Bugun...

Erkan ALTACA
DIASPORA’YA
Tarih: 02-04-2015 10:30:00 Güncelleme: 02-04-2015 10:30:00


Geçenlerde oturmuş düşünüyordum: “Önümüz Nisan. Üstelik 2015’in Nisan’ı. Şu kendilerine “Diaspora” mıdır, ne zımbırtıysa işte… dedirten, Fransa’daki o malûm  Ermeni güruhu var ya hani. İşte yine hep bir ağızdan başlarlar yıllardır ve yıllardır tekrarlaya tekrarlaya  bıkmadıkları yavelere:  Yok soykırımmış da…Yok yüzüncü yılmış  da… Yok bilmemneymiş de… Eh  hariçteki o garibanlar  başlarlar da, onların içimizdeki hınk deyicilerinin başları kel mi ? Hani şu ‘…bir milyon Ermeni’yi kestik. Biçtik. Kebap yapıp yedik…’ falan diye saz çalan dahili bedhahlar! Hani  işbu  kerametlerinden, işbu marifetlerinden  naşi; efendileri tarafından hak ettikleri (!) ücretleri ödenen yufka yürekli, pamuk yürekli ashab-ı kalem-i -azam!!! 
     Evet ücretleri, ödendi ödenmesine hem de fazlasıyla ama ne gam! Ödül kıtlığına kıran girmedi ya şu dünyada. Daha nice nice tıngır ödüller var. Onları da kariyerlerine (!) katsalar fena mı olur ki? Fazla mal göz mü çıkarır ki?
    Ve devam ediyordum düşünmeğe: “Bu konuda bişeycikler yazsam mı? Şu Diaspora’ya desem mi ki:  ‘Yahu aklınızı başınıza alın biraz…’  Faydası olur mu olmaz mı bilemem. Ama en azından, onlara bizim içimizdeki “CAN”lardan  birazcık bahsetsem mi?  Benim çocukluğumum güzel insanlarından?  Hayganuş Hanım Teyze’mden. Boğos Usta’dan. Vahram Amca’dan?  ‘Okuyun da öğrenin a be zavallılar.  Bırakın şu   vahşi kapitalizmin eli kanlı, geçmişi kanlı, sicilleri kanlı zalim tiranlarının oyuncağı, kuklası, at uşağı olmanın çaresizliğini de;  çevirin gözünüzü, göğsünüzü, kalbinizi doğruya. O “CAN”ların ülkesize…’ desem mi?”
     İşte efendim böylece düşünüp dururken… Bir ara sokak kapısını açmak gerektiğinde…   “Ekonomik Durum”un Mart sayısı, dış kapımın tokmağında naylon poşet içinde değil mi ?
    Tabii  ki  bir solukta okumaya başlayıp  birinci sahifeyi süzerken ne göreyim? 
     Sayın ÇATALOĞLU, “Atatürk’ün  İsim Babası”  başlıklı başyazısında,  benim düşünüp de yazmak istediklerimin tamamını  yazıvermemiş mi? 
      Adeta aklımdan geçenleri birebir bilmiş gibi. Sanki beynimi okumuş gibi!
     Dört beş cümlede bir çırpıda ifade edivermiş hepsini! Hap gibi, komprime gibi!
     Eski tabirle “Efradını cami. Ağyarına mani.”
    Boşuna dememişler, “Gazeteci olunmaz. Gazeteci doğulur.”
    Yani ki efendim elinden oyuncağı alınmış çocuğa döndüm kısacası.
    Amma…
    Namık Kemal’in  “Dönersem kahpeyim millet yolunda bir azimetten” deyişi misillu.
    Yine de bir iki şey çiziştireceğim müsaade edilirse.
    Yukarda değindiği üç “CAN”ı anlatacağım müsaade edilirse.
     Bu toprağın üç güzel insanını.
     Özbeöz Türk oğlu Türk üç insanını.  Ruhlarını şad ederek. Sebebi var zira!
*    *     *
      Talimhane’de, Taksim Caddesi ile Abdülhak Hamit Caddesi’nin birleştiği meydana bakardı “HAYGANUŞ HANIM  TEYZE”nin iki katlı evi. Kapalıçarşı’da telkâri ustası kocası Setrak Çizmeciyan efendiden kalan. Üst katta  oturur, alttaki oto tamircisi dükkanından aldığı kira ile de geçinirdi. Sık sık iç çekerek anardı genç yaşta kaybettiği eşini:    
    “ İRAHMETLİK eyi  adamIDI.  Hoş adamIDI.  LAkin vakitsiz  MEfat  eylemışIDIR.   Ahh. Ahhh.”
     Günde dört kere önünden geçerdim ben onun, Parmakkapı’daki Taksim 29. İlkokulu’na giderken. Sabah. Öğle yemeği için gelip dönerken. Bir de akşamüstü. Caddeye bakan cumbada oturur, tütün tenekesinden sardığı cigaralarını tüttürürdü arka arkaya. Genellikle de  akşamüstü dönüşte seslenirdi bana cumbadan :
     “Yavrus. Ne koşturooorsun? Arkandan atlı kovalooor? Hayganuş Hanım Teyzene meraba demeden geçmeğe utanmooorsun? Bekle bakayım mek  takke. (Mek = Ermenice bir.  Bir dakika bekle.)
     Ben beklerken ipe bağlı sepetini  sallandırırdı yukardan. İçinde kendi elleriyle yaptığı kurabiyeler, çörekler, üstü nar gibi kızarmış, içi sapsarı pandispanyalar…
    “Afıyyet olsun yavrus. Şerife hanıma  seLAM  söyleyesin. Çoktandır uğramooor. Yoksam küsüdür?  (= Yoksa küs müdür?)
      Şerife hanım, annem. Sabah; çarşı pazar alışverişinden dönerken mutlaka ona uğrardı sabah kahvesine. Hele bir-iki gün  ihmal etsin! Hemen sitem gönderilirdi  benimle: “ Çoktandır uğramooor. Yoksam küsüdür ?”
    Kurabiyelerin, çöreklerin yanı sıra nefis yemekler pişirirdi. Başta Ermenilerin meşhur ‘Topik’i. Sonra sonra… Uskumru dolmasını bilmem ki onun gibi yapan var mıydı? Balıkların karnını iplikle dikerdi doldurduktan sonra.
    Lâkin, tek başına ne yemek yiyecek ki? Uskumru dolmalarını komşularına dağıtırdı hep. Özellikle şeker bayramı ve yılbaşı arifelerinde. Bizim apartmandakilere dağıtım, benim görevimdi. Kocaman tepsiye, üstünü gazete kâğıdı ile örttüğü tabakları itinayla yerleştirdikten sonra: “Yavrus çok tikat (=dikkat ) edesin haa. Karıştırmayasın haa.  Yere falan düşüreyim demeyesin sakın haa. Şu tabak sizin. Şu tabak üç numrodaki Madam Rozaların. Şu tabak, on numrodaki Vahdettin beylerin. Onlar kalabalığıdırlar. (=Kalabalıktırlar) Onun için böyük tabak koymuşum. Şu tabak iki numaradaki Madam Elefteri’nin. Şu tabak…”
      Tabakların iadesi de yine benim görevimdi. Tabi boş iade edilmez, içine tatlı veya sair bir şeyler konurdu. Çok kârlı işti bu benim için. Neden derseniz, on numaradaki komşumuz Vahdet bey amca, ortası delik yüz para (= iki buçuk kuruş) bahşiş verirdi. Diğer komşular ise  etrafı tırtıllı ya da ortası delik bir kuruş!
      (Bir kuruşa çifte kavrulmuş lokum alınırdı o günlerde köşedeki aktardan. Yüz paraya, yani iki buçuk kuruşa ise, beyaz veya     kahverengi karamelâ! Masal gibi değil mi ?)
    Ve… ve… ve…
    Fatimatüzzehra hanımın değişmez kumar (!!!) partneri idi Hayganuş Hanım Teyze asıl!
    Yani Fatma Zehra hanım. Yani, Osmanlı Ordusu ve daha sonra da Cumhuriyet Ordusu’ndaki sivil efrattan madut askeri tabur imamı sarıklı Mustafa Lütfü Efendi’nin dul eşi. Yani annenim annesi. Yani anneannem.  Daha doğrusu “Büykaaaanem!”
    Peki ya  kumar?  O ne iş ?
    Sayısı yirmi paradan  (= yarım kuruş) veya kırk paradan (= bir kuruş) altmışaltı oynarlardı karşılıklı oturup öğlenden sonraları!
    (Altmışaltı oyunu da herhalde dinazor olmuştur şimdilerde. Bilen kaldıysa, bilmeyenlere anlatıversin lütfen.)
    Yazın okul tatilken öğle uykusuna yatırırdı annem beni. Hiç sevmezdim bu öğle uykusunu. Kaytarmağa bakardım hep.  İşte  büykaaanem Hızır gibi yetişirdi: 
    “Torunum. Hadi bi koşu Madam Hayga’ya kadar gidiver. De ki: ‘İşi yoksa buyursun da bir altmışaltı çevirelim’ diyor büyük….”
     Daha lâfını bitirmeden ok gibi koştururdum.  Sokaktan “Büykaanem diyor ki….” diye  bağırmağa başladığım anda  fırlardı yerinden:  “Geloorum yavrus gelooorum.”
     Çıkarken anahtarını alttaki tamirhaneye bırakırdı. Olur a. Elektrik idaresinin, havagazı şirketinin, Terkos’un görevlisi geliverirse sayacı okumağa, kapıda kalmasın.
     Onlar oyuna başlarlarken, ben de  büykanemin dizinin dibindeki yerimi alırdım, ufak taburenin üstüne tüneyerek.  Oyun esnasında da sık sık karışırdım yine büykaneme: “ O kâğıdı atma. Şunu at. Bunu oynama, ötekini oyna. Bunu sakla….”
        Hayganuş hanım teyze hiç tasvip etmezdi benim oraya oturmamı. İkidebir oyuna burnumu sokmamı:
     “ Zo. Zehra hanımım. Parmak kadar çocuk kumar masasına oturtuluuuur iç?  (= Hiç  oturtulur mu?)
     Cevap hiç değişmezdi: “İlâhi madamcım. Ne kumarı ayol? Şunun şurasında vakit geçiriyoruz alt  tarafı.”
     Bir müddet sonra büykaaanem müsaade ister: “Madamcım. Sen şimdi biraz bekleyiver bi zahmet. Ben ikindiyi kılıp geleyim.” 
    Sonrası hiç değişmez. Ben başlarım yalvarmağa:
    “-Hayganuş hanım teyzeee. Hayganuş hanım teyzeee.”
    “-Ne var yavrus? Ne istoooorsun?”
    “-Büykanemin yerine ben oyniym mi?”
    “-Olmaz.”
    “-Nooolur be Hayganuş teyze. Bir iki el be.”
    “-Olmaz dedik yavrus. Çocuk kısmısı  kumar oynar iç?  (= Hiç oynar mı?)
    “-Ne çocuğu be Hayganuş teyze. Koca adam oldum ben. İlk okula gidiyorum.”
    “-Maşşallah. Maşallah.”
    “-Noooolursun be. Azıcık oyniym be .”
    Sonunda baklayı ağzından çıkarır:
    “-Seninle neden oynamoorum. Bilooorsun ?”
    “-Neden ?”
    “-Sen Zehra hanımdan daha eyi bilooorsun bu işi. Sonram beni ütersin. Şimdi ağnadııın ?  (= Şimdi anladın mı ?)
     Derken büykanem döner. Hayganuş teyze her seferinde aynı lâfları söyler :
     “Zo Zehra hanımım. Seni ağnoorsam  (= anlıyor isem) Arap olayım vallahi. Bi taraftan namaz kılooorsun. Aspas (= Ermenice Allah) kabul eylesin. Sevaba girooorsun. Sonram ise dönüp kumara oturoorsun. Günaha girooorsun.  İnç gıllastır yahu? ( =Bu ne iştir yahu?)
      Cevap yine aynıdır.  Hiç değişmez:   “İlâhi madamcım. Ne kumarı ayol? Sen buna kumar mı diyorsun? Serkildoryan kulübünde miyiz ayol?  Hem günahsa da ne beis efendim.  Bizim günahımız da bu olsun a canım efendim.”
      Ve oyun biter akşama doğru.
      Siz bakmayın  “Sonram beni ütersin….” dediğine “O”nun.
      Büyükannen beş kuruş mu üttü. Bana verir hemen ya.
      Hayganuş hanım teyze de aşağı kalır mı hiç?  O da bana verir kaç kuruş üttü ise: “Al bakalım yavrus. Git bununla (mevsimine göre) dondurma ye. Şeker al. Leblebi çekirdek al.”
*
      1946’nın Ağustos’unda İzmir’e gittik biz. Babamın memuriyeti dolayısıyla. Üçüncü sınıfı, dördüncü sınıfı ve beşinci sınıfın ilk dört ayını orada okuduktan sonra, Aralık 1948’de döndük ve 29.İlkokulda bıraktığım yerden devam ettim.
      İşte biz İzmir’deyken…
      Önce büyükannem 1947’nin Ağustos’unda…
      Ve sonra da  Hayganuş Hanım Teyzem,  48’in Şubat’ında…
      Mirasçısı olmadığından, bulunamadığından kocasından kalan o ev,  Milli Emlâk’e  intikal etmişmiş.
     Milli Emlâk falan ne demek, nerden bilirdim o yaşta ben? Sonradan öğrendim.
                               *
      Acaba?
      O alemde de karşılıklı oturmuş altmışaltı oynuyorlar mıdır dersiniz şimdi?
      Oynuyorlarsa eğer… Ki  bence  kuşkusuz.
       Tablo aynen devam ediyor demektir.
       Pardon. Aynen değil. Bir eksik var :         
      Taburenin üstüne tüneyen “Parmak” kadar çocuk.”   
       Amma…
      Eksiğin zail olmasına da pek bişey  kalmadı herhalde!
                       *    *     * 
       Zamanının efsane otomobil tamircisiydi  FORDÇU BOĞOS Usta. Efsane motor ustasıydı. Dükkânı aşağı mahallede, Feridiye’deydi. Ford, ve o yıllarda Ford’un yan ürünü olan Mercury markadan başkasını el sürmediği için böyle derlerdi. Derlerdi ama aslında kızardı usta:   “Cahil pez…ler. Fordçu ne demektir bilmoorlar sankim (=sanki).”
     (Evet. Fordçu ne demek? Fordçuluk  ne demek? Lütfen sorulmasın efendim. Açıklayamam efendim. Kırmızı noktalıdır zira efendim. Sadece şu kadarını belirteyim: O yılların İstanbul’unun belediye otobüslerinde  ve bilhaaaassa(!)  kalabalık tramvaylarında icra edilen(!) özel bir zenaat(!) idi Fordçuluk !!!  Erbabı (!) da Fordçu diye  tesmiye edilirdi (!) 
      Tecrübeli biletçiler, bunların çoğunu tanır, yaka paça tramvaydan indirirlerdi. Mahallenin namusu meselesi!  Oysa beri yanda da, sırf Fordçularla ünsiyyet etmeğiçün(!) suret-i mahsusada tramvaya binen “Yoldanberu” (!)  hatun kişilerin var olduğu da rivayet edilir idi.  -Yoldanberu da ne demek mi? Hani şimdilerde Türk Dil Kurumu, “Müsait” sözcüğü için garip garip  açıklamalarda  bulunmakta ya.  İşte Kurumun  işbu açıklamalarında işaret ettiği nisa taifesinin, o yıllardaki versiyonları denilebilecekler!!! -  
      Ve de…İyi ki  “açıklayamayız” demişiz!  Ya bi de  açıklasa idik!!!???)
                                    *
      Sabah ona doğru gelirdi dükkânına usta.  Önceki gece en aşağı bir büyük şişeyi “iyi etmiş”(!) olmanın mahmurluğunu henüz üstünden atamamış olarak. Çıraklardan biri hemen koşturur, sokağın ilersindeki ahçı dükkânından bir tencere tarhana çorbasını ve fırıncı İdris efendi’den aldığı bir somun ekmeği, ustasının önündeki tabureye koyardı. Dikkat : Bir tabak veya bir tas çorba değil. Orta büyüklükte tencere!  Ekmeği tencereye doğrar, üstüne bol kırmızı biber gezdirdikten sonra başlardı kaşıklamağa. Her seferinde “Allah şükür… Allah şükür…” diyerek. Tencerenin dibi gözükmeğe başlarken, yanı başında bekleyen çırak bu kez de kahveci Emin efendiye koştururdu. Çorbadan son kaşık alınırken ustanın bol köpüklü, okkalı kahvesi hazır olmazsa, vay o çırağın haline!
     Çorba faslından sonraki bu  kahve faslı devam ederkeeen... Usta, ağızlığına taktığı İkinci cigaraları eşliğinde kahvesini höpürdetirkeeeen… Ve yine “Allah şükür… Allah şükür…” diye şakır şakır doksan dokuzluk tesbihini çekerkeeen…
    Dükkânın önünde Ford veya Mercury marka bir hususi otomobil dururdu. İçinden gayet şık giyimli, gayet kibar, gayet nazik tavırlı bir İstanbul beyefendisi çıkardı  “Sabah-ı şerifleriniz hayırlı olsun efendim.” diyerek.
    (Bunu özellikle belirtiyorum. Neden mi ?  O yılların hususi otomobil sahibi insanları ile, şimdilerin haramzade keresteleri kıyas edilsin diye!  Gece kulüplerine kendisi ayrı Rolls Royce ile giden, kızı yaşındaki sevgilisini ayrı Rolls Royce ile gönderen kazmalar kıyas edilsin diye.)     “- Sana da hayırlı sabahlar olsun  evLAdım.  Birine bakoorsun?”
    “- Evet efendim. Boğos usta varmış. Onu arıyordum bendeniz de.”
    “- Çoktan bulmuşunudur. Karşında durooor.”
    “- Öyle miii? Çok memnun oldum. Ustacım acaba şu bizim arabaya bir bakabilir misiniz ? Son zamanlarda iyi çalışmıyor. Silkeliyor.  Tekliyor. Çekişi de iyi değil.”
     Usta kahvesinden son yudumu alır, sigarasını söndürüp ayağa kalkar. Arabaya yaklaşıp kulağını motor kaputuna yapıştırdıktan sonra:  “Çalıştır evLAdım”
      Müşteri direksiyona geçip motoru çalıştırır. Usta, hastasının kalbini dinleyen doktor gibi dinler bir süre. Sonra doğrulur : “İstop et evLAdım.”
     Arabanın illetinin ne olduğunu şıp diye anlamıştır bile. Sadece motorun sesinden!
     “ Sen şimdi  gidooorsun. AKŞAMÜSTÜLEYN gelip arabanı aloooorsun.”
     Müşteri gittikten sonra kalfasına, çıraklarına seslenir:
    “ Şu arabayı içeri alın. Yıldız tornavida getirin. Düz tornavida getirin. On üç on dört getirin. Pense getirin. Kargaburun getirin. İngiliz getirin. Üstüpü getirin. Seyyarı hazırlayın.”
   Müşteri, AKŞAMÜSTÜLEYN(!) geldiğinde sorar:
    “- Araba oldu mu acaba ustacım?”
    “- Olmuşudur evLAdım.  Hazırıdır evLAdım.”
    “- Borcumuz ne kadardır acaba efendim?”
    “- Sen borcu falan bırakasın da araban ILA  bir tur atasın önces (=önce).  Bakasın bakalım eyi çalışooor?  Memnun sundur? Begenmiş isindir?”
     Denileni yapan müşteri döndüğünde hayretler içindedir! Nasıl hayret etmesin ki, otomobil İstanbul’daki acentasından alındığı, ve hatta Amerika’daki fabrikasından çıktığı anda bile böyle saat gibi, böyle tıkır tıkır çalışıyor değildir.
   “- Elinize sağlık ustacım. Harika olmuş. İnanamıyorum vallahi. Eveeet borcumuz?”
   “- Sen ilk defa gelooorsun?”
   “- Evet. Ama b    i daha başkasına kim gider ki ?”
   “- Hadi güle güle evLAdım. İlk defa gelenin parası geçmez burda.”
   “- Nasıl olur ustacım öyle şey. Borcum nedir söyleyiniz lütfen.”
   “- Borcun falan yok evLAdım. Dedik ya ilk defa gelenin parası geçmez burda.”
   “- Ama ustacım. Nasıl olur…?”
   “- Uzatma dedik evLAdım uzatma.  Çok meraklı isen at şu çırağa çeyrek lira bahşiş.”
   İşte böylesine gönlü gani adamdı Boğos usta. Paraya pula metelik vermezdi. İlk defa gelen müşteriden para almamak ise, kesinlikle vazgeçmediği adetiydi.
     Her gece en az bir büyük şişeyi iyi eden (!) o adam;  Ramazan geldi mi ağzına  damla içki koymazdı. Komşularına, eş dost tanıdıklarına olan saygısından dolayı. İçki içmek şöyle dursun, Ramazan boyunca haftada en az bir kez iftar verirdi dükkânında. Eşi Anahit hanım akşama doğru iki elinde tıka basa  dolu filelerle, paketlerle, tabak çanak, nevalelerle gelir, tamirhanenin bir köşesindeki havagazı ocağının başında işe girişirdi. Ortadaki kocaman tezgâh boşaltılır, üstüne muşamba örtü serilirdi. Ve iftara beş on dakika kala öyle bir sofra donanmış olurdu ki ! En az iki çeşit çorba. İftariyeliklerin envaı. Sahanda kıymalı yumurta. Sucuklu yumurta. Pastırmalı yumurta. Börekler. Mevsimine göre zeytinyağlılar. Ve bir tencere ana et  yemeği. Tabii ki pilâv. İki-üç çeşit tatlı…
      O her tarafı alet edavat dolu, karmakarışık, darmadağın tamirhanede;  o kadın bütün bunları  kısacık sürede nasıl pişirir, nasıl hazırlardı!!??
      İftar sofrası herkese açıktı. En az sekiz on kişi olurdu. Civardaki esnaf. Komşular. Gelip geçenlerden kim olursa. Usta baş köşede oturur, tesbihini çekerdi her zamanki gibi keyifle. İftardan sonra, ilerdeki fırının sahibi Sürmeneli İdris efendi ayağa kalkar, şükür duası yapardı. Hem usta, hem de hanımı, ellerini açıp ‘Amin’  diyerek katılırlardı duaya. Anahit hanım biraz geride durur, dua sırasında başını örtmeği kesinlikle ihmal etmezdi.
      Arife günü öğleden sonra Beyoğlu Cadde-i Kebiri’ne çıkardı usta.  Hacı Bekir’den kutu kutu lokumlar, akide şekerleri, badem şekerleri yaptırırdı. Bayram sabahı da o kutularla birlikte, “Bizim kaşık düşmanı” dediği hanımısını  koluna takıp kapı kapı ziyarette bulunurdu bütün gün.
     Ve  de ...
     Bir aylık perhizden sonra, bayram gecesi evinde kurulan çilingir sofrasını ise… Artık varın da tahayyül edin edebilirseniz  gaari !
*
     Dükkânının yanındaki arsa, hem o mahallenin, ve hem de bizim yukardaki mahallenin çocuklarının oyun sahası idi. Kısa pantolonlu bir yığın velet, sabahtan akşama kadar orada bağırır, çağırır, koşuşturur türlü türlü oyunlar oynarlardı. Gürültüden rahatsız olan civardaki  esnafın, mahallelinin  aksine; usta onları çok sever, şamatalarına hiç ses çıkartmazdı. Ses çıkartmak şöyle dursun, çocuklara  arsanın öbür tarafındaki bakkaldan  gazoz ısmarlardı her gün, her gün. Ve ikazda bulunurdu: “Terli  iseniz hemen içmeyesiniz. Sonram hasta olursunuz. Terinizi kurutup da içesiniz.”
     İşte o gazozlardan kim bilir kaç şişe içmiş olan kısa pantolonlu veletlerden biri de…
     Bu naçiz satırların yazarıdır efendim!
    *
    Ve son bir anı daha :
    Memlekette olup bitenleri, dünyada olup bitenleri, dikkatle takip ederdi usta.  Çok meraklıydı. Tamirhanede, camla çevrili ufak bir bölüm vardı. İçinde bir masa bir de iskemle. Masanın üstünde de  koskoca, kimbilir kaç lâmbalı bir radyo. Cızır cızır, parazitler içinde. Radyodan önemli bir haber duyunca, hemen dükkanın önüne çıkar, ne olup bittiyse bağıra bağıra anlatırdı etrafa.
    İşte yine oldukça sıcak bir yaz günüydü. Akşam oluyordu yavaş yavaş. Güneş batmak üzereydi. Usta dükkânın önünde göründü  her zamanki gibi :
   “Ey millet. Ey ehali. Çabuk koşturunuz. Geliniz buraya. Çok mühimmiyatlı bi  haberim varıdır.”
    Arsada oynayan çocuklar dahil, duyan duymayan kim varsa, hemen etrafında toplandık. Herkes merak içindeydi: “Ne var usta ? Ne olmuş ? Söylesene ustaaa.”
    Usta önce kalabalığı bir süzdü. Sonra ağır ağır:
    “Eyi dinleyesiniz. Kulagınızı dört açasınız. Bugün ne olmuşudur bilooorsunuz?  Şu HAMERİKALILAR var ya HAMERİKALILAR. CAPONLARIN tepesinde yeni bir bomba  patlatmışıdırlar. ATOM BOMBASI namında. İRADYONUN dediğine göre yüzbinden ziyade CAPON bir tahtada telefat olmuşumuş!
      Vay. Vay. Vay. Vay. Vaaaaayyyy.
      Vay. Vay. Vay. Vay. Vaaaaayyyy!
      Sizin ağnayacağnız (= anlayacağınız) CAPONLARIN hal-i  pürmelali  bombokodur.”
*
     Usta bu  konuşmasını yaparken…
     İçerde, tamirhanenin duvarına asılı Saatli Maarif Takvimi.
     O günün tarihini  6.Ağustos.1945 olarak gösteriyordu.
     Sanki  dünmüş gibi hatırlıyorum.
     Yedi yaşındaydım o gün.
     Bir adet “Yedi” rakamı yani.
     Şimdilerde ise bir değil, iki adet “Yedi” rakamı yan yana!!!!
     Gel de Boğos Usta’yı yad etme. Taklit etme :
     Vay. Vay. Vay. Vay. Vaaaayyyy!
     Vay. Vay. Vay. Vay. Vaaaayyyy!
     Ve de.
     Boşuna dememişim değil mi yukarda:
   “Büykaaanem ile Hayganuş Hanım Teyzemin altmış altı masasındaki eksikliğin zail olmasına pek bişey kalmadı herhalde” diye?
*    *     *
        Mahallemizin “Kolacısı” idi  “VAHRAM AMCA”.
         “Kolacı da ne demek ?”
        Efendim o yıllarda, İstanbul’un kibar beyfendileri, “Frenk gömlekleri”nin yakalarını ve kol kapaklarını, “Kolacı”ya gönderirlerdi.  Bu yakalar ve kapaklar; önce kızgın kömür ütüsünde güzelce ütülenir, sonra da kolalanırdı. Tahta gibi takır takır oluncaya  kadar. Şimdi anlaşıldı mı “Kolacı” ne demekmiş?
        İşte Vahram Amca’nın dükkânı da Abdülhak Hamit Caddesi’ndeki bir apartmanın  kapıcı odasına bitişik bodrum katındaydı.  Daracık ve de son derece alçak, kaldırıma bakan merdivenli kapıdan iki büklüm girilirdi  içeri. Her gün birkaç müşteri çarpardı başını kapının üstüne ya girerken ya çıkarken.  İçerde dört beş tane kızgın ütü her daim hazırdı. Sıcak havalarda dükkânın içi fırın gibi, cehennem gibi olurdu. Hem Vahram Amca, hem de yardımcıları, Kırkpınar pehlivanı gibi bellerinden yukarısı çıplak, iki büklüm çalışırlardı. Alınlarından şıp şıp terler damlayarak…
       Kırk üç yaşında vefat ettiği, benim ilk okulu bitirdiğim 1949’un Mayısının o gününe kadar, babamın gömleklerini götürüp getirmek benim işimdi : 
      “-Babamın selâmı var Vahram Amca. Dedi ki….”
      “- Bilooorum. Biloorum. Sen o sarı saçlı, gözlüklü, asık suratlı zatın oğlususundur. Çok titiz, çok tirendaz adamıdır senin peder-i muhteremin. Lakin  söyleyesin. Hiç merak etmesin. İstediğinden ala olacağıdır işleri.
  *
      “Mahalle” kavramı nasıl bittiyse, eski İstanbul’un nice nice güzellikleri nasıl tarih olduysa…
       İşte kolacılık zenaati  de, diğer birçokları gibi yok olup gitti. Ellili yıllarda yavaş yavaş zeval başladı. Altmışların  başında da tamamen tarihe karıştı. Dükkanının olduğu apartmanın yerinde şimdi, kocaman turistik bir otel var.
      Çok ilginç adamdı Vahram Amca, o yılların nev-i şahsına mahsus pek çok figürleri gibi. Akşamları paydos edip fırın gibi dükkânından çıkarken; önce terini siler, yıkanıp paklanır, kurulanır, sonra da İstiklâl Caddesi’ndeki Rebul Eczanesi’nin özel olarak imal ettiği lâvanta kolonyasını bir güzel sürünürdü ter kokusunu atmak için. Ve de kesinlikle kruvaze lâcivert ceketini giyerdi. Ceketinin yakasında “Gazi Paşa”sının kocaman kabartma rozeti vardı. Rivayet o idi ki, bu ceketi yalnızca yatağa girerken çıkartırmış sırtından. Bir de (çok affedersiniz) tuvalete girerken. Çünkü o ceketle o mahalle girmeği,  “göğsünde taşıdığına”  saygısızlık addedermiş.
     Pangaltı, Baysungur sokakta oturduğu bilinirdi. Akşamüstü eve dönerken, dükkânının önündeki kaldırıma altı köşe, camekânlı, fısır fısır fısırdayan lüks lâmbalı ufak tezgâhını kuran lâkerdacıdan, lâkerdasını, kırmızı soğanını alırdı.
    Tabi bunların yanında ne gider?  Söylemeğe gerek var mı?
    Çok şen, şakrak, nüktedan adamdı Vahram Amca. Tavla hastası idi. Ezeli ve ebedi rakibi de, Topçu Caddesi’ndeki bakkal dükkânının sahibi Hamdi Amca’ydı. Aynı zamanda Taksim Bucağı, Kocatepe Mahallesi’nin değişmez muhtarı. Emeklilerden, eramil-i eytamdan (=dul ve yetimlerden) ; nüfus sureti, ikametgâh ilmühaberi falan için kesinlikle para almayan Hamdi Amca.
   Onların tavla oyunlarını seyretmek başlı başına bir zevkti. Eğlenceydi. Ve hem de kültür sahibi, irfan sahibi olmaktı. Taburenin üstüne tavlayı açıp karşılıklı oturmasınlar!  Civardaki tüm esnaf, komşu apartmanlardakiler, gelen geçen… anında etraflarında toplanırdı. Biz ufak çocuklar da kalabalığın arasından, seyredenlerin bacakları arasından ustaca süzülürdük hemen tavlanın yanına.
         “ - Sallaaa.”
         “ - Düsse. Buyurunuz. İkiden ikiye.”
         “ - Bu neymiş bakalım?  Penc-ü  se. Severler güzeli genç ise. Bu kapının alınması sürdü topu topu iki salise. ”
         “ - Dubara. Gelsin idara, müdara, dubara!”
    “ - Ciharuse. Ver mektebe okusun cahil ise.”
         “ - Çocukken oynarmış Hamdi uzun eşek, birdirbir. Şimdi bayram eder düşeş atsa kırk yılda bir.”
         “ - Bu pul da kaçtı gitti aradan. Ne anlar kolacı kısmısı tavladan?”
         “ - Hamdi efendi durmadar atar gele. Bekler boş yere ki Vahram’ın hakkından gele.”
         “ - Vahram efendi. Vahram efendi. Onu öyle demezler. Aslan sütü dururken arpa suyu içmezler. Ben de şu kırıkları senin boynuna tesbih gibi dizmezsem, bana de Hamdi demezler !”
        “ - Hah hah hah. Muhterem ne inciler saçooor bakınız. Seninkine derler züğürt tesellisi. Hamdi’nin hamam kesesi. Hamdi efendi. Hamdi efendi. Erzurum. Erzincan. Kars. Bu oyunda da olmaktasın yine mars!  Haydiii buyrun. Marsilya postası kalkooor. Hamdiyi şeyda zilleri takmış, oynooor.”
              Ve daha neler neler neler… Ne tekerlemeler… Ne espriler… Ne takılmalar…
        Sonunda hangisi yenerse yensin. Tavlayı kapatıp karşısındakinin kolunun altına sıkıştırır: “ Komşular görüyorsunuz ya.  Bilen de oynuyor, bilmeyen de şu oyunu.  Kabahat, acemi çaylakları karşısına oturtanda  zaten…”
 *
         1950’lerin sonunda biz Talimhane’den taşınırken Vahram Amca’nın dükkânının da eli kulağındaydı. Çok geçmedi. Tabelâ asıldı. “ Bilmemnne Ticaret. Falanca marka hakiki oto yedek parçaları.”
        1980’lere kadar sürdü bu oto yedek parçacılığı işgali, İstanbul’un en güzel, en nezih, en mutena ikamet semtinde. Sade bodrum katları, giriş katları değil, ikinci, üçüncü katlar da parçacı dükkânı oldu. Tam bir rezaletti. Tam bir faciaydı. Evli barklı, çoluklu çocuklu bir hanımın neredeyse oralardan yürüyerek geçmesi imkânsız hale gelmişti.
       Çok şükür seksenlerin başında bu kâbus bitti. Parçacılar birer birer yok oldu. Üç dört yıldızlı oteller açılmağa başladı apartmanların yerine. Ve semt şimdiki haline, turistik bir bölgeye, eğlence muhitine dönüştü. İşte o parçacı işgalinin sürdüğü  fetret devrinde !!!!
        Yolum düşmüştü  bir ara oraya. Aydede Caddesi’nde nasılsa varlığını sürdürebilen Baronez Pastanesi’ne uğramıştım. İstanbul’un o yıllarının en harika pastanelerindendi. Şimdilerde duruyor mu acaba, bilmiyorum.
       Eski Talimhanelilerden olduğumu söyleyince  lâf lâfı açtı. “Şunu tanır mıydınız? Falanca ne oldu? Filanca duruyor mu…” neyim derken, aklıma geldi :
       “- Kolacı Vahram Amca vardı. Vahram Usta vardı. Bilir misiniz? N’oldu acaba ?”
       “- Tanır mıydınız? “
       “- Nasıl tanımam! Babamın gömleklerini götürürdüm çocukken. Bakkal Hamdi Amca ile tavla oynarlardı. Biz de seyrederdik.”
       Dükkândakiler sustular. Hiç cevap vermeden yüzüme bakmağa başladılar. Anlamıştım. Tahmin etmiştim. Ve de yanılmamıştım maalesef!
       “ Üç dört sene kadar oluyor galiba.” dediler.
       “ Balıkpazarı’ndaki Üç Horon Kilisesi’nden kalktı.” dediler.
       “- Şişli’de Ermeni Gregoryan Mezarlığı’nda.” dediler.
       Yahut Gregoryan değil de, Katolik Mezarlığı’nda demiş olabilirler. Yanlış aklımda kalmış olabilir.
       Fark etmez. Şu veya bu mezarlık.
       Netice o ki:
       Vatanının toprağında yatıyor Vahram Amca da.
       Tıpkı Boğos Usta gibi. Karısı Anahit Hanım gibi.
       Tıpkı telkâri ustası Setrak Çizmeciyan efendi gibi. Ve hanımısı, benim Hayganuş Hanım Teyzem gibi…
        Bu ülkenin, bu vatanın, bu toprağın insanlarıydı onlar.
        Bu ülkede, bu vatanda, bu mübarek topraklarda doğdular ve yaşadılar onlar.
        Ayyıldızlı şanlı bayraklarının  gölgesinde.
      “Gazi  Paşa”larını;  göğüslerinden, kâlplerinden bir an dahi eksik etmeyerek.
        Ahmet’lerden, Mehmet’lerden, Ayşe’lerden Fatma’lardan  zerrece farksız.
        Ve işte yine bu mübarek topraklarda, vatanlarının topraklarında yatıyorlar huzur içinde hepsi.
       Sonsuza dek de yatacaklar.
       Ahmet’lerden, Mehmet’lerden, Ayşe’lerden , Fatma’lardan zerrece farksız.
       Tıpkı şu anda  aramızdaki, bizim ayrılmaz parçalarımız olan, bizim özbeöz insanlarımız olan diğer Vahram Amca’lar, diğer Boğos Usta’lar, diğer Hayganuş Hanım Teyze’ler gibi.
*
     Ve en başta demiştim ya “Şu Diasporaya bir çift sözüm var….  “diye:
     Onu da söyleyip bitireyim müsaadenizle :
     Siz ey gafiller…
     Durmadan “Soykırım…”  diye, “1915 falan…” diye tepinen akılsızlar…
     Bilmez misiniz ki :
     Soykırımcılığın ağababaları, sizi tepinmeye böyle zorlayanların ta kendileridir aslında. Sizi kışkırtanlardır. Kendi siyasi çıkarları için sizi kukla gibi oynatanlardır.
    Yani :
    En başta: Dünya coğrafyasının akut kanser illetidir.  Hani Kızılderililerin neslini kurutup yok eden;  hani sırf derileri siyah diye masum insanları beyaz kukuletalı Klu Klax Klan cinayet şebekeleri ile diri diri yakanlardır.
    Ve dahi. O kanser illetinin metastası, yarım papuçlu Şanso Panço’sudur.  Hani şu üstünde güneşin batmadığı masalı değil de, güneşin artık zor doğduğu. Dünyada ne kadar aynı ırktan, aynı soydan, aynı dinden, aynı milletten insan varsa;  onlar kışkırtmanın, birbirine düşürtüp kırdırtmanın, bölüp parçalayıp yok etmenin üstad-ı pir-i azamlarıdır. Ve sonra  da, bölüp parçaladıklarının enkazına, leş kargası gibi, sırtlan gibi üşüşenlerdir.  
     Ve dahi milyonlarca Yahudi insanını, fırınlarda kül edip sabun yapan Ari ırkçı (!)lardır.
     Ve dahi;  diğer binbir vahşetleri bir yana, sadece  Kuzey Afrika’nın ellerindeki kanını, kıyamete  kadar deterjanla yıkasalar yine de temizleyemeyecek olanlardır.  Jean Paul SARTRE’ların  (l905 – 1980) , Louis ARAGON’ların (l897–1982) “Ülkem demeğe utanıyorum…”  dedikleri hani.
      İşte siz bunlardan medet umuyor, bunların poposuna yapışıp, eteğine  sarılarak durmadan saldırıyorsunuz Vahram Amca’nın, Boğos Usta’nın, Hayganuş Hanım Teyze’nin ülkesine.
      Allah size akıl versin ne diyeyim.
      Ve aslında asıl sebebiniz ne sizin biliyor musunuz? Asıl derdiniz ne? Asıl hıncınız, kompleksiniz ne biliyor musunuz:
       Vahram Amca olamamak.
       Boğos Usta olamamak.
       Hayganuş Hanım Teyze olamamak.
       Şu cennet vatanın üstünde onlar gibi mutlu yaşayamamak. Altındaki toprakta onlar gibi huzur  içinde yatamamak…
       Evet sebeb bu… Yalanlarınızın, iftiralarınızın  özündeki bu.
       Tıpkı kedinin ulaşamadığı ciğere murdar demesi gibi.
       Şuraya buraya uyduruk heykeller dikmekle, diktirtmekle, elinize bir şey geçebileceğini mi  zannediyorsunuz ?
       İçimizdeki satılmışları arpalayarak  “Bir milyon Ermeniyi kestik….” dedirtmekle, tarihî gerçekleri değiştirebileceğinizi mi zannediyorsunuz ?
        “Ağrı Dağı” yerine Ararat demekle bir yere varabileceğinizi mi zannediyorsunuz ?
       Yunanlılar da bir ara kafayı takmışlardı! Tutturmuşlardı: İstanbul değil de Konstantinapolis !
       Sonra ne oldu  peki ? Şimdilerde Yunan ahalisinin nerdeyse yarısı her Paskalya’da, her Noel’de İstanbul’da. Türkler desen, Yunan adalarının  adeta  yerlisi!  Karşılıklı kadehler kalkıyor. Sirtakiler, Çiftetellikolar oynanıyor. Haris ALEXIOU’yu burada bilmeyen yok. Sezen AKSU’yu Yunanistan’da bilmeyen yok. Mikis THEODORAKİS ile Zülfü LİVANELİ’yi belirtmeğe ise, gerek dahi yok.
       Aklın yolu bir zira. Aklın yolu bu zira.
       Siz de örnek alsanıza bütün bunları.  Siz de yaratsanıza bu tabloların  benzerlerini.
       Charles AZNAVOUR ile de düet yapar üstad  LİVANELİ. Merak etmeyin.
       En başta da dedimdi. Tekrar ediyorum:  Aklınızı başınıza alın biraz yahu!
       Amma… Yine de “Iıhhh….” derseniz.
     “ O akıldan bizde yüz paralık dahi yok…” derseniz… Sizi kukla gibi oynatanların kucağından inmemekte israr ederseniz…
       Ve nihayet…
         O Malûm “ 1915 …”  hezeyanlarını, hâla ve hâlâ  bozuk plâk gibi tekrarlayarak  benim güzel insanlarımı, şimdiki Hayganuş Hanım Teyzelerimi, Boğos Ustalarımı, Vahram Amcalarımı rahatsız etmeğe;  onları taciz etmeğe, hiçbir hakkınız olmadığı halde huzursuz etmeğe devam etmekte ısrar ederseniz… Onların yakalarından düşmemekte direnirseniz…
       Size kızmak falan değil, acınır ancak.
       Ve de.
       Boğos Ustanın  “Vay Vay Vay”ını birazcık değiştirerek.
       Size:  “Vah. Vah. Vah. Vah.  Vah…”  denir ancak. 
      Evet: Vah vah ki, hem de ne vah vah!



Bu yazı 22045 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI