  kaldığı  kaset ise, o günden buyana  hayatımın en değerli manevi  servetidir.)
*   *    *
    Rahmetli Necmi Ağabey, Yunanistan’a yaptığı bir gezide, Midilli Adası’nda tanışıp sohbet ettiği yaşlı bir balıkçıyı şöyle yazmıştı  12.Mart.2006 tarihli gazetede:
 “Bana Aristidi Kaptan derler. Buralarda yaşadığıma bakma. Doğma büyüme İstanbulluyum ben. Kadıköylüyüm.  Elli yıl önce, Fenerbahçe Belvü Gazinosu’nda Müzeyyen Senar  hanımefendi okurken  “O”na sahnede beyaz karanfiller verdim.  Benim elimi sevdi, okşadı.  Ben de “O”nu yanaklarından öptüm, ellerinden öptüm…”
      Evet Müzeyyen Abla. 
     Aristidi kaptanın öptüğü ellerini şimdi de ben öpüyorum.
      Hani taş gibi elmayı tutup da çattadanak ikiye böldüğün…
      Bir kere değil, bin kere öpüyorum.
      Ve…
      O mübarek elinin üstünde  oluşan  ıslaklık var  ya  şu an,  belli belirsiz.
      Elbette duyduğun, elbette hissettiğin ve dahi  elbette ve kuşkusuz gördüğün…
       Bir iki damlacık var ya. Sadece benim göz yaşlarımdan ibaret değildir onlar. Bilesin.
Sana hayran,  sana tutkun, sana meftun milyonlarca  TÜRK  İNSANI’nındır  hem de. Bilesin.
   “CUMHURİYET’in  DİVASI”nı  dünyalara değişmeyen milyonlarca  CUMHURİYET
 İNSANI’nındır  hem de, bilesin.
            Cüpbeli-cüpbesiz şarlatanların; takkeli-takkesiz, hoca efendi müsveddelerinin kuyruğuna takılmış akıl fukarası zavallılardan değil. 
    Çağdaş uygarlık yolundan başka yol tanımayan.
     Akıl ve  ilmin  “EN  HAKİKİ  MÜRŞİT”  olduğuna iman etmiş.
    Ve dahi:
     Sanatın içine tükürenlerden değil.
    “Sanatsız kalan milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir”e iman etmiş.
      “…..hatta Reisicumhur olabilirsiniz. Fakat sanatkâr olamazsınız”a iman etmiş.
 Milyonlarca  CUMHURİYET  EVLÂDI’nındır  hem de o gözyaşları.
     Bilesin..
     “Abartmıyor  musun  yahu? ” diyenler çıkarsa  eğer. Cevabı  üstad  Yahya Kemal’e  bırakırım :
     “Çok insan anlamaz eski musikimizden
      Ve onları anlamayan bir şey anlamaz bizden.”
 *
       Ve son kez şöyle seslenmek istiyorum sana :
         Hicaz makamının şaheserlerinden, Güzide  TARANOĞLU güftesi, Muzaffer İLKAR  bestesiyle.
“Tadı yok artık sensiz geçen ne baharın ne yazın
Kalmadı tesellisi  ne şarkının ne sazın
Sarılsam da kadehlere derman olur diyerek
Kalmadı tesellisi ne şarkının ne sazın.”
_______________________________________
 
 (*) :    Cumhuriyetin Divası Müzeyyen Senar
            Radi  DİKİCİ
            İstanbul 2011   Everest Yayınları



Bu yazı 24561 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI