Bugun...

Erkan ALTACA
YILBAŞI SEPETİ: İÇKİSİZ ! YILBAŞI YAZISI: İÇKİLİ !
Tarih: 04-01-2016 14:18:00 Güncelleme: 04-01-2016 14:18:00


1929 yılının Chicago’sunda geçen film; bir cenaze arabasının ağır ağır yol almasıyla başlar. Arkada, üstü çiçeklerle örtülü tabutun yanlarında; iriyarı, izbandut gibi ikişerden dört adam vardır. Hepsi birbirinden tipsiz !  Hiçbirinin yüzünde de, bir yakınını, eşini dostunu kaybetmiş insanların doğal olarak duyması gereken üzüntüden, yeisten falan eser yoktur ! 
    Derken siren sesleri duyulur. Bir polis otomobili peşlerine takılmış ve ateş etmektedir. Cenaze arabası da sür’tini arttırır. Aynı zamanda da arkadaki tipsiz herifler, oturdukları mahallin tavanındaki  ‘zula’dan  çıkarttıkları, o yıllara özgü tamburalı makineli tüfeklerle polislerin ateşine karşılık verirler. Kovalamacaya, şimdi müsademe de eklenmiştir.  Kurşunlar vızır vızır yağmaktadır iki taraftan birbirlerine.
   Ve biraz sonra bir ilginç görüntü daha belirir :  Polis kurşunlarının delik deşik ettiği tabuttan şırıl şırıl bir şeyler akmaktadır! Tipsiz heriflerin suratları, işte o anlardan itibaren iyice asılır
 İÇKİ ŞİŞESİ DOLU TABUT!
Oldukça uzun süren kovalamacanın sonunda, polis otomobili bir virajı dönemez ve takla atarak devrilir. Takip sona ermiştir. Cenaze arabası hızını yavaşlatıp yoluna devam eder ve biraz sonra kilise görünümündeki büyük bir binanın geniş bahçesine girer. Önünde durulan kilise kapısı, şifreli olarak vurulur. Kapıyı açan ve tipsizlikte gelenleri aratmayan  birkaç kişinin de yardımıyla tabut indirilir ve içeri alınarak kapağı açılır.
    Fakat o da ne !
    Tabutun içinde ölü falan yoktur ! Ne vardır peki ?  Birçoğu polis kurşunları ile parça parça olmuş içki şişeleri !!!  Deliklerden şırıl şırıl akan da, işte bu kırılmış şişelerin içindekilerdir. 
    Tipsiz adamlar sağlam kalan şişeleri ayırırlar. Elleriyle kollarıyla taşıyarak, oldukça uzun karanlık koridorlardan geçip alt katlardaki  bodrum gibi bir yere inerler. Buradaki kapıyı da yine şifreli bir şekilde vurup beklerler.
    Kapı açılır.
    Ve bir kez daha o da ne ?
    Burası kilisenin herhangibir  bölümü veya bodrum falan değildir. Sigara dumanından gözün gözü görmediği bir gece kulübüdür ! Orkestra çalmakta ve kadınlar, erkekler çılgınlar gibi dans etmekte, hoplayıp zıplamakta, eğlenmektedirler...
   Ve… Ve… Ve… Elbette herkes kafayı çekmektedir. İçki; sular seller gibi akmaktadır !!! 
P R O H I B I T I O N
    Amerika Birleşik Devletleri’nde  ‘Prohibition’ diye tarihe geçen içki yasağı; ülkenin 28.başkanı Woodrow WILSON’un (1856 -1924)  döneminde (= 04.Mart.1913  - 04.Mart 1921) 16.Ocak.1920’de başladı ve 5.Aralık.1933’e kadar on dört yıla yakın sürdü. Sayısız Hollywood filmine konu oldu. İşte yukarda bahsettiğimiz ve cenaze arabasıyla başlayan da, bu filmlerden herhalde en meşhurudur. 1959 yapımı ve başrollerini Tony Curtis ve Jack Lemmon ile zamanın sarışın bombası Marilyn Monroe’nun paylaştıkları, bizde ‘Bazıları sıcak sever’ diye gösterilip orjinali ‘Some like it hot’ olan filmde; o yılların ekonomik krizinde işsizlikten bunalan ve en sonunda bir kadınlar orkestrasında çalışabilmek için kadın kılığına girmek zorunda kalan bir saksafoncu ve kontrbasçı ile orkestranın solisti sarışın bombanın komik maceraları anlatılır. Düzmece cenaze arabası, tabut, çiçekler, sahte kilise, orkestranın turneye gittiği Florida’daki otelde mafya babalarının organize ettiği sözde operaseverler toplantısı… vesaire,  gerçekten enfestir. Hele final sahnesinde; kadın kılığındaki  kontrbasçı Jack Lemmon’un , kendisine aşık olan asgari doksan yaşındaki milyarderin defalarca tekrarlayıp her seferinde  reddettiği evlenme teklifine, nihayet son çare olarak ‘Ama ben erkeğim’ demesi üzerine, pimpirik milyarderin  ‘O kadar kusur herkeste olur’ diye verdiği cevap vardır ki….
TAVAN  YAPAN  SUÇ  ORANI  
VE  GANGSTERLER 
    Yasağı koyanlara göre, içki bütün kötülüklerin anasıydı. Kaynağıydı. Tetikçisiydi. Ve yasakla tüm kötülükler ortadan kalkacaktı. Suçlar azalacaktı. Kumar, fuhuş, hırsızlık, soygun, beyaz kadın ticareti… ve daha yasadışı ne var ne yok, hepsinin kökü kazınacaktı !
     Öyle mi oldu peki ?
     Ne gezer ! Tam tersi. Azalma şöyle dursun, suç oranı tavan yaptı ABD’de bu yasak süresince. Gangsterlerin ağababaları, bu dönemde güçlerinin, şöhretlerinin zirvesine ulaştılar. Başta; ünlülerin ünlüsü, Scarface = Yaralı Surat lâkaplı ve ABD bayrağı ile ayakkabılarını parlatmasıyla meşhur  Al  Capone.   (17.01.1899 - 25.01.1947. Asıl adı Alphonse Gabriel Capone)y
Sonra Jonny Dillinger. Lucky Luciano. Ve bir kadın bir erkekten oluşan  Bonny & Clide çetesi.  Ve daha niceleri…
       Mafya (*) aileleri, güçlerini bu dönemde pekiştirdiler en sağlam ve asla yıkılamayacak temeller  üzerinde. Marlon Brando’nun meşhur  ‘Godfather / Baba’  filminde gayet güzel işlendiği gibi ; New York, Chicago gibi şehirlerin, hakimiyet (!) ve faaliyet (!) sahası yönünden aileler arasında paylaşılması bu yıllarda tamamlandı. 
    Yasaklanan içki, gizli gizli imal edildi en akla gelmedik yerlerde. Hastane mutfaklarında, yetimhanelerde, yaşlılar yurtlarında, hatta okullarda. Gizli gizli taşındı bir yerden bir yere filmdeki gibi uydurma cenazelerle. Gizli gizli içildi yine filmdeki gibi kilise görünümlü yer altı gece kulüplerinde. Ve elbette yine gizli gizli alınıp satıldı ülkenin dörtbir köşesinde.  Kumar yine devam etti gizli mekânlarda. Uyuşturucu kullanımı keza.  Dünyanın en eski mesleği keza.
    Kısaca yasaktan önce mevcut ve yasal olan ve olmayan  her bir şey ;  aynen  devam etti bu kez tamamen yasadışı olarak…
    Ve sonunda… 
    Koskoca Amerika Birleşik Devletleri pes etti !  Kaldırdı yasağı.
   Cinayetlerdeki, soygunlardaki envai suçlardaki artış bir yana, Amerikan hazinesinin uğradığı kayıp, inanılmaz boyutlara varmıştı. Evvelce yasal olarak imal edilen, yasal olarak nakledilip alınıp satılan ve tüketilen içkiden alınan dolaylı vergiler, alınamaz olmuştu bu dönemde zira. İronik ve meşhur deyişle, fare düşse başı yarılacaktı (!) Federal hazineye !
   SONUÇ   
   Bu  tarihi olay şu gerçeği kanıtlamıştır bir kez daha :
   Polisiye tedbirlerle, kanun koyup yasaklamalarla falan…
   İnsanların içki içmelerine engel olmak asla mümkün değildir. Yasağın neden olduğu bir yığın olumsuz toplumsal olgular bir yana , olayın finansal  boyutuna dayanmak, yani vergi kaybını sineye çekmek, olacak iş değildir. Amerika Birleşik Devletleri gibi kaynakları, imkânları, zenginlikleri sonsuz olan dünya devi bir ülkede dahi.

 DİĞER ÜLKELER VE BİZ
    Diğer toplumlarda, diğer ülkelerde de böyle bir yasağın uygulanmış olup olmadığına gelince :  Galiba ABD’den başka örnek yok.
    Günümüzde;  haritalarda yerleri, bayrakları falan olup da sözüm ona  Devlet (!) sayılan  iki ayaklı çağdığı yaratıklar yığınlarından  bahsetmeğe ise elbette değmez.  
     Bizim tarihimizde ise, sadece Osmanlı döneminde Sultan Dördüncü Murat’ın meşhur içki ve tütün yasağı vardır. Ancak bu yasak da, epeyce kelleyi götürmesine rağmen, yine de tam başarı sağlayabilmiş değildir. Tiryakiler çubuklarını tüttürmeğe, akşamcılar gizli gizli  demlenmeğe devam etmişlerdir. Geriye de insanları tebessüm ettiren anılar, anekdotlar kalmıştır sadece. Ne denli doğru oldukları oldukça su götürür ise de !  Müsaadenizle bunlardan en meşhurunu nakledelim :
    Dördüncü Murad ve sadrazamı, tebdil-i kıyafet kayıkla Beşiktaş’tan Üsküdar’a geçiyorlar. Kayıkçı da gûya Bekri Mustafa imiş. (Bekri’nin buradaki gerçekliği, herhalde Galata Kulesi’nden yine aynı Üsküdar’a kanat çırptığı (!) rivayet edilen Hezarfen Ahmet Çelebi misûllu ya !  Neyse.  Keza 1200’lerde yaşayan Nasreddin Hoca ile 1400’lerde yaşayan Timurlenk’in   müşterek öyküleri misûllu ya !  Yine neyse.)
    Denizin ortasında, Bekri sandalın başaltından çıkardığı şarap testisini dikince, tebdili kıyafet padişah soruyor : “Ne içiyorsun öyle ?   /  Şarap.  / Şarap içmek yasak değil mi ? Padişah emrinden haberin yok mu ? /  Boşveeer. Deryanın ortasındayız. Kim görecek ki ? Buyrun siz de için biraz.”
Yolcular da ikrama uyarak biraz içerler. Sonra tekrar sorar padişah : “Şimdi içki içtiğini sultan görse, senin kelle gitmez mi ?  /  Gider gitmesine  elbette de sultan nerede ki beni görecek ?”
      Yolcu dayanamaz : “Sultan benim. Padişah Murad benim. Bu da sadrazamım.”
      Bekri Mustafa kahkahayı basar : “Ulan şu meretten birer yudum içtiniz. Biriniz padişah oldu, biriniz vezir. Devam etseniz, sümme haşa biriniz Allah’ım diyeceksiniz, biriniz peygamber.” 
  *
     Yine Osmanlı devrinde içkiyle yakınlıklarından söz edilenlerin başında, rindmeşreplikleri malûm Bektaşiler gelir. Bunlara ait fıkralar da pek çoktur. İşte bir örnek :
     Bektaşi babasına sormuşlar :
     “-Baba erenler namaz kılar mısın ?”
     “-Her bayram. Her bayram. Her bayram. Her bayram.”
     “-Pek ya şarap, bade, mey falan ?”
     “-Akşamdaaaaaaaaaaaan   akşamaaaaaaaaaa.” 
      * * *
    Dördüncü Murad’ın yasağı hariç Osmanlı’da, şişenin içindeki o malûm nesneyle,  keza o nesne ile ünsiyyeti olan kişilerle, ve dahi o kişilerin müdavimi oldukları yerlerle falan, pek uğraşılmamıştır. Hatta hoşgörülü davranıldığını söylemek dahi mümkündür.  Nitekim  o devirlere ait olduğu malûm “ Meyhane mukassı  (**)  görünür  taşradan amma / Bir başka ferah, letafet var içinde” beyti,  bu hoşgörünün oldukça somut bir kanıtıdır. Hele en sonlara doğru, örneğin on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda, içinde bir başka ferah ve letafet (!) olan (ve harabat ve baloz da denilen) bu mahaller; Dersaadet’te, özellikle Beyoğlu ve Galata semtlerinde pek mebzuldü. Ayak takımının müdavimi olduğu Tophane civarındaki düşük kalitelilerin yanı sıra; beyzadelerin, paşazadelerin ve diğer seçkinlerin takıldıkları  yerler de keza pek boldu. Hele 1917 devriminden sonra İstanbul’u istilâ eden Beyaz Rusların açıp işlettikleri…    
     Çeşit çeşit markalı  rakılar imal edilir ve tüketilirdi.  Şarap ise bağcılığın oldukça gelişmiş bulunduğu Bozcaada,  Mürefte  … gibi  yerlerden deniz yoluyla getirilirdi. Keza Kıbrıs’tan. 
      Osmanlı’nın bu son demleri ile Cumhuriyet’imizin ilk yıllarını yaşamış ve  muhib-i  badeliği  kolay kolay unutulamayacak pek çok  meşhurlarımız vardır. Örneğin gazeteci, yazar, güftekâr, bestekâr ve nihayet milletvekili Ahmet Rasim bey     (1864 - 1932). Özellikle  Kadıköy tarafında ‘Papazın Yeri’ diye bilinen mekânı pek sever imiş. Yanıbaşında da, yine kendisi gibi bestekâr, birader-i canberaberi  kemanî Tatyos. (1858 – 1913   Tateos Enserciyan)  Sohbetleri bitmez tükenmezmiş. Evlerine sabaha karşı döndükleri olurmuş. İşte bu muhabbetlerden birinde üstad :   “ Biliyor musun Tatyos ?” demiş.  “Bu sabah evden çıkarken bizim hanım ne dedi ?  /  Ne dedi nur-u  aynım ? /  ‘Bey. Sabah çıkıyorsun. Gece yarılarına kadar gelmiyorsun. Yüzünü gören yok.  Bari bir defacık erken gel. Hiç olmazsa bu akşam geç kalma da erken gel. Güneş batmadan gel’ dedi”
    Tatyos “Aman Allah ne diyorsun mirim” deyip aynı anda, oturduğu yerde güm tek tek diye besteye başlamış. Ve işte güftesi Ahmet Rasim beye, bestesi Kemani Tatyos’a ait aksak usuldeki, uşşak makamındaki  bu  meşhur şarkı;  o muhabbet sofrasında  birkaç dakika içinde şıp diye  bestelenmiş :
 “Bu akşam gün batarken gel  /  Sakın geç kalma erken gel
    Tahammül kalmadı artık / Sakın geç kalma erken gel
    Cefa etme bana mahım  / Sonra tutar seni ahım
    Üzme beni şivekârım  / Sakın geç kalma erken gel” 
    Bu şarkının bir özelliği daha vardır ki, güfte ve bestesi  keza Ahmet Rasim beye ait olup
“Aman saki canım saki / Doldur doldur  da ver…….” diye başlayan aynı makamdaki bir diğer şarkı ile, her zaman birlikte söylenmesidir. Gerek solo icralarda, gerekse fasıllarda bu ikisinin arka arkaya okunması, Alaturka müziğimizde bir gelenektir. Tıpkı Batı’da ; Ruggera Leoncavallo’nun  Pabliacci          (= Palyaço) operası ile Pietro Mascagni’nin  Cavalleria Rusticana  operasının daima  beraber temsil edilmelerinin  mutad olması gibi. 
  *
   Yine Osmanlı’yı ve Cumhuriyet’i idrak etmiş meşhurlarımızdan bir diğeri de Neyzen Tevfik’tir ( Bodrum :  24.03.1879 – İstanbul: 28.01.1953  Neyzen Tevfik Kolaylı). Rivayet edildiğine göre, rakısını   hamam kurnasına doldurur ve yine hamam tası ile içermiş Beşiktaş vapur iskelesi civarındaki  evinde ! 
     Ancak bu büyük insandan sadece muhibbi bade olarak bahsetmek, çok büyük bir gaflet olur. Çok büyük bir hata olur. Ve de tek kelime ile ayıp olur.  Çünkü o, içki falan bir yana,  kesinlikle bir dahi idi. Şair idi. Filozof idi. Bu topraklarda değil de batıdaki ülkelerden birinde yaşamış olsa idi eğer, hiç kuşkusuz ismini bütün dünya bilecek idi. Batıda yaşamış olsa idi eğer, İngilizlerin bir taraftan ‘Allahsız Dahi’ dedikleri ve fakat bir taraftan da  yere göğe koyamadıkları meşhur filozofları Bertrand Russel’i (1872 – 1970) fersah fersah sollamış olarak bilinecekti. Sadece ‘Azab- Mukaddes’ adlı eseri,  bu gerçeğin  başlı başına  somut  kanıtıdır.
      Nitekim cenaze alayının başı Taksim Meydanı’na varmış iken,  arka ucu hâlâ Beşiktaş civarında idi. En önde ise;  hem onun müdavi hekimi, hem İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı ve hem de asıl olarak zamanının dünyaca meşhur akıl ve sinir hastalıkları hocası Ordinaryüs Profesör Dr. Fahrettin Kerim GÖKAY (Eskişehir:  09.01.1900  -  İstanbul: 22.07.1987)  olmak üzere.
      Ve… 
      1953 yılının Ocak ayının son günündeki bu mahşerî cenazede, o sıralarda on beş yaşında bir lise talebesi olan hakir dahi, haaaazır   idi   efendim ! 
  *
      Ve yine aynı dönemlerin  bir unutulmaz ismi daha :  Orhan Veli Kanık  ( İstanbul: 13.04.1914  - İstanbul : 14.11.1950)
      
      İstanbul’da Boğaziçi’nde bir fakir Orhan Veli’yim
      Veli’nin oğluyum / Tarifsiz kederler içindeyim
      Urumelihisarı’na oturmuşum 
      Oturmuş da bir türkü tutturmuşum
      İstanbul’un mermer taşları
      Başıma da konuyor aman martı kuşları
      Gözlerimden boşanır hicran yaşları
      Edalım senin yüzünden bu halim
      İstanbul’un orta yeri sinema
      Garipliğim mahzunluğum duyurmayın anama
      El konuşur görüşürmüş bana ne
      Sevdalım boynuna vebalim
      İstanbul’da Boğaziçi’nde bir fakir Orhan Veli
      Veli’nin oğlu / Tarifsiz kederlar içindeyim

      Şekip Ayhan ÖZIŞIK, bu dizeleri Hicaz makamında ve düyek usulünde bestelemiştir ki tek kelimeyle enfestir. Hele bir de Ahmet ÖZHAN’ın sesinden, yorumundan  olursa...
     Urumelihisarında otururken beri yanda da ‘Rakı şişesinde balık’ olmağı düşlemiş fakir Orhan Veli…
     Ve lâkin düş başkaaaaa.  Gerçek başkaaaaaaı….
     Ankara Belediyesi’nin açtığı çukur yüzünden veda etmekmiş hayata onun gerçeği ne yazık ki…
     Başka bir ülkede, örneğin Almanya’da falan olsaydı bu…
     Ailesi,  Belediyeden alacağı tazminatla trilyoner olurdu vallahi !
  *
    Peki ya Cahit Sıtkı TARANCI !  (Diyarbakır :  04.10.1910  -  Viyana : 13.10.1956)
    Otuz Beş Yaş şiiri ile ölümsüzlüğe imzasını zaten atmış olan bu yüce şairin, yedek subaylığını yaparken emir eri Abbas’a şu söylediği :
    Haydi Abbas vakit tamam
    Akşam diyordun, işte oldu akşam
   Kur bakalım çilingir soframızı
   Dinsin artık bu kalp ağrısı.
              Şu ağacın gölgesinde olsun
             Tam kenarında havuzun
             Aya haber sal çıksın bu gece
            Görünsün şöyle gönlümce .
Bas kırbacı sihirli seccadeye
Göster hükmettiğini mesafeye                                                           
Ve zamana
Katıp tozu dumana
            Var git
            Böyle fetva etti Cahit
            Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan
           Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.                  
 *
     Evet efendim; gerek sırf  Osmanlı’da, gerek Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde ve gerekse Cumhuriyet’imizden sonra; malûm konu işlenirken anılması gereken  pek çok değerlerimiz var. Zariflerimiz var. Rindlerimiz var. Ama takdir buyurulur ki, tamamını bir bir sıralamağa ne  bu sütunlar yeter ve ne de  bu sayfalar. Onun için, adını anamadıklarımızdan hem  özür dileyip hem de hoşgörü  niyaz ederekten, ve dahi  ebediyete intikal edenlere  rahmet, halen aramızda bulunanlara ise uzun ve sağlıklı ömürler dileyip son olarak da günümüzün iki eşsiz figürünü zikredelim.
   Evvelemirde ve elbette:  Pirimiz, üstadımız, aziz ve muhterem büyüğümüz Aydın BOYSAN.
   Dalya demesine beş yıl kaldı topu topu.
   Hani Fenerbahçeli Lefter’in ünvanı   ‘Ordinaryüs ’ idi ya…
   Hiç kuşkusuz, hiç tereddütsüzdür  ki  bir diğer ‘Ordinaryüs’ de ‘Üstad’dır.
   Hangi konuda mı ?
   Kendisi ile aynı masayı paylaşmış ve  irşadlarıyla  sayeban olmuş bir talihli sıfatıyla,  ‘O’nun  meşhur ‘Anayasa’sından (!) bir iki maddeyi  burada belirtmek isterim :
   Madde 1 -  Güneş batmadan o sofraya asla oturulmaz ! 
   Madde 2 -  Rakı bardağına buz konulmaz. Koyana yüz değnek atmak vaciptir !
   Madde 3 - Tava olsun, ızgara olsun, balığın üstüne limon sıkılmaz. Sıkana, ya yüz katır ya yüz satır…
   Bu Anayasa (!) böylece uzayıp gider. Ama en önemli bir madde daha vardır kiii !
   Mutlaka bileceksiniz.  Bilmeyenin vay haline !
   Narlıkapı  nerededir ? Neresidir ? 
   Bilmeyenin; değnekle, satırla, katırla falan kurtulma şansı asla yoktur !!!    Kesinlikle kellesi kesiledir !!!
   Onun için sevabına söliiiveriiim  efendim: Hayır duanızı almış olurum bu vesileihasene ile !
   Üstadın doğup büyüdüğü; çocukluğunu, gençliğini geçirdiği yerdir. At  kuyruğu oltası ile sahilinde balık tuttuğu, komşu evlerin bahçelerinden erik arakladığı semttir.
    ( Parantez içinde : Zaten erik manavdan satın alınmaz idi.  Araklanır idi !!!  Araklanması caiz idi !!!  Ne ayıp sayılırdı, ne kabahat ve ne de suç ! Dut ise araklanma konusu dahi değil idi.  Sokaklardaki, arsalardaki ağaçlardan silkelenip yenirdi.  Hey gidi heeeyyy !)
    Narlıkapı, Etyemez’in oralarda. Yedikule’nin oralarda. Tarihi surlarla iç içe.  O’nun zamanında, tren yolu ile de keza iç içe imiş. Ve dahi Leb-i derya imiş. Şimdilerde ise önünden (denizin doldurulması ile var edilen) sahil yolu  uzayıp gidiyor. 
    Önceleri tren geçerken, ahşap evlerinin sallanmasından, sarsıntıdan uyuyamazlarmış…
    Sonraları ise… Tren geçmez de ev sarsılmaz ise  uyku tutmaz olmuş !
    Dinlemeğe doyamazsınız…
    Eveeet. Dediğimiz gibi üstadın dalya demesine beş yıl kaldı topu topu…
    O inşallah ‘Dalya’ diyecek demesine de…
    Bakalım biz görebilecek miyiz ?  Yetişebilecek miyiz ?
      *
    Ve saniyen : Hepinizin keza çok iyi tanıdığı, bildiği bir büyük sanatkâr…
    Can dostu Zeki Alasya’yı kaybettiğinde ‘Kalbimin yarısı gitti’ diyen  duygusal insan. Büyük insan… Metin AKPINAR.
     O’nunla da, tıpkı üstadla olduğu gibi aynı masayı paylaşmışlığım var ne mutlu ki bana…
     O’nunla da, tıpkı üstadla olduğu gibi, sohbetine katılmışlığım var ne mutlu ki bana…
     Çiçek Pasajı’nda. Entellektüel Cavit’te…
     Gözümle görmesem inanamazdım. Anlatsalar inanmazdım !
     Boğduğu  (!!!)  ‘Büyük’lerin   haddini hesabına tutabilen varsa beri gelsin !
     Amma… Evet amma…
     Büyükler birer birer  boğuluyor ama…
    Sayın AKPINAR’da en ufak bir değişme yok !
    Sanki su içiyor… Sanki süt içiyor… Sanki gazoz içiyor…
    Üstelik sohbetinin, anlattıklarının lezzeti artıyor da artıyor. 
    Evet. Tekrar edeyim: Gözümle görmese idim inanmazdım…
    Ve bir kez daha amma…
    O’nu da sadece bu yönü ile anmak, zikretmek;  tıpkı Neyzen için olduğu gibi, tamamen  gaflet olur. Hata olur. Ve dahi ayıp olur.
    Ya san’atı !  San’atkârlığı ?
    Devekuşu Kabare unutulur mu hiç ?
   ‘Yasaklar’ unutulur mu hiç ?
     Ya  Abuzer Kadayıf !!!
     Ve dahi, ‘Döngel Kerhanesi’ filminde canlandırdığı, Devlete intikal eden turistik motelin  nonoşko müdürü !     
 * * *
       Efendim yukarda sözünü ettiğimiz ve  24.10.1949 – 26.10.1957 tarihleri arasında İstanbul Vali ve   Belediye Başkanlığı yapan Ord.Prof.Dr. Fahrettin Kerim GÖKAY, çok  katı bir içki düşmanı idi. Zamanının  Yeşilay Cemiyeti Başkanı idi. İstanbul halkı tarafından çok sevilirdi. Boyunun kısalığı nedeniyle ‘Minimini valimiz’ olarak anılırdı. “Minimini valimiz, ne olacak halimiz”  ve “Gökte Allah Kerim, yerde Fahrettin Kerim”  o dönemin en revaçta sloganları idi.
      Çok ilginç uygulamaları vardı ! Yerlere tükürenlerden, sigara izmariti atanlara ceza kesmek gibi. Otomobillere, klâkson çalma yasağını o getirmişti. Pahalılığa karşı Taksim Meydanı’nda domates satmaktan bahsederdi. Sarhoşların belinden su aldıracağı rivayet edilirdi. Şimdilerin süper maketi          MİGROS’u da, 1954 yılında o kurdurmuştu İsviçrelilerle ortak olarak. Fiatları,  bakkal-çarşıdan  epeyce düşüktü. İçi raf raf  düzenlenmiş MİGROS kamyonları, özel melodili klaksonlarını çalarak geldiklerini duyururlardı İstanbul’un mahallerinde. O sesi duyan ev hanımları da filelerini kaptıkları gibi kamyonun  yan tarafında açılan tezgâhının önünde sıraya girerlerdi ucuz mal alabilmek için.
      14.Mayıs.1950 seçimleri arifesinde Taksim Meydanı’ndaki mitingte, oldukça kalabalık  halkı Reisicumhur  İsmet İnönü’ye göstererek  “İşte Paşam İstanbul”  demesi çok meşhurdu.
      Amma bir meşhur ve unutulmazı daha  vardır ki…
      İstanbul halkı, bu çok sevdikleri minimini valilerinin elbette çok iyi bildikleri içki düşmanlığına; nasıl bir hınzırlıkla, nasıl muhteşem bir espriyle karşılık vermişlerdi  bilir misiniz ? 
      O yıllarda  Tekel/İnhisarlar  İdaresi’nce üretilen yeni rakının, 35 cc lik pürtüklü  küçük şişelerine  ‘Fahrettin Kerim’  adını takmışlardı !  Akşamcılar meyhanelerde garsonlara ‘Getir bir ufak rakı’ demezlerdi.  ‘Getir bakalım bir Fahrettin Kerim’ derlerdi…!
      Evet. Bir kez daha :   Hey gidi günler hey….

       * * *
     Ve bir konu daha var efendim.Müsaadenizle değinmeden geçemeyeceğim :
      Bazılarının “Türk San’at Müziği” dedikleri, bendenize göre ise sadece “Türk Müziği” veya “Alaturka” demenin yeterli olduğu tarihi ve geleneksek müziğimizin en yaygın icra formunu teşkil eden “Şarkı”ların pek çoğunun güftelerinde ; harabat , meyhane , peymane , kadeh , cam , saki , sakiya , şarap , mey , bade  sözcükleri  pek boldur.  İşte birkaç örnek :

Makamı: Hicazkar
Bestekârı:   Rakım Elkutlu 
  Visal-i yar ile mest ol hayale dalma gönül
  Dudaktan iç meyi canan elinden alma gönül………..
       
Hüseyni :  Yesari Asım Arsoy               ?
  Fariğ olmam meşreb-i rindaneden
  Yüz çevirmem nafile peymaneden
  Çıkmam Allah ermesin meyhaneden

Rast:   Yusuf Nalkesen                         ?
    Kimi dertten içermiş kimi neşeden
    Kimi ayrılıktan kimi  işveden... 
   
Müstear:  Rahmi Bey  Rahmi Bey
     Gel ey saki şarabı tazelendir…

Hicaz:  Suphi Ziya Özbekkan    Filozof Rıza Tevfik Bölükbaşı
      Dün gece ye’s ile kendimden geçtim
      Teselli aradım meyhanelerde…..

Rast:  Kemani Tatyos               ?
    Mey-i  lâlinle dil mestane olsun
     Aman saki getir bir tane olsun
     Aman saki aman getir bir tane olsun
     Gönül kaşanesi meyhane olsun

Hüseyni : Rakım Elkutlu       Şair Baki
    Müheyya oldu meclis sakiya peymaneler dönsün…

Muhayyer Kürdi  :   İsmet Nedim Saatçi        Onur Şanlı
     Burası Agora meyhanesi
       Burada yaşar aşkların en divanesi, en şahanesi

Şehnaz :  Dr.Alaeddin Yavaşça     Avnî  =  Fatih Sultan Mehmet
     Sakiya mey sun ki bir gün lalezar elden gider
      Başlasa feryade bülbül, gülizar elden gider…

Hüzzam:     Medeni Aziz Efendi                  ?
    Kerem eyle mestane kıl bir nigâh
    Şarap iç süzülsün o çeş-i siyah………

Hicaz : Mısırlı İbrahim Efendi    Ahmet Refik Altınay
     Sırma saçlı yarimin can bahşederken işvesi
      Badeye revnâk verir canlar yakan gül busesi...
                                  
Buselik:   Şerif İçli            Ahmet Rasim 
      Dün gece bir bezm-i meyde ah edip anmış beni…

Saba:      Şevki bey         Ahmet Reşat Paşa 
       Mey içerken düştü aksin camıma…

Muhayyer:    Dertli                          ?
       Ok gibi hublar beni yaydan yabana attılar…
       Hani ya sadık deyu  meth ettiğin ol nevcivan
       Dün gece ol dilberi bir badeye oynattılar..

Segâh: Refik Fersan       Baki Süha Edipoğlu
        Herkes gitti yalnız kaldım meyhanede
        Göz yaşlarımı içtim son peymanede…
Şeddiaraban :  Sadettin Kaynak    Fuat Hulusi Demirelli
      Gecemiz kapkara saki, sun elin nur olsun
      Çileler dolmayacak bari kadehler dolsun…  

Uşşak:   Mısırlı İbrahim Efendi  Ahmet Refik Altınay
      Yalnız bırakıp gitme bu akşam yine erken
      Öksüz sanırım kendimi ben, sensiz içerken…  

Yegâh:    İsmail  Hakkı  Nebiloğlu       Kesriyeli Sıtkı Bey
    Doldur ey saki bu cem bezminde bir gün mey biter…

Hicaz: Muzaffer İlkar        Güzide Taranoğlu
    Tadı yok sensiz geçen ne baharın ne sazın
     Kalmadı tesellisi ne şarkının ne sazın.
     Sarıldım kadehlere derman olur diyerek… 

Kürdili Hicazkâr :  Avni Anıl        Turhan Oğuzbaş
     Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un
      Seni aradım  kadehlerdeki dudak  izlerinde
      Canım doya doya sarhoş olmak istiyordu… 

Rast:   Hacı Arif Bey      Şair Nef’i
       Esti nesim-i nev bahar /  Açıldı güller subh’dem
       Açsın bizim de gönlümüz / Saki medet sun cam-ı cem…

Acemaşiran:      Aleko Bacanos                      ?
    Gel ey denizin nazlı kızı nuş-i şarap et…

Mahur  :   Refik Fersan      Cemal Ethem Yeşil
                Ver saki tazelendi derdim bu gece
                Bir tek daha ver sorma gelen kim bu gece… 
    
   Daha da  pek çok var.  Ama herhalde  bu kadarı dahi yeterli…
   Yeterli de… Asıl ilginç olan ise şu :
   Bu bade, meyhane, peymane… konularını işleyen , bu sözcükleri içeren şarkıların güftekâr ve bestekârlarının arasında; dini kisve, sıfat ve kişiliklerinden;  din-i mübin-i İslâm’a olan sonsuz bağlarından asla ve asla kuşku duyulamayacak pek çok  isim var :  Örneğin, adı üstünde Hacı Arif bey.  İzmir’deki Hisar Camii’nin 1898’den 1948’e kadar tam elli yıl imam-hatipliğini yapmış Rakım Elkutlu hoca.  Keza Sultanahmet Camii’nin yıllarca baş imam ve hatipliğini sürdürmüş hafız  Sadettin Kaynak… Ve diğerleri.
     Ve dahi “…. Sakiya mey sun….” diye yazan Osmanlı Padişahları var !  Hem de en meşhuru… En bilineni… Çağ kapayıp çağ açanı…
     Diyeceğim  şudur  ki :
     Özellikle şimdilerde her köşede türemiş;  takkelisi, takkesizi, cüppelisi, cüppesizi pek mebzul  muhteremler  !!!     
     Kerameti kendinden menkul  hoca efendiler !!!
     Yüce İslâm’ın ne olduğundan ve dahi ne olmadığından bihaber sözümona  ashab-ı  fetva !!!
     Bu belirttiğimiz durumu nasıl yorumlarlar acaba dersiniz ?     Bu gerçeğe, bu olguya ne buyururlar acaba  dersiniz  ?
     VE BİTİRİRKEN 
     Soranlar olabilir. Merak edenler olabilir : “Yahu kaleminin tek sermayesi  (!) ‘TALİMHANE aşağı…  TALİMHANE yukarı….” deyip durmaktan ibaret (!) bu sayfanın şagili (!) ;  nerden çıkarttı şimdi bu bade faslını acaba? 
   Arz edeyim efendim  :
   Malûm-u zerafetiniz, geride bıraktığımız 2015 yılının Kasım’ı falandı galiba. Çok saygıdeğer yöneticilerimiz ferman buyurdulardı :  “Bu sene yılbaşı sepetlerinde içki olmayacak !”
   Eh ferman onların, sütunlar sayfalar ise bizimdir.
   Dedik ki “ Madem yılbaşı sepetinde içki yok. Bari  yılbaşı yazısında olsun !”
   İşte sebeb budur efendim.
   Amma…
   Bu satırlarla asla içki güzellemesi yaptığımız zannedilmesin lütfen.    
   Hemen belirtelim:  İçki en başta sağlığa zararlıdır. Keseye zararlıdır. Hepsinin olmasa bile birçok kötülüğün anası, sebebi, tetikleyicisidir. Ol sebeble;  zararlarını herkese, özellikle yeni yetişen kuşaklara, gençlere anlatmak, izah etmek; milli ve ahlâki ve vicdani bir görevdir efendim.
    Bu çok önemli hususu böylece belirttikten sonra.
    Baki alemdeki muhibbi badeyi bir kez daha rahmetle yad ettikten sonra. 
    Sağ olanlara sağlıklar, afiyetler diledikten sonra..
    Ara sıra keyif için kadeh kaldırıp da adam gibi adamlıklarından bir nebze dahi şaşmayanlara,  sonsuz sevgi  ve selâmlarımızı yolladıktan sonra.
    Noktayı yine üstad Ahmet Rasim ile koyalım :
    Hem güftesi, hem bestesi ona ait, “Pek revadır sevdiğim ettiklerin….” diye başlayan suzinak şarkısının şu son iki dizesi ile :
   “Gez  görüş  eğlen  sıkılma  zevke  bak
     Bir  gelir  insan cihane, durma  çak”
___________________________________________
(*):  Mafya /  Mafia  /  Cosa Nostra  :
        XIII.yüzyılda Fransızların, İtalyan toprağı Sardunya adasını işgal edip buranın ahalisine inanılmaz zulümler yapmaları üzerine, direnişe geçen bu insanların Fransızlara karşı sonsuz nefretlerini dile getirmek için var ettikleri  ve  “İtalyanlar bütün Fransızlara ölüm haykırıyor ” anlamındaki  “Morte  Alla  Franca  İtalia  Arda” cümlesindeki beş sözcüğün baş harflerinden oluşur.  Daha sonraları ise,  ABD’ye göç eden İtalyan asıllıların kurdukları ve tüm dünyaca malûm cinayet, suç, gangsterlik örgütü, bu isimle anılmağa başlanmıştır.
      Mafya anayasasının (!) ilk ve asla değişmeyen en önemli kuralı;  konuşmamak, ağzını açmamak, susmaktır.  OMERTA diye bilinir. En müptedisinden en üst düzeydeki Baba ( = Don) ünvanlısına  kadar, hiçbir Mafya mensubu, polisin eline düştüğü zaman asla konuşmayacaktır. Susacaktır.
     Bu kurala uymazsa ne olur ? 
     En kısa zamanda, polisin elinden kurtulur kurtulmaz ve hatta bazan polisin elinde iken dahi susturulur.  Bir daha asla konuşamaz.
     Peki kimler asla konuşamaz ?  Ölüler !
(**) :  Mukassı =  Kasvet verici, sıkıcı.



Bu yazı 22977 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI