Bugun...

Erkan ALTACA
“DIASPORA” (2)
Tarih: 01-07-2015 11:09:00 Güncelleme: 01-07-2015 11:09:00


Efendim, geçen Nisan ayında bu sahifede “DIASPORA” başlıklı  naçiz bir yazımız yayınlanmıştı ya. Her zamanki gibi kısacık hani !!!  Eksik olmasın. Çok sevgili, çok değerli, çok aziz ve kadim bir dostum vardır. Burgazadalı Hediye YILDIRIM hanım. Ada’nın en eskilerindendir. En sevilenlerinin başında gelir. Ada’nın sembolüdür. İdolüdür… En popüler figürüdür. Her şeyi,  her şeyidir işte. Ve dahi hayatta tanıdığım en bilge insandır. Binbir özelliğinin, seçkinliğinin yanı sıra, ayrıca da iflah olmaz bir kitap kurdudur. Haftada en az iki üç kitap devirir. Ama öyle Tom Miks’ler falan  değil haaa !   Dostoyevski’ler… Victor Hugo’lar… Ernest Hemingway’ler… Yakup Kadri’ler… Yaşar Kemal’ler… Zülfü Livaneliler… Daha kimler kimler… Arada lütfedip  leblebi çekirdek    tertibinden hakiri  de okur. İşte “Diaspora”dan sonraki bir muhabbetimizde dedi  ki:  “Erkan Bey. Elinize sağlık. Güzel yazmışsınız amma… Anlattığınız o yılların komşuluk olgusu, mahallelilik kavramı, esnaf- müşteri ilişkileri var ya.  Sanki biraz abartmalıymış gibi geliverdi bana!  Hani yazı yazma olayının  doğal bir parçası olan süslemeler, ilâveler falan içeriyor gibi.  Ne dersiniz?”
       Haklıydı. Doğum tarihi ve yaşı icabı, o kırklı ve ellili yıllara yetişemediği için; yirmi dört saati binbir kaosla dopdolu yaşadığımız bu şimdiki  zamanlarda artık zerresi bile kalmamış, zerresine bile rastlanması mucize olan o güzelliklerin dile getirilmesine; gayet tabii  ki kuşku ile   bakıyordu. Ve dolayısıyla yine haklı olarak o satırların arasında acaba abartmalar, ilaveler, süslemeler var mı diye düşünüyordu.
       Amma beri yanda ben de  “Hayır Hediye Hanım” diyorum.  “Abartma, süsleme falan yoktu” diyorum.  “Sen haklısın böyle düşünmekte ama, yazmakta da ben haklıyım” diyorum. Tıpkı sevgili Nasreddin Hoca’mızın  “Hanım sen de haklısın. Komşu da haklı. Ama ben de haklıyım” dediği gibi.
        Ve dahi  “Hatta abartması, fazlası, ilâvesi şöyle dursun, bir yığın eksiği  vardı o yazının” diyorum.
       İşte  “Diaspora”da yer olmayan o eksiklikleri de, bir potpori olarak sunuyorum şimdi
“Diaspora 2 “ ile.
       Vallahi de billahi de abartmalı, ilâveli  falan değildir şu anlatacaklarımın hiçbiri. Hepsi gerçeğin ta kendisidir. O çocukluk yıllarımda; ölünceye kadar silinmemek üzere, unutulmamak üzere hafızama nakşedilmiş anılardır. Tıpkı büyük usta Atilla İLHAN’ın  “Ben sana mecburum….” şiirinde  “….adını mıh gibi aklımda tutuyorum…..” dediği gibi.  (1)
*
Varan 1:
         Mayıs 1949’un son günlerinde kaybettiğimiz babamın acısı sürüyor.  Sürüyor ama hayat da devam ediyor. Haziran ayı girdi.  Kira ödenecek. Tamam da nasıl ödenecek? Evin erkeği ölmüş. Artık aybaşındaki maaş yok. Anneme ve bana dul-yetim aylığının bağlanması da, o zamanlarda şimdiki gibi şıp diye olmuyor. Ne yapacağız? Tek imkân, tek ümit;  Hadımköy’de yedek subaylığını yapan ağabeyimin teğmen maaşı. Ama ancak hafta sonlarında gelebiliyor o.
       Ev sahibimiz  F… Bey adında bir zat. Daha doğrusu imiş. Yüzünü gören yok. Çok zengin biri imiş. Sadece bizim dairenin değil, bütün apartmanın sahibi. Karaköy’de bir yazıhanesi varmış. Ticaretle uğraşırmış. Daha pek çok apartmanı falan da varmış. Her ayın üçüncü günü bir adamı gelir, bütün daireleri dolaşır, kiraları toplar gider. Kontratmış, imza imiş, makbuz imiş… Yok öyle bir şey. Her şey itimata müstenit.  Kiraya zam mı? O  da ne demek? Biz İzmir dönüşü  Aralık 1948’de Melek Apartmanı’nın 8 numaralı dairesine 40 lira kira ile girdik. 1957’nin Ekimi’nde 40 lira kira ile çıktık. Tam dokuz sene aynı kira !!!
      Ayın üçünde adam geldi. Babamın öldüğünden haberi yokmuş. Başınız sağ olsun dedi. Annem sıkıla sıkıla durumumuzu anlattı.  “ F… bey acaba bir süre  müsaade eder mi, lütfen iletebilir misiniz ? “
   “Tabii. İletirim.”
     Ertesi gün adam tekrar geldi.  Merakla, endişeyle ne diyecek diye bekliyoruz.
     “F…. Bey selâm söyledi. Taziyetlerini bildirdi. Kirayı mesele yapmasınlar. Bu ay kira falan yok. Dul maaşınız bağlanıncaya kadar da yok. Hatta maaş bağlandıktan sonra da yok. Yıl sonuna kadar yok. Kira falan düşünmesinler. Yılbaşından sonra ödemeye başlasınlar de.”
    Biz hayretler içindeyiz. Annem “Nasıl olur? Hiç öyle şey olur mu ?” falan derken adam cebinden bir de zarf çıkardı :  “F…. bey bunu da yolladı. Ne zaman isterlerse geri ödesin hanım. Ceste ceste de olur. Hatta hiç ödemezse daha da memnun olurum dedi.”
     Blz şaşkın şaşkın bakarken de çekti gitti.
    Nasıl?  Tıpkı günümüzdeki ev sahibi -kiracı ilişkileri gibi değil mi  ????!!!!
    Ben on bir yaşındayım. Annem kırk üç yaşında. O andaki duygularımızı tam olarak anlatmama imkân yoktur efendim.
    Ve devamı: Zarftan üç yüz lira çıktı. İnanılır gibi değildi bu rakam bizim için o günlerde!
     Dul ve yetim maaşı Ağustos’ta ancak bağlandı. Eylül’den itibaren otuz liralık taksitlerle on ayda ödedik bu üç yüz lirayı kira ile birlikte. Ama nasıl?  Zorla !  Ev sahibinin adamı “ Ben kat’iyen alamam….” diye diretti.  Annem Karaköy’deki yazıhaneye gidip  razı ettiydi. Ve yine de Haziran,Temmuz, Ağustos kiralarını almadıydı   F… bey.
    Bir kez daha efendim: Tıpkı günümüzdeki ev sahibi- kiracı ilişkileri gibi değil mi ?
*
Varan  2:
            Temmuz’un haftasında babamın kırk mevlütü var. Evde yapılacak. İki hocaefendi ile anlaşıldı. O yılların mevlütlerinin  tek ve klâsik  bir ikramı olurdu. Kâğıttan, koni şeklindeki külâhta Hacı Bekir şekeri. İçinde birkaç badem şekeri, bir tane akide şekeri ve bir de ufak lokum.  Hiç değişmez. Külahın üstünde  “Ali Muhiddin Hacı Bekir” yazar. Bin yediyüz bilmem kaç tarihi  ve de  bir yığın madalya resmi vardır.
     Lâkin Hacı Bekir’e  bizim bütçe herhalde imkân vermemiş olmalı ki, onun yerine irmik helvası ve limonataya karar verildi.
     İki gün önce annem beş numaradaki komşumuz müsü Davit bey amcaya indi sabah. Neden mi? Bir sandık limon lâzım.  Bizim orada, Talimhane’de pahalı!  Nerden alınacak? Meyvehoştan! (2) Daha hesaplı  çünkü. Kim alıp getirecek? İşte dediğim gibi müsü Davit amca. Neden? Çünkü Sirkeci’de kırtasiye dükkânı var. Ve dahi bir de otomobili var! Ama ne otomobil, ne otomobil! Apartmandaki ve mahalledeki şöhretiyle Nuh Nebi’den kalma ! Nuh peygamberi bilemem amma, Sultan Hamid-i Sani ile Enver-Talât-Cemal Paşalar’a yetiştiği kuşkusuz!  Markası belli değil. Daha doğrusu markası yok. Sabahları müsü Davit amca, “Hareket-i iptidaiye kolu” denen uzun bir boruyu,  arabanın ön tarafındaki bir  deliğe sokarak, çevirerek çalıştırıyor motoru. Bazen bu da kâr etmiyor. Konu komşudan, yoldan gelip geçenlerden üç dört kişiye rica minnet, ittirilerek               çalışıyor ancak !
        Ama yine de otomobil otomobildir haa. Otomobil sahibi olmak ayrıcalıktır haaa!  Annemin ricasını da kabul ediyor tabi. Limonları  alıp otomobille getirecek. Parasını ise almıyor. “Dursun hele” diyor. “Acelesi yok” diyor.
      Akşam, bizim evin girişinde, holdeki masanın üstünde bir sandık limon. Haberimiz dahi olmamış. Nasıl mı? Neden mi? Efendim apartmandaki on dairenin onunun da kapısı, ardına kadar açık dururdu o yıllarda. Tabi yaz mevsimlerinde. Hırsızlık neymiş? Hırsız kimmiş ! Böyle şeyler bilinmezdi  bile ! İsteyenin, istediği daireye elini kolunu sallayarak girmesi serbestti. Bu serbestiden (!) en ziyade yararlananlar ise, apartmanın dört ayaklı sakinleriydi. Nitekim bizim kedimiz Şirin, diğer dairelere gündüz oturmasına (!) veya  gece yatısına (!) sık sık gittiği gibi, aynı şekilde Madam Roza teyzenin Tekir’ini, Vahdet bey amcaların Sarman’ını ve keza diğerlerini, bizim ön odadaki kanepenin üstünde mır mır mırlarken veya keyifli keyifli yalanırken bulmamız, ahval-i adiyeden idi.
        İşte müsü Davit amca da sandığı bırakıp gitmiş.
       Annem aşağı indi parasını vermek üzere. Gitti gelmez. Gitti gelmez. Ben de merak ettim. İndim. Bir de ne göreyim? Beş numaralı dairede kan gövdeyi götürüyor!!! Bir tarafta müsü Davit amca ile hanımısı madam Raşel teyze, bir tarafta da annem. Nerdeyse meydan muharebesi var! Annem elindeki parayı verecem diye uğraşıyor. Ötekiler almayız da almayız diye diretiyorlar. Sonunda müsü Davit amca resti çekti: “ Şeref hanım. Alırım  israr ederseniz amma. Bir daha yüzünüze bakmam. Selâmı sabahı keserim vallahi. Tamam mı? Komşuyuz biz yahu. ”
     Evet efendim.  Komşuyduk biz… Komşularımız vardı. Apartmandaki on daire, sanki tek bir aile gibiydik…
     Tıpkı şimdiki gibi değil mi efendim ?!
     Hani günümüzde, aynı çatı altında yaşayıp yüz paralık apartman aidatı, yakıt gideri, kapıcı maaşı, asansör parası…. falan yüzünden kanlı bıçaklı olan, mahkemelik, icralık olan, karşılaştıklarında selâm vermek falan şöyle dursun, birbirlerinin suratına dahi bakmayan apartman sakinleri gibi değil mi efendim ??!! 
*

Varan 3:
            İrmik helvası havagazı ocağındaki  koskoca  tencerede pişti. Teldolaba sığmasına imkân yok. Buz dolabı mı dediniz?  Pardon!   O da ne ola ki !!??
        Annem mutfak penceresinin önüne, hava esintisi olan tezgahın üstüne koydu tencereyi. Üzerine bir gazete kâğıdı serdi. Onun da üstüne nereden bulduysa buldu. Koskoca, gayet ağır   yassı bir  mermer parçası yerleştirdi. Neden mi ? Söyleyim efendim. Komşu ziyareti kadar (!), kapısı zaten olmayan mutfağı kolaçan etmeğe de pek meraklı kedimiz Şirin, tezgâhın üstüne zıplayıp da tencerenin kapağını patisi  ile şöööle kaldırarak içindekinin tadına bakmaya kalkıverirse eğer…
       Mermer ağırlığın altındaki kapağı oynatamasın yerinden diye…
       Mermer işte bunun içindi !  Yaaaa !
       Mevlüt günü sabah erkenden apartmandaki teyzelerin hemen hepsi bize geldiler. Holdeki masanın etrafına sıralandılar. Limonlar bıçakla ikiye ayrılıyor. Sıkılıyor. Suyu sürahiye dolduruluyor. Sürahi  dolunca mutfaktaki, içi boşaltılmış su küpüne dökülüyor.
      Bir sandık limon böylece sıkıldı. Küp miktarı kafide doldu. Üzerine su ve şeker ilave edildi. Karıştırıldı. Limonata hazırlanmış oldu öğle olmadan.
      Oldu olmasına da. Temmuz ayı. Ortalık  cehennem.  O havada hamam suyu gibi limonata  ikram edilir mi ?
       Annem bana bir lira verdi :  “Git Petro Efendi!den bi liralık buz al da getir.”
       Petro Efendi Amca, tam karşımızdaki Topçu Caddesinde manav. Yugoslav  asıllı mı, Boşnak mı, öyle biri idi işte. Çok iyi bir adamdı. (Altı sene sonraki 6 Eylül faciasında dükkanı yerle bir edilenlerden) Yazın buz da satıyor. Mahallenin bütün çocukları öğle vakti ordayız. Buz kamyonu gelinceye kadar eğleniyoruz aramızda.
       Parayı uzattım. Kaşlarını çattı: “Bi liralık buz da ne oluyor. Sen on kuruşluk almaz mısın her gün ?”
       Doğru söylüyordu. Ben ya öğleyin bir defada on kuruşluk, ya da öğlen ve akşamüstü iki kez beş kuruşluk alırdım.
      “-  Bugün bi liralık istiyorum Petro amca.”
      “- Olmaz. Veremem. Başkasının hakkını vermem.”
      Veririm vermezsin…
      “- Sen sölesene bakim. Ne yapacaksınız bi liralık buzu? Nerden çıktı bi lira?”
      “- Petro Amca. Benim babam öldü. Bugün onun mevlütü var. Misafirler gelecek. Kalabalık. Annem su küpünde limonata yaptı. Onun için bi liralık istiyoruz.”
      Adamın suratı bir anda değişti : “Evlât şunu niye peşin peşin söylemezsin be yahu?”
      Bir kalıp buzu  iki ucundan iple sardı. O ipleri de ortadan birleştirdi tutacak sap gibi.
      “Al bakim. Dikkat et. Kırmadan götür.”
      Parayı uzattım. Almadı. “Dursun hele şimdi. Acelesi yok.”
      Tam giderken seslendi. “Evlât. Dur. Dur Bekle. Belki bir kalıp yetmez. Bir  kalıp daha vereceğim.”
      “- Nasıl taşırım ben Petro amca?”
      “- Sen taşıyacak değilsin zaten.”
      Benim  yaşlarımda bir oğlu vardı. Dükkânda dururdu çırak gibi.  Anlamadığım dilde çocuğa  bişeyler söyledi. Bir kalıp da ona verdi.
       “- Hadi bakalım. Dikkat edin haaa. Düşürüp falan kırmayın  haaa.”
       “- Peki parası no’lacak Petro amca?”
       “- Bak halâ para diyor. Şimdi çekecem kulaklarını  haaa.”
       Annem karşısında iki çocuk, iki kalıp buz görünce şaşırdı. “ Oğlum ne bunlar böyle ?”
       Anlattım. Parayı da  geri verdim.  “Hem para almadı. Hem de iki kalıp verdi.”
       Çocuğa  vermek istedi bir lirayı annem. Çocuk almadı.  “Bari şunu al oğlum”  diye beş kuruş bahşiş vermek istedi. Onu da almadı. Koşa koşa gitti.
       Sonra ne oldu dersiniz efendim?  Ertesi gün annem gitti Petro Amca’ya parasını vermek için. Tıpkı müsü Davit amca gibi o  da:  “Almam. Israr etmeyin. Çok israr ederseniz alırım ama bi daha size beş kuruşluk mal satmam. Buz da satmam. Biz aynı mahalledeniz. Komşuyuz komşu.”
       Bir şey ilâve etmeme gerek var mı ? Yok ama yine de edeyim.  Bu adam ne annemi tanırdı doğru dürüst ne de beni.  Bütün ilişkimiz, günde on kuruşluk buz almaktan ibaretti. O da yazın. Kışın belki aylarca dükkanına adım bile atmamışızdır.
      İşte bu adam, günde topu topu on kuruşluk buz sattığı insanlara “Komşuyuz biz komşu” diyor ve de buzun parasını almayarak, kocasını yeni  kaybetmiş dul bir kadına, yapabileceği jestin azamisini yapıyor. Gösterebileceği hümanizmanın  azamisini sergiliyor…
     Günümüzde böyle bir esnaf, Diyojen’in feneri ile aransa,  bulunur mu dersiniz ? 
*
Varan 4 :
               Öğle yemeğinden sonra apartmanda ne kadar iskemle, tabure falan varsa hepsi bize taşındı. Keza ne kadar tabak, çatal kaşık, bardak varsa bize taşındı. Hoca efendilerin oturacağı baş köşe hazırlandı. Her şey tamam.
              İlk gelenler, babamın dairesinden arkadaşları, meslekdaşlarıydı.  En başta;  tam da o sıralarda gerçekleştirilmekte olan;  bu ülkenin iktisadi ve mali hayatındaki yenilik ve atılımların kuşkusuz en büyüğünü, en önemlisini teşkil eden  “Gelir Vergisi Reformu”nun mimarı, efsane maliyeci Ali ALAYBEK. Ve İstanbul’daki   diğer üst düzey Maliye Bakanlığı bürokratları. Üstadlar.
              Ve sonra apartmandakiler. Müsaadenizle birer birer  saymak isterim :
             1 numara: Müsü Dimitri amcanın hanımısı, adını hatırlayamadığım madam teyze. 2 numara:  Adını unuttuğum müsü. amcanın hanımısı Elefteria teyze ve  dört-beş yaşlarındaki kızı. 3 numara: Dul Madam Roza hanım teyze, yaşlı annesi ve  kızı Kleo.  4 Numara: Adlarını unuttuğum, soyadları Abuisak olan çiftin hanımı. 5 numara: Nuh Nebi’den kalma (!) otomobilin sahibi müsü Davit amcanın eşi Madam Raşel teyze ve gelini ( = oğlu Alber’in  eşi) Dora abla  (Bu  dünya güzeli Dora abla, iki sene sonra, o malûm, o Allah’ın belâsı hastalıktan yirmi dört yaşında öldü. Bütün apartman, bütün mahalle gözyaşı döktük. Hayatımda ilk defa Sinagogla tanıştım onun cenazesinde) 6 numara : Cemil Bey Amca’nın eşi Huriser Hanım teyze ve oğlu Atalay abi. (Atalay abi daha sonra Güzel Sanatlar Akademisini bitirip Yüksek Mimar oldu. Otuz senedenberi Bodrum’da yaşıyor) 7 Numara : Bizim karşı daire. Benim Münevver teyzem ve iki kızı.  8 numara: Bizim ev. 9 numara : Tünelbaşındaki  Pastellas züccaciyenin sahibi Müsü Mihal Pastellas amcanın adını unuttuğum eşi madam teyze. 10 numara : Apartmandaki lâkabı “Deli Vahdet” olan Vahdettin bey amcanın eşi Tülin hanım teyze ve de kızı Ayşe ve Vahdet amcalarla oturan ölen kardeşinin üç kızı.
         On daire işte böyle efendiiiim.
         Amma bir de 11 numaralı daire var. Orda oturan biri var. “O”nu oldukça ayrıntılı anlatacağım. Sebebi var çünkü:
         Oldukça zengin bir Rum çiftin tek kızıymış o. Kışın Ayazpaşa’da muhteşem bir dairede otururlarmış. Yazları da Heybeliada’da. Çok iyi öğrenim görmüş. Önce Parmakkapı’daki Saint Plucheri Fransız Kız Mektebi’ni, sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Filolojisini bitirmiş.  Diplomasını aldıktan sonra  “Ben bunca mektebi, evde oturup koca beklemek için mi okudum. Çalışacağım.” diye tutturmuş. Ailesi karşı çıkmış. “Paraya pula ihtiyacın mı var ki…?” demişler. Dinlememiş. Karaköy, Bankalar Caddesi’nde, Merkez Bankası’na bitişik Osmanlı Bankası’na başvurmuş. Fransızcası zaten sular seller gibi. O yıllarda yeni yeni revaç bulan İngilizcesi de var. Rumca ve Türkçeyi söylemeğe gerek bile yok. Osmanlı Bankası ise malûm, Paris merkezli  Fransız bankası. Havada kapmışlar. Çok dolgun bir maaşla çalışmağa başlamış.
       Asıl kıyamet ise daha sonra kopmuş. Kendi cemaatinden bir gence gönlünü kaptırmış. Ailesi buna da karşı çıkmış. “ O adam bize göre değil…” demişler. Dinlememiş. Bavulunu (veya bu öykülere daha yakışacağı üzere) bohçasını kaptığı gibi evini terk etmiş. Önce kilise nikâhı. Arkasından Beyoğlu Evlendirme Dairesi.         Cihangir’de ufak bir ev tutmuşlar.
     Ve fakat kısa süre sonraaaaa.
     Herifin ipsiz sapsızın, işsiz güçsüzün teki olduğu, hatta hatta karanlık bazı işlere bulaşmakta olduğunu anlayıncaaaaa…
     Bu kez de yine valizini kaptığı gibiiiiii.
     Nereye gelmiş biliyor musunuz ?
     Müsü Pastellas ile Vahdet Amcanın karşılıklı oturdukları 9 ve 10 numaralı dairenin sahanlığından  daracık bir merdiven çıkardı yukarı. Her tarafı açık teras katına. Boydan boya ipler  geriliydi karşılıklı. Apartman sakinlerinin çamaşır kuruttukları yer. Teras alanının  arkasında da  iki uyduruk oda  vardı. Ev deseniz değil. Daire deseniz hiç değil. Bir nevi gecekondu.              Apartmankondu!
      İşte Osmanlı Bankası memuresi, burayı tutmuşmuşmuş yirmi lira kira ile. Galiba 1949’un Şubat’ı falandı. Ve taşındığı günden itibaren tüm apartmanın ilgi odağı idi. Kocası olacak heriften mahkeme kararı ile mi boşanmış, yahut da öylesine mi ayrılmış? Malûm değildi. Bilinmezdi. Malûm olan, bilinen ise apartmandaki bütün amcaların, merdivenlerde falan ona rastladıklarında, hepsinin yüzünde güller açtığı idi…
    Nasıl açmasındı ki efendim nasıl açmasındı !
    Bir içim su idi zira Despina.
    Tamam da… Yüzünde güller açan, sadece apartmandaki yaşlı başlı amcalardan mı ibaretti dersiniz? Bir başkası daha yok muydu ona hayran, ona meftun, ona aşık acaba  ?
    Yanılmadınız efendim. Doğru tahmin ettiniz efendim. Bildiniz efendim !!!!
    Her fırsatta, her vesile ile çat kapı on bir numaranın çıngırağını çevirmekteyim :
    “ Despina abla. Ben bakkala gidiyorum. Sen de bişey ister misin ?”
    “ Despina abla mektubun var. Postacı aşağı bırakmış. Kaybolmasın diye ben alıp getirdim.”
    “ Despina abla. Annem su muhallebisi yapmış. Bunu da sana yolladı. ‘Afiyet olsun  diyor annem de’ dedi. Tabağın acelesi yok. Sonra ben gelip alırım.”
    Tabi kız farkında. Her seferinde tebessüm ediyor. “Tessekkur ederim pedakimu ( = çocuğum, küçüğüm)” diyerek saçımı başımı okşuyor.
    Ne var ki bu kuru kuru teşekkürler beni hiç kesmiyor! Hele hele pedakimu demesine acaip bozuluyorum. Ne pedakisi be! Biz ona sırılsıklam abayı yakmışız!  O çocuğum diyor… Olacak iş mi be!
     Sonunda patladım :
    “- Olmuyor ama Despina abla. Valla böle olmuyor.”
    “- Nedir olmayan? Ne olmuyor?”
    “- Her seferinde böyle kuru kuru teşekkür. Hepsi bu mu yani?”
    “- Peki ne olsun? Sen ne istiyorsun?”
    Haydiiiii. Buyrun bakalım. Ben ne istediğimi biliyor muyum ki !
    Ama sonunda kafamda bir şimşek çakıyor  :
     “ - Ne istediğimi sööliiim mi?”
     “ - Soyle. Soyle.”
     “- Sen şimdi bana söz vereceksin. Bekleyeceksin. Ben büyüyünce de benimle evleneceksin. Tamam mı? Söz mü?”
      Bir kahkaha atıyor… Nasıl gülüyor… Nasıl gülüyor… Gülerken bir taraftan da:
      “ Bendeki talihe bakiniz vire. İlk once ipsiz sapsizin teki serseri koca. Ondan sonra da kisa pantalonlu koca. Ne talih be! Ne sans be!  Hah… Hah…Hah….”
      O gülüyor. Ben de hayran hayran seyrediyorum. Gülünce daha da güzel oluyor.
      Sonunda gülmeyi keserek :
      “- Sen simdi bu evlenme isinden vazgeçecekzin. Onun yerinde baska bisey yapacağiz.”
      “- Ne yapacağız?”
      “- Sana ders vereceğim. Fransizca oğreteceğim. Ya da Rumca. İstersin ?”
      “- Nasıl istemem. Bayılırım. Ama Fransızca değil. Theleo Elenika (= Rumca isterim).
      “- Oldu o zaman. Tamam o zaman.”
     Aslında ben, o yılların İstanbul’unun…
     O yılların nüfusu bir milyonu bile bulmayan, tenha, asude, medeni, mutlu İstanbul’unun…
     Yık-yap-satçı çakalların, sırtlanların;  bugünkü gibi  mahvetmeğe, talan etmeğe, yağma etmeğe henüz başlamadıkları o güzel İstanbul’un…
      Gökdelenlerle, alış veriş merkezleriyle, sakil beton yığınlarıyla ırzına henüz geçilmemiş doğal güzellikler şahaseri o bakir  İstanbul’un…
       Denizleri, henüz bugünkü gibi yer yer lâğım batağına dönüşmemiş …
       Trafiğinin; bugünkü gibi insanları çıldırtma  raddesindeki  ümitsiz vak’a ve kaos raddesine gelebileceğinin, henüz akıllardan dahi geçmediği…
       ‘Niye yan baktın lan…‘ diye durup dururken  keyif için adam öldüren sapıkların, şizofrenlerin, magandaların; henüz bugünkü gibi sokaklarında ellerini kollarını sallaya sallaya dolaşmadıkları o canım İstanbul’un…
       Yani kısaca. Yani özetle:
       Üstad Yahya Kemal’in, “Sana dün bir tepeden baktım….” dediği  “Aziz İstanbul”un…
       O dünya cennetinin…
       O eşsiz İstanbul’un…               :
       Taksim’inde, Kurtuluş’unda, Cihangir’inde, Kuzguncuk’unda, Samatya’sında, Yeşilköy’ünde, Adalar’ında… oturanlarının  çoğu gibi…
      Bir miktar Rumca zaten  biliyordum aslında.
      Kulaktan dolma, konu komşudan kapma.
      Şimdi ise bir de öğretmenim olacaktı!
      Yaniya efendim, ‘Alaylı’lıktan, ‘Mektepli’liğe terfih etmekteydim!!!
     Az  buz şey mi idi bu!!!
     İşte ondan sonra her seferinde yeni yeni iki üç kelime, cümle öğretiyor, ezberletiyor, ve de eskilerden imtihan ediyor :
     “- Soyle bakalim. Kedi nasil diyoruz?”
     “- Ğata.”
     “- Ya köpek?”
     “- İskillos”
     “- Otomobil?”
     “- Aftokinito.”
     “- Aferin. Poli oreya (= çok iyi).  Esi poso hronon ise? (= Sen kaç yaşındasın?)
     “- İme endeka hronon (= On bir yaşındayım).
     “- Pio mina? Pio hrona? (= Hangi aydayız? Hangi senedeyiz?)
     “- Aprilios (= Nisan)  Hiliya. Enya kosiya. Saranda Enya (= Bin dokuz yüz kırk dokuz.)
     “- İperohos ! (= Harika)  Pios ise i  Selef Hanim?”
    İşte yakaladım! İstediği kadar üniversite bitirsin. Yine de “Şe” harfini ve “Re” harfini telâffuz edemiyor! Şimdi öğretmenlik sırası bende!
    “- Selef hanım ine lathos (= Selef hanım yanlış.) To sosto ine Şeref hanım. Şerife hanım (= Doğrusu Şeref hanım. Şerife hanım.) Ekini ine miteramu (= O benim annemdir.)
    “- Anladik. Anladik. Ukalalik etmesen olmaz! Simarmasan olmaz!”
    “- Signomi (= Özür dilerim) Despina abla.”
        (Bu arada şımarmak tamam da ukalalık ne demek ?”)
    “- Tamam. Tamam. Min lipate. Min lipate. (= Üzülme. Üzülme) Son bisey daha sorayim?”
    “- Sor. Sor.”
    “- Pios ime ? (= Ben kimim?)”
    İşte buduuuur!  İşte soru budur. Beklenen budur. Sorsun diye gözünün içine bakılan   budur ! Cevabı bin kere tekrarlanıp ezberlenmiş soru  buduuuur.
     Bülbül gibi şakıyorum tabi.
     “- İse i Despina (= Sen Despina’sın). İse i agapitimu daskala (= Sen benim sevgili öğretmenimsin).  İse i oreya mu daskala  (= Sen benim güzel öğretmenimsin). İse i  poli poli omorfi (= Sen çok çok güzelsin). Ego sagapo para poli (= Ben seni pek çok seviyorum).”
   “- Seni gidi yaramazzzzz.    Seni gidi çapkiiiin.”
*
      Annem, Despina’nın gelmesine çok şaşırdı:
      “- Hoş geldin kızım. Ama nasıl gelebildin? Bu saatte senin işte olman icap etmiyor mu?”
      “- Bankadan izin aldım Selef hanim. Yarim gun. Senelik konjemden mahsup edezeklerdir.”
      Müsaadenizle yine araya girip bir iki şey söyleyeceğim. Düşününüz. Yaşı yirmilerde güzeller güzeli gencecik bir Rum hanım, topu topu beş aydır aynı çatının altında olduğu komşusunun mevlütu için izin alıyor yarım gün. Yıllık izninden düşülmek üzere. Hem de nereden ? Bu konularda fevkalade  rijit Osmanlı Bankası’ndan. Bilenler bilir. Hem bu Osmanlı Bankası, hem de yanı başındaki Merkez Bankası;  yarım gün değil, iki saat izin için kök söktürürdü çalışanlarına. Sabah on dakika geç kalanın bu on dakikası kaydedilir, dakikalar saatlere, saatler de günlere çevrilerek yıllık izinlerinden indirilirdi.
    Zülfü LİVANELİ’nin “Hey Özgürlük….” Şarkısını, işte o günler için şöyle değiştireceğim efendim :
      HEY KOMŞULUK…..
     (Ve dahi… Ve de bu arada :
      Despina’nın sesi duyulur duyulmaz…
      Ön tarafta, hoca efendilerin orada, erkeklere ayrılmış yerde oturanların hemen hemen  hepsinin, aynı anda, hep beraber; güneş görmüş ayçiçeği fidesi gibi… Sesin geldiği hanımlar tarafına kafalarını şöööle yavaşça çevirip bir bakışları vardı kiiiii !!!!
      Altmış altı sene geçmiş aradan, hâlâ gözümün önündedir vallahi. Hatırladıkça hâlâ tebessüm ederim vallahi!)
*  * *
      Böylece apartmandakilerin hepsini  tamamlamış olduk. Şimdi sıra apartman dışından gelenlerde. Mahalledeki öteki komşularımızda. Dostlarımızda. Kısaca diğer insanlarda. Evet insanlarda:
     Bizim evin az aşağısında oturan, koyu Demokrat Partili, fanatik İsmet Paşa muarızı Mehmet Esmer bey amcanın (o CHP iktidarı günlerinde, Demokrat Partili olmak büyük cesaretti haaa !!!) eşi Mualla hanım teyze geldi. “Kral kaynanası (!)”olan annesi  Hacı Hadiye Büyük Hanım Teyze ile !!!  (O da ne demek mi? Efendim Mualla teyzenin ablası;  o yıllarda Suudi Arabistan  tahtında oturan kral İbnissuud  ile evli idi ! İmiş ! İşte Hacı Hadiye teyze de sık sık Arabistan’a, kaynanası olduğu bu herifin sarayına gidip uzun süre kalır idi. Ve dahi mahalledeki kulak gazetesine (!) göre, her seferinde de mebzul miktarda çil çil, sarı sarı Suudi altınları ile döner imiş. Yaaa !!!)  
     Sonra. Sonra. Karşımızdaki Abdülhak Hamit Caddesinde, benim doğduğum gün apartmanına bitişik  apartmanda  oturan, yani tee o zamandır tanıdığımız çok şişman Madam Teyze. Adını hatırlayamıyorum. Ama sadece İstanbul’un değil, sadece Türkiye’nin değil; dünyanın en meşhur çiçekçilik firmalarından biri olan Sabuncakis’lerin hanımı olduğunu biliyorum. Sonra sonra : Abdülhak Hamit’e paralel Şehit Muhtar bey caddesinin ucundaki Altıntepe apartmanında oturan Mükerrem hanım teyze. (Altıntepe apartmanı bugün dahi yerinde duruyor. Hayret. Yıkılıp  otel yapılmadı) Oğlu, benim yetmiş seneden ziyade, doğumdan bugüne arkadaşım Dr.Güngör AKYÜZ.  Diş Hekimi. 1963’ten bu yana Almanya’da yaşar, çalışır. Dortmund’daki evinde kaç kez kalmışım? Yatmışım kalkmışım? Hesabını ne o bilir ne de ben !) Ve de onların karşısındaki apartmanda  oturan Lütfullah Kurt bey amcanın eşi Adalet hanım teyze. Annemin deyişiyle EDALET  HANIM. Onun da bir oğlu var. Bizden büyük. Ağabeyimiz. O yılların  Hollwood ’un  en hain (!) jönü  Clark Gable’e olan müthiş benzerliği ve de ona taş çıkartan inanılmaz yakışıklılığı ile mahallenin bütün kızlarının yüreğini hop hop hoplatan. Üstelik çok da meşhur. Çok da popüler. Kim mi? Fenerbahçe’nin ve milli takımımızın  unutulmaz kalecisi Şükrü ERSOY. (Şükrü ağabeyime buradan hürmetlerimi sunmaktayım.)
     Sonra. Sonra : Yine Şehit Muhtar’da oturan ; Taksim Meydanı’ndaki Majik (=Taksim) sinemasının yanındaki ‘Sokrat Kuru temizleyicisi’nin sahibi Sokrates Melahrinos bey amcanın, adını unuttuğum hanımısı madam teyze. (Onun da iki oğlu vardı. Taki ve Lâki. Nerdeler, ne yaparlar acaba?)  Sonra. Sonra : Şehit Muhtar ve Abdülhak Hamit Caddelerini dikine kesen, bizim evi de diklemeden gören Topçu Caddesi’nde, bakkal ve mahalle muhtarı Hamdi bey amcanın dükkânının üstünde oturan upuzun boylu, sapsarı saçlı teyze. Adını bilmezdim. Kimse de bilmezdi. “Çerkez hanım” diye bilinirdi mahallede. Annemle ünsiyyeti, sabahları çarşı pazar alışverişlerinde karşılaştıklarında selâmlaşıp hal hatır sormaktan ibaretti. Yine kendisi gibi sarışın, uzun boylu kızı ile geldiler. Kızının da adı bilinmezdi. “Çerkezler’in kızı” denirdi.  Kızı anasından, anası kızından güzeldi. Zaten Çerkez ırkının dillere destan güzelliğini zikretmeğe gerek var mıdır ki ?
    Hemen arkalarından da Hamdi amca geldi hanımı ile. Çerkezlerle beraber yola çıkmışlar. Ama Hamdi amca bizim üç kat merdiveni ağır ağır çıktığı için bir iki dakika gecikmiş.
    Sonra. Sonra: Abdülhak Hamit ile Topçu Caddesi’nin kesiştiği köşedeki inhisar-sigara-gazete bayii Rober amca geldi eşi ile. Soyadı  ya Hasırcıyan idi ya da  Hisarcıyan. Babam her sabah işe giderken ondan bir paket Hususi Kokulu sigara ile bir Cumhuriyet gazetesi alırdı. Pazar sabahları ise bu benim görevimdi.
     Ve bakınız ki bu insan; günde topu topu  bir sigara ve bir gazete sattığı bir müşterisinin, yani yüzlerce müşteriden ancak ve sadece birinin mevlütuna geliyor! Hem de karısını yanına alarak! Hem de dükkânını kapayarak !!
      Bir şey ilâve etmeğe gerek var mı ?
      Artık başka gelen olmaz derken, saat de ikiyi biraz geçerkeeen…
      O da ne? Kapının önünde bir çocuk ve bir hanım ve bey. Belli ki anası babası. Annem şaşırdı. Hiçbirini tanımıyor. Oysa ben çocuğu tanıyorum.  Boğos amca’nın dükkanının yanındaki arsadan oyun arkadaşım Spiro. Genellikle Spiraki dediğimiz. Tamam da ne alâka?  Çünkü Spiraki’nin babası da, tıpkı Boğos usta gibi otomobil tamircisi. İyi de bizim otomobil tamircisi ile ne işimiz ola? Otomobil sahibi olmak kiiiim?   Biz kiim?
    Sonra anlaşıldı. Ben birkaç gün önce arsada oynarken söylemiştim çocuğa babamın mevlütu var diye. “Mevlut ne demek ?” diye sormuştu. “Ölenin arkasından dua okutulur.” demiştim. Ne gün diye sormuştu. Ben de söylemiştim. İşte çocuk  babasına söylemiş. Babası da, hanımını alıp gelmiş. Ne onlar bizi tanır. Ne biz onları tanırız. Adam, yani o insan, bacak kadar çocuğunun  arkadaşının;  hiç tanımadığı, adını sanını bilmediği babasının mevlutüne geliyor! Tıpkı Rober amca gibi hem. Eşini de yanına alarak.  İşini gücünü bırakarak!
   Tabi hemen buyur edildiler. Adam ön tarafa geçti. Karısı da hanımlar tarafına. Yanında getirdiği eşarp ile de başını örttü.
    Onların arkasından; ara sıra annemin de çağırdığı gündelikçi terzi Madam Andromaki geldi.  (Gündelikçi terzi = Sabah erkenden gelerek, hem evin hanımının ve hem de komşu hanımların yardımıyla;  kumaşı önce biçen, sonra teyelleyip  prova eden, ve dahi  ütüsünü de yapıp evin beyinin dönme saatinden önce kesinlikle dikip hazır ettiği elbiseyi,  ‘Eyi günlerde giyiniz’ diyerek teslim eden terzi kadın. Yevmiyesi o tarihte yedi buçuk lira idi.)
    Onun da arkasından, yine  mahallenin çamaşırcısı Nazan hanım geldi. (Kollu, merdaneli ve genellikle Hoover marka çamaşır makinelerinin, henüz ve ancak zengin familyalarda görüldüğü o yıllarda, bizim gibi o makineye sahip olması hayal dahi edilemeyen evlere ; haftada, on beşte veya ayda bir gelerek; havagazı ocağında  kaynattığı teneke teneke sularla, kalıp kalıp  beyaz sabunlarla, bakır yada çinko  kocaman leğende evin çamaşırını yıkayan kadın.  Yevmiyesi o tarihte beş lira idi.)
*
   Ve son olarak da iki büyük sürpriz. Birini şimdi anlatacağım. Ötekini sonra. Çünkü bu ikincisi hakikaten inanılmaz. Hakikaten Bingo!
    Tam hoca efendiler “Euzu besmele” çekip  başlıyorlardı kiiiii…
    Kapıda Haydar efendi belirdi!
    Haydar efendi de kim mi? Efendim, eskiden her mahallenin bir delisi vardı. İşte bu gelen de bizim mahallenin delisi. Aslında deli falan değil. Allah’ın bir garip kulu. Talihsiz kulu. Aklı başı yerinde.  Feylesof deyin. Rint deyin. Zavallı deyin. Berduş deyin. Haneberduş deyin. Şimdiki tabirle ‘Homeless’ deyin.  
Ne derseniz deyin. Hikayesi çok uzun. Ve de çok hazin.  

Çok iyi bir ailenin çocuğuymuş ammmaa…
   Bütün gün mahallede dolanır. Saç sakal birbirine karışmış. Üst baş perişan. Ev taşıyanların, yazlığa gidip gelenlerin eşyalarını falan taşır. Kimseye zararı yoktur. Ne iş bulursa yapar. Kimseden para istemez. Verilirse binbir teşekkür eder. Dua eder. Eline geçen birkaç kuruşu da şaraba yatırır. Kafası  her daim kıyaktır.  Ama bir konuşsun. İnanamazsınız! Profesör sanırsınız. Kullandığı kelimelere, cümlelere şaşar kalırsınız. Gece oldu mu kaybolur. Nerede yatar kalkar kimse bilmez.  Gerçek adı Haydar mıdır, kimse bilmez.
    Hani Paris’te, metro mazgallarını mesken tutmuş klaşörler vardır ya. İşte onların Talimhane versiyonu!
    Misafir hanımlardan bazıları kapıda onu görünce “Bu herif burada ne arıyor….” diye homurdanmaya başladılar. Annem hemen koşturdu. “Buyur Haydar efendi. İçeri gir.”  Girmedi. Eğilip kulağına bişeyler söyledi.  Demiş ki : “Hanım abla. Allah’ıma yemin ederim ki dündenberi ağzıma bir damla sürmedim. Hem de abdest alıp geldim. Müsaade et şuracıkta durayım.”
    Annemin bütün ısrarına rağmen içeri girmemekte direndi. Kapının önünde, merdivenlerde altına verilen taburede oturdu mevlut bitinceye  kadar. Sonra da herkes gibi helvasını yeyip limonatasını içip gitti.   “Allah kabul etsin hanım abla…” diye diye.
 *
      Ve nihayet saat iki buçuğa doğru mevlüt başladı. Hoca efendilerden  biri Kur’an-ı Kerim okuyor. Öteki Mevlit. Dönüşümlü olarak. Özellikle Mevlit okuyanının sesi inanılmaz  güzel. Herkes huşu içinde dinliyor. Ben de hayatımda ilk kez dinliyorum. Ve Süleyman Çelebi’nin bu eşsiz benzersiz eseri, bu şaheseri ;  aklıma, zihnime bir daha unutulmamak üzere kazınıyor.
     O ne muhteşem Türkçe Yarabbi. Arapçayla, Farsçayla falan asla karıştırılmamış…
     O ne  kadar saf, ne kadar arı, çağıl çağıl çağlayan, billur gibi nefis Türkçe Yarabbi...
     On bir yaşındaki bir çocuğun dahi en ufak bir tereddüt duymadan anlayabileceği…
     Kainatın Tek ve Ulu Yaradan’ının en sevgili kuluna,  muazzez Peygamberimiz’e duyulan sevgi, bağlılık, minnet, şükran…
     Bundan daha güzel, bundan daha muhteşem ifade edilebilir mi acaba?
      Allah adın zikredelim evvelâ
     Vacip oldur cümle işte her kula.
      …………………. 
      Âmine hatun Muhammed ânesi
      Ol  sedeften doğdu ol dür dânesi.
       …………………………
      Ol gice kim doğdu ol hayrül-beşer 
      Ânesi  anda neler gördü neler.
      ……..…………………………
      Sûsadım  gayet harâretten katî
      Sundular bir cam dolusu şerbeti.
      ……………………..
      Merhaba ey ali sultan merhabâ
      Merhaba ey kân-ı irfan merhaba
      Merhaba ey………..
 
     Hanım misafirlerin çoğu, mendillerini çıkartmışlar, gözlerini siliyorlar.
 *
     Ve de gelelim ikinci büyük sürprize :  
     Vakit ilerlemekte ve mevlütün sonuna yaklaşılmakta idi  kiiiii…
     Hiç beklenmedik bir misafir hanım geldi.
     Evet.  Gerçekten çok büyük bir sürprizdi bu gelen. Kimsenin tahmin ve tasavvur edemeyeceği…
    Yukarda da dediğim gibi tam bir BİNGO!!!
    Peki kimdi gelen?
    Biraz uzunca anlatacağım müsaadenizle.
    Min evvelinden başlayıp min ahırında                    noktalayarak !
    Efendim, ülkemizde  1929 yılı ve 1930’lu yılların başlarındaki güzellik yarışmalarını  ve o yılların güzellik kraliçelerini bilmeyen pek yoktur. 1929  Feriha Tevhik hanım. 1930 Mübeccel Namık hanım. 1931 Naşide Saffet hanım. Ve bilhassa  da 1932 Keriman Halis hanım. Ki  daha sonra  Brüksel’de yapılan yarışmada ‘Dünya güzeli’ seçilip  ATA’mız tarafından kendisine ‘ECE’ soyadı verilmiştir.
   O  vakitten sonra  ara verilen  bu yarışmalara, 1950 yılında  tekrar başlandı. Hemen belirteyim ki son derece ciddi ve düzeyli bir yarışma idi bu. Jüri üyeleri;  şimdikilerdeki gibi birtakım cavalacoz  tiplerden, eşcinsellerden,  artiz bozuntusu hatun kişilerden, gazeteciyim diye geçinen yalaka tayfasından  falan değildi.  Hepsi zamanının en  tanınmış ve ciddi muharrirleri, ilim adamları, üniversite hocaları, çok değerli sanatkârlarından oluşmakta idi. Organizasyonu tertipleyen (eskileri gibi) CUMHURİYET gazetesi idi çünkü.
      Keza yarışmacılar da aynen jüri üyeleri  gibiydiler. Şimdilerin ağzı çikletli, eli tenis raketli (!), ana dillerini yüz elli kelime ile ancak konuşan yellozlar değil. İstanbul’un en seçkin, en saygın ailelerinin tahsilli terbiyeli, görgülü kızları.
     O yıl Güler ARIMAN adında bir genç hanım kraliçe seçildi.
     Takip eden 1951yılında, yine aynı ciddi organizasyonla, Günseli BAŞAR adında genç bir hanım kraliçe seçildi. Ve ertesi yıl Napoli’de yapılan yarışmada da Avrupa Güzeli oldu.
     Ve 1952 yılında da yine aynı gazetenin aynı ciddi organizasyonunda bu kez Gelengül TAYFUROĞLU adında bir genç hanım kraliçe seçildi.
    (Bu üçüncüden sonra İstanbul’un elitleri arasında bir espri alıp yürümüştü: “Kızınızın kraliçe seçilmesini mi istiyorsunuz? Hemen adını değiştirip ‘G’ ile başlayan bir isim koyun!  Güler. Günseli. Gelengül.
      Bu “G” harfinin tılsımı bir sonraki 1953’te bozuldu (3) ama ! )
     Tayfuroğlu’nun kim olduğuna gelince:
    Bizim evin önündeki bayırın üstünden geçen Abdülhak Hamit caddesinde, tam karşımızda beş katlı Elmas Apartmanı vardı. Talimhane’nin ve dahi o yılların İstanbul’unun en görkemli binalarından biri. Cephesinde kabartmalar, heykelcikler falan olan. Sahibi de; uzun boylu, iri yapılı, gayet şık giyinen, gayet kalantor, gayet kelli felli bir zat idi. En üst kattaki dairesinin balkonuna çıkar, purosunu tüttürürdü keyifle. Biz karşıdan görürdük hep. Ve kapının önünde duran Packard marka, vapur gibi kocaman  beyaz yanaklı lâstikli otomobilin de sahibi. Hususi şoförlü.
     Evinde telefon, buzdolabı bulunanın dahi zengin sayıldığı o yıllarda; beş katlı apartman sahibi olmak, hususi otomobil sahibi olmak ne demek! Varın hesap edin! “Milyoner” denirdi onlara! (Nitekim merhum Başvekil Adnan MENDERES’in 1950’li yıllar boyunca kullandığı siyasi sloganlarının en meşhuru  da “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” idi.)
     Bu milyoner zatın uzun boylu, sapsarı saçlı dünyalar güzeli bir kızı vardı. Bir görenin bir daha baktığı.
    1952’de kraliçe seçilen, işte bu sapsarı saçlı güzeller güzeli idi. Mahallemizin Gelengül’ü.  Benim gibi kısa pantalonluların da “Gelengül abla”sı.
    (Kraliçe seçildikten kısa bir süre sonra, Gelengül abla; o yılların en tanınmış yerli film yapımcılarından Hürrem ERMAN ile evlendi.)
   İşte mevlütun sonlarına doğru beklenmedik gelişiyle herkesleri şaşkına çeviren hanım da.
   O  balkonda purosunu tüttüren  zatın karısı, yani Gelengül ablanın annesi idi.
   Her daim şık. Takılarla, mücevherlerle, kışın astragan kürklerle dolaşan  hanım !
   Öteki misafirlerden bazıları gibi, annemle çarşı pazar alışverişlerinde karşılaşmışlığı falan da asla bahis konusu olamayan.  Olamayacak. Ne çarşısı, ne pazarı? Kaç tane hizmetçileri vardı kim bilir !
   Ve de bu milyoner eşi hanım, bu şık, bu  aristokrat hanım.    
   Şimdi gayet sade, gayet basit bir kıyafetle.
   Kolları, eteği uzun, yakası boynu kapalı basit bir elbise ile, takısız mücevhersiz, boyasız makyajsız…
   Bizim gibi sıradan, orta halli bile zor sayılacak bir eve geliyordu ansızın!
   Ne tanışıklığımız, var. Ne de ahbaplığımız.           Olmasına da zaten imkân yok.
   Başta annem ve diğer bütün misafirler;  şaşırmasınlar da ne yapsınlardı  ki!
   İyi de nasıl oluyordu  bu iş?
   Mevliten sonra anneme anlatmış:  Hava gayet sıcak ya. Balkonlar, pencereler sonuna kadar açık ya. Bizim hoca efendilerin gür sesleri de açık balkondan dışarıya yayılıp  taaa uzaklardan bile duyuluyor ya. İşte hanımefendi de evinin balkonundan bu sesleri duymuş. Merak edip, git bak bakalım, öğren nedir diye kapıcılarını bizim apartmana yollamış. Bizim kapıcı Ömer Efendi de anlatmış böyle böyle diye.  Bunun üzerine hanım karar vermiş. Kalkmış gelmiş. Hiç tanımadığı halde. “Sevaptır diye düşündüm…” demiş.
  *     *      *
    İşte  bizim 1949’un Temmuz’undaki mütevazı mevlit cemiyetimizim öyküsü budur efendim!  Hata ve nisyan müstesna  olmayaraktan!
    Davetlisi, kendi gelen davetsizi, tam bir mozaik. Evvelce de söylediğim gibi tam bir potpori.
    Zamanın en üst düzey Maliye Bakanlığı bürokratlarından tutunuz da;  küçük sanat, ticaret ve hizmet erbabı kuru temizleyicisine, kırtasiyecisine, gazete bayiine, otomobil tamircisine kadar…
    Filoloji mezunu bankacısından tutunuz da; beş lira yevmiyeli çamaşırcısına, yedi buçuk lira yevmiyeli gündelikçi terzisine kadar…
    Arabistan kralının çil çil altınlarıyla oynayan kaynanasından tutunuz da; sokaklarda yatıp kalkan haneberduşuna  kadar…
    Apartman sahibi, hususi otomobil sahibi,  milyoner eşi, aristokrasi sembolü hanımefendiden tutunuz da, bütün gününü dolma doldurup yufka açmakla geçiren  en mütevazi ev hanımlarına kadar…
   Ve dahi sevgili Sezen AKSU’nun “….şinanay da yavrum şinanay…” şarkısındakinin tıpatıpı olarak  :
    Müslümanı, Yahudisi ve Rumu…
    Hepsi bir arada. Hepsi aynı potada. Hepsi aynı duygu ve düşüncelerle meşbu.
    Hepsinin ortak paydası aynı :  Meslek tesanüdü. Esnaf-müşteri bağı. Mahallelilik kavramı.  Komşuluk. Arkadaşlık. Dostluk. Ahbablık. Sevgi.
    Yani kısaca ve tek kelimeyle: İNSANLIK.
 *
     İşte şimdi de yine Hediye Hanım’a sesleniyorum. Tanıdığım en bilge insan olan sevgili  Hediye Hanıma.
     Bütün bu anlattıklarımdan sonra,  hâlâ  “… abartmalı mı acaba,  süslemeli mi acaba…?” falan demeye devam eder isen eğer!
    Vallahi de insaf etmem.  Vallahi de acımam.  Billahi de gözünün yaşına bakmam!
    “DİASPORA 3”ü  sürerim sahaya,  bilesin haaaa !!!  *    *    *
     Ve son olarak :
     Mektepte kimya dersinde okumuştuk.  Lavvaziye Kanunu  diye bir kanun vardı değil mi? Hani hiçbir boşluk boş kalmaz, boşalanın yeri hemen doldurulurdu değil mi?
      Şu yukarda anlattığım insanlardan şimdi kalan var mı ? Şimdi olan var mı?
      İşte Hediye Hanım burada haklı. Onların hiçbiri artık yok.
      Ne oldular peki?
      Büyük Yaşar Kemal Usta’nın deyişiyle  “… o güzel insanlar, o güzel  atlara bindiler.  Gittiler. İmleri timleri bilinmez oldu.”
     Oldu da. Madem ki Lavvaziye kanununa göre hiçbir boşluk boş kalmayacak! O gidenlerin yerini kimler doldurdu peki?
     Cevabı kolay. Açın bakın günlük gazeteleri. Özellikle cemiyet haberlerini. Magazin haberlerini. Görün bakalım kimler doldurmuş, kimler doldurmakta :
     - Siyah takım elbisenin altında, parmak arası plâstik Tokyo terlikle dolaşan para şımarığı   gavatlar.
     - Dolgun cüzdan avcısı üç beş sürtüğü koluna takıp  poz vermekle “Playboy (!)” olmuş aynı tertipten kazmalar.
     - Bir tarafta torun torba sahibi;  bir tarafta  Van Fin Fon… isimli Felemenkli aftos sahibi, sevgili sahibi, jigola sahibi; seksenini çoktan devirdiği halde yirmi senedir hiç aksatmadan her sene ellinci doğum günü pastasını kesen kaşarlanmış sosyete (!) karıları.
    - Yanındaki kara yağız herifi  “Bu benim kocam”  diye takdim eden pala bıyıklı moda kreatörü    i…ler. 
    - Teneke mahallesinden geldiğini unutup gecenin üçünde alışveriş merkezi açtırıp bir saat içinde altı yüz bin liralık alışveriş yaptığını gazetecilere açıklayan  ‘Cumbadan rumbaya’ yosmalar.
    - Bir düzinelik otomobil koleksiyonuna kattığı on üçüncüsünün önünde sırıtarak poz veren sözüm ona talk showcu, sözüm ona komedyen soytarılar.
    - Kurtuluş savaşı palavradır… Öyle bir savaş falan yapılmamıştır….” diyen necasetler.
    - Sekiz yaşındaki kızla nikâh caizdir diye fetva veren dinsiz imansız Allah’sız sapıklar.
    - Hayattaki bütün işlevi;  muşmula suratlı o haramzade herifin koynundan,  muşmula suratlı daha zengin öteki haramzade  herifin koynuna girmekten ibaret olup, kalan vaktini de bilmem hangi sahil kasabasındaki şezlongta güneşin altında camız gibi yatıp kıçını başını teşhir etmekle geçiren dünyanın en eski mesleğinin mensubu  karılar.
     Evet. İşte bunlar doldurdu o boşluğu. Ve bunlar gibi daha niceleri doldurmakta.
     Ve bu baziçede bize düşen de :      .
    “Ağla çeşmim ağla dur….” demekten  ibarettir efendim ne yazık ki.
__________________________________________________________________________
(1) :  Ben sana mecburum bilemezsin / Adını mıh gibi aklımda tutuyorum / Büyüdükçe büyüyor büyüyor
         gözlerim / Ben sana mecburum bilemezsin……………………………

(2) Meyvehoş: O yıllarda İstanbul’un meyve sebze hal’i ; Galata Köprüsü’nün Eminönü ayağı ile, Unkapanı
      Köprüsü’nün keza o taraftaki ayağı arasındaki Haliç kıyı şeridiydi. Meyvehoş diye bilinirdi. Şehrin yaş meyve ve sebzesi; Marmara Bölgesindeki  Yalova, Marmara Ereğlisi, Karamürsel… gibi üretim merkezlerinden;   kocaman takalarla buraya getirilirdi.Yani deniz yoluyla. Yani en ucuz, en rasyonal nakliye yöntemiyle.
   1950’lerden itibaren ülkemizin  tanıştığı  demokraaaaaaasi ile;  demir ve deniz yolu tu kaka edilmekle, işte bu hal de, deniz kenarından kaldırılıp bugünkü yerine taşındı.  Yani deniz yolu , akıl ve bilime yüzde yüz  aykırı olarak terk edildi. Çünkü bütün nakliye karayolu ile yapılsındı. Çünkü  karayoluna, petrole, yedek parçaya bağımlı olalımdı. Çünkü, evrensel  petrol baronlarının, vahşi kapitalizmin ağzı salyalı gözü doymaz tiranlarının esiri olalımdı.  Ve bilhassa ve çünkü,  büyük ve eşsiz  stratejik dostumuz (!!!)  böyle istiyordu.
       Tarlasında örneğin kilosu elli kuruş olan domatesin, Laleli’deki, Cihangir’deki manavda beş liradan satılmasının nedeni budur işte !

(3) 1953 yılında Ayten AKYOL adında genç bir hanım kraliçe seçildi. Daha sonra da İstanbul Teknik  Üniversitesi   hocalarından Prof.Turgan SABİS ile evlendi.
    Turgan SABİS hoca, maalesef genç yaşta aramızdan ayrıldı. Kraliçemiz Ayten Akyol  SABİS hanımefendi, halen yaz kış Büyükada’da yaşar. Tüm Ada’nın, herkesin, herkesin gönüllerinin  kraliçesidir. Seçildiği gün ne denli güzel, zarif, kibar, asil ise;  şu anda da o kadar güzel, o kadar zarif, o kadar kibar, o kadar asildir.  İnaılmaz tevazu sahibidir. Nitekim bu hakirle de lütfedip ünsiyyet eder. Kerem edip rastladığında hal hatır sorar.
    Ve… Ve… Ve…
    Hele üçüncü bir Ada sevdalısının, efsane gazeteci rahmetli Necmi TANYOLAÇ’ın da  huzuruyla, 2006’nın Eylül’ünde, Büyükada’da  Aya Yorgi Tepesi’ndeki kır gazinosunda bir  muhabbetimiz, bir akşamımız bir mehtap safamız vardır ki…
   Tıpkı Rakım ELKUTLU  hoca’nın :  “ Mümkün mu unutmak…neydi o akşam / Rüya gibi, hülya gibi bir şeydi o akşam…” dediği eşsiz nihavendinin taa kendisi.
   İşte o unutulmaz  akşamın unutulmaz anısı. Kraliçemle benim resmim.
   Ve de Necmi abi’nin  o akşam için o  sıralar  çalıştığı  gazetedeki yazısının başlığı. (Yukarda)
   Necmi Ağabey nurlar içinde yatsın.
   Ezeli ve ebedi kraliçeme de hürmetler. 
Daha n



Bu yazı 24153 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI