Bugun...

Erkan ALTACA
19 ŞUBAT 1956 TAM 60 YIL OLMUŞ!
Tarih: 01-02-2016 16:21:00 Güncelleme: 01-02-2016 16:21:00



1950’li yılların ortaları… Macar milli futbol takımı, tüm Avrupa’yı kasıp kavuruyordu. O güne kadar dünyada hiçbir takımın elde edemediği müthiş ve inanılmaz bir performansa, güce ve üne sahip olmuşlardı Macarlar. Yenmedikleri, gole boğmadıkları kimse kalmamıştı. Tarihleri boyunca kendi topraklarında, o sisli adalarında yaptıkları milli maçlarda tek bir yenilgi yüzü görmemiş İngilizler’in dahi bu yenilmezliklerini silip atmışlar, Londra’daki meşhur Wembley stadından 6-3 galip ayrılmışlardı.
     İngilizler şoke olmuşlardı ! Hayretler içindeydiler… Şaşkınlık içindeydiler… 
     Ve şaşkınlıkları daha henüz geçmemişti  ki…
     Bu defa Budapeşte’deki Nep stadındaki rövanşta, ikinci  bir hezimete daha uğradılar :  Macaristan : 7  - İngiltere: 1
     Haşmetlû Kraliçe, Her Royal Majesty The Regina Elizabeth II Hazretleri’nin (halen de tahtta, ceddi Kraliçe Viktorya’nın 64 yıllık rekorunu kırdı) Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı’nda adeta bir milli matem havası esmekteydi !
     İşte o günlerde, Türk futbolunun yöneticileri, bu inanılmaz takımı yurdumuza getirip milli maç yapabilmek için olağanüstü bir çaba içindeydiler.
     Sonunda bu çabalar meyvesini verdi. 1956 yılının Şubat’ının ilk haftasında o efsane, o yenilmez armada, o ‘wonder team’ İstanbul’a geldi. Başlarında yine o yılların futbol ilâhı Güstav Şebeş olduğu halde.  Milli maç gerçekleşmek üzereydi.
     Amma ve lâkin…
     Aynı günlerde öylesine bir soğuk, kar, kış, kıyamet bastırdı ki…
     Kar kalınlığı yarım metrenin üzerindeydi İstanbul’da…
     Abartığımı zannedenler olabilir. O vakit buyrun efendim işte kanıtı :  8.Şubat.1956 günü TaksimBahçesi’ndeki resmim. Karlar dizlerimin boyunda.
     (Ve de  parantez içinde :  
      Şimdilerde ‘Gezi Parkı’ diye bir lâf tutturuldu…!
      Tamamen uydurmadır efendim. Gezi Parkı diye bir yer yoktur efendim. Taksim’deki o yeşil alanın ortasından sanal bir çizgi çiziniz. Bu çizginin Divan Oteli tarafındaki kısmının adı ‘Taksim Bahçe’sidir. Taksim Meydanı tarafındakinin de İnönü Gezisi’dir.
      Bu böyle biline.
      Zira büyük şehirlerin adeta ciğerleri olan bu yeşil sahalar, aynı zamanda o şehirlerin simgeleridirler de. En güzel, en cazip mekânlarıdırlar da. Ve kimse onların isimleriyle oynamayı aklının ucundan geçirmez. Örneğin Londra’daki meşhur Hyde Park’a,  birisi ‘Hyde Gezisi’ falan demeye kalksa, kulağından tuttukları gibi akıl hastanesine koyarlar bu meczubu.  
      Keza bir Fransız vatandaşı, Paris’teki ‘Bois de Boulogne‘ =  Bulonya Ormanları,  ya da ‘Jardin de Luxembourg’ =  Lüksemburg bahçeleri için aynı teşebbüste bulunsa...  Kellesini giyotinin sepetinden kurtarabilirse şanslı sayılır vallahi !!!
      Ve elbette İstanbul için de böyledir. Böyle olmalıdır :  Yeşilköy’deki Röne Park. Gülhane Parkı. Taksim Bahçesi. İnönü Gezisi. Yıldız Parkı. Bebek Korusu. Bebek  Parkı,  Emirgân Korusu, Beykoz Korusu, Belgrad Ormanları … gibi. 
      İşte  ‘İstanbul… İstanbul…’  diye özentiyle geveleyip  de İstanbul’u toplu iğe ucu kadar bilmeyen muhteremler. Bu dünya cennetini/cehennemini  n’olur bir nebze tanısınlar, bilsinler, öğrensinler artık Allah rızası için yahu.) 
     Evet. Parantezi kapatıp devam ediyoruz
     Bu havada, bu şartlarda maç yapmak olanaksız olduğu için, Macarlar vakit geçirmek, havanın düzelmesini beklemek üzere Anadolu turnesine (!) çıktılar. Temsilî maçlarda İzmir Karması’nı 7-1  ve 11-0  ; Ankara Karması’nı 4-2 ;  İstanbul Karması’nı da 3-1 yendiler.
    Nihayet karlar eridi. Hava düzeldi İstanbul’da. Ve 19.Şubat.1956 Pazar, maç günü olarak  tesbit ve ilân edildi.                         
*
    18 Şubat Cumartesi’yi 19 Pazar’a bağlayan gece, saat iki civarında evden çıktım.  Divan Oteli, Taksim Belediye Gazinosu, Taksim Bahçesi ve Taşkışla’nın oralardan geçip aşağıya inen bayırdan Dolmabahçe’ye vardığımda…
    Manzara inanılmazdı !  Gecenin o saatinde ortalık mahşer idi. Hem de ne mahşer… Tam ‘İğne atsanız yere düşmez’ denilen cinsten !
    O zamanlar önce kuyruğa girilip gişeden bilet alınır, sonra da içeri girmek için tribünlerin kapılarındaki turnikelerin önünde tekrar kuyruğa girilirdi.
    Talebe bütçesinin ancak elverdiği açık tribün kuyruğuna girdim. Saat gecenin üçü. Gişe sabah sekizde açılacak.
   Gişeyle, sıraya girdiğim yerin arası en az yüz metre. Bekle Allah bekle…
   Tam beş saat ayakta, kuyrukta dikildikten sonra…
   Sekizde açıldı gişe gerçekten.Yavaş yavaş ilerlemeğe başladık. Tabi her zaman ve her yerde olduğu gibi, açık   gözler kum gibi kaynıyor. Uyanıklar dolu. Sıraya kaynak yapmak için dolananların haddi hesabı yok. Hem ilerliyoruz ve hem de bunların kuyruğa sızmalarına mani olmağa çalışıyoruz. 
   Tam on on beş metre kalmıştı ki… ‘Biletler bitiyormuş, biletler tükeniyormuş…’ diye söylentiler başlamasın mı ! Bu kadar eziyetten sonra bilet alamamak ha !  Kös kös geri dönmek haa ! Aman Allah ! Maazallah !
    Nihayet gişenin önüne gelebildim. Kimseye bir taneden fazla verilmiyor. Çünkü aldığını birkaç misline karaborsadan satmak işten değil. Parayı uzattım. Biletimi alıp avucuma hapsettim. Saat dokuz buçuk .Tam altı buçuk saat beklemişim ! 
    Aynı anda etrafımı çevirdiler : “Delikanlı satar mısın ?  Kaç para istersin  haa ?”
   Cevap bile vermeden doğru giriş turnikesine. Orada da ayrı bir kıyamet…  
   Ve nihayet içeri girebildim. Tam bir mucizeydi bu !  Gerçekten şanslı imişim. Çünkü  biraz sonra biletlerin    tükendiği duyuldu.
   Saat henüz on. Maça daha dört saat var.
   Numaralıya bitişik açık tribünün en tepesine çıktım. Stad daha tam dolmamış. Oturmak mümkün. O beton basamakların üstüne bir çöktüm ki… Sanki kuştüyü yatak ! Sekiz saatten fazladır ayaktayım.
   Saat on ikiye doğru karnım guruldamaya başladı. 
   Öğlen yemeğimi yedim oracıkta. Ne mi yedim ? Söölim efendim : 
   Bir adet duble big hamburger ! Bir külâh patates cips ! Ketçaplı ve mayonezli ! Bir kutu zero cola !  Ve dahi milk shake !
    !!!!!!!!!!!!!!! 
    İnandınız mı yoksa ?
    O yıllarda  bu saydıklarım nedir ? Ne demektir ? Bir Allah’ın kulu çıkar  mıydı  bilen dersiniz bu ülkede !
    Nevalem paltomun cebindeydi. Kese kâğıdının içinde iki dilim ekmek arasında bir parça beyaz peynir ! Hepsi bu.  Öbür cepte de kocaman bir şişe. Terkos suyu dolu. Geniş ağzı mantarla sıkısıkıya kapalı. Bu şişe, nevaleden de önemli. Zira önce içindeki içilip susuzluk giderilecek. Ve dahi sonra iseee… O boş şişenin çok hayatî bir işlevi daha var !  ‘Neymiş o işlev ?’ diye soran çıkmaz inşallah !!!
    Saat bire doğru stad artık yükünü almıştı. Tribünler tamamen dolmuştu. Hatta kapalı tribüne bitişik Gazhane’nin simsiyah kömür yığınları bile, üstündeki insanlardan  görünmez haldeydi. Benim bulunduğum açıkta da  oturmak imkânsızlaşmıştı. Herkes gibi ben de ayağa kalktım. Oradaki bayrak direklerinden birine sarılıp dışarısını seyrederek vakit geçiriyorum. Stadın dışı bir alem !  Gümüşsuyu’ndan inen cadde, karşıdaki park, caminin önü, saat kulesinin etrafı… Her taraf, her taraf hıncahınç. Dışarıdakiler içerdekilere gıpta ile, haset ile, kıskançlıkla bakıyorlar… Dışarısı, stadın içinden belki de daha kalabalık.
 *
    Saat ikiye beş kala  stad hoparlörlerinden  anonslar yapıldı. Biraz sonra da takımlar çıktılar.
    Macaristan :
     Kaleci    : Farago. 
     Bekler    :   Buzansky - Lantos. 
     Haf hattı :  Bozsik –Szojka -Kotasz. 
     Forvet     :  Toht (sonra Czordaş) - Macos - Tieht (sonra Hidetkudi) - Ferenç Puşkaş    
    (Takım kaptanı. Ve de Macar ordusunda Albay rütbeli) - Czibor
    Takımın efsanelerinden ‘Altın kafa’ lâkaplı Sandor Koçsis, kafilede yoktu. 
        Bu maç arifesinde Futbol Federasyonumuz tarafından ilk defa ihdas edilen “Tek seçicilik” görevi verilen Eşfak AYKAÇ, milli takımımızı şöyle çıkartmıştı sahaya :

Kaleci : Turgay ŞEREN. (G.S)  Takım kaptanı
                  195l yılında Berlin’de oynanan  ve Almanları 2-1 yendiğimiz milli maçtan sonra ‘Berlin Panteri’  lâkabı verilen unutulmaz büyük isim.

     Sağbek :  Ali BERATLIGİL (G.S)  Lâkabı ‘Büyük Ali’  (Bir de Küçük Ali vardı çünkü)
     Solbek  :  Ahmet BERMAN  (B.J.K) Lâkabı ‘Büyük Ahmet’ (Bir de Küçük Ahmet vardı çünkü)

     Sağhaf  :  Mustafa ERTAN  (Ankara  Karagücü/ Muhafızgücü)
                     Kara ordumuzda Yüzbaşı rütbesinde subay.
    Ortahaf  :  Naci ERDEM  (F.B)
                     Sapsarı saçları, masmavi gözleri ile  su katılmamış bir Karadeniz uşağı ! 
                   Futbol dışındaki uğraşı da, zaten tüm hemşeruları (!) gibi fırıncılık.  Lâkabı ‘Sarı   Naci’ 
     Solhaf  :   Nusret  ÜLÜK  (B.J.K)
                      Beşiktaş’ın,  1950’li yılların adeta  efsanesi olan  Eşref – Ali İhsan – Nusret’ten  oluşan haf hattının sol ucu.

      Sağaçık  :  İsfendiyar AÇIKSÖZ  (G.S)
     Sağiç  :      Coşkun ÖZARI  (G.S)
     Santrfor  :  Metin OKTAY (G.S)  (Türk futbolunun Taçsız Kral’ı)
     Soliç :        Kadri AYTAÇ  (G.S)
     Solaçık  :   Lefter KÜÇÜKANDONYADİS  (F.B)  (Türk futbolunun  ORDİNARYÜS’ü)

     Yedekler    :  Mehmet Ali HAS  (F.B)   Lâkabı : ‘Tarzan’.
                          Saim  TAYŞENGİL  (G.S)  İkinci devrede sakatlanarak çıkan Mustafa ERTAN’ın yerine oyuna girdi.                                                              
     Ve Yugoslav hakemlerin yönettiği tarihî maç, saat l4’de başladı.
     Bizim kale, Gazhane tarafındaki. Macarlarınki deniz tarafındaki. Benim de en tepesinde olduğum açık tribünün tam önü.
     Seyirciler, hepimiz endişe içindeyiz. Radyolarının başındaki onbinlerce dinleyici de !
     Herkeste büyük bir  karamsarlık :  “ Acaba kaç gol yeriz… ?   /  Üç dört taneden fazla yemeyiz inşallah… /  Bu herifler bizi perişan ederler yahu….” Ve ilâh…
     Endişeler yerindeydi. Haklıydı. Zira futbolun imparatoru İngilizler’i perişan etmişti  bu takım.  Bizi yenmeleri işten bile değildi herhalde.
    Stad tam bir sessizlik içindeydi. En ufak bir tezahürat dahi duyulmuyordu. Herkes suskundu. Ümitsizce seyrediyorlardı oyunu.
    Bu endişeler ve suskunluk altıncı dakikada yok oldu. İsfendiyar’ın sağdan ortaladığı topa, Ordinaryüs Lefter öyle bir vole yapıştırdı ki…
    Macar kaleci sol köşeden  ağlara takılan  topu ancak seyredebildi !
    1 – O öne geçmiştik.
    Bu bir mucizeydi !  Biraz önceki suskun stad çoşmuştu o andan itibaren. Stad inliyordu o andan itibaren…
     Ve mucize devam ediyordu…
     Devrenin bitmesine çok az kala Lefter, santranın oralardan kaptığı topla Macar  oyuncuları o inanılmaz çalımlarıyla, o akıl almaz çalımlarıyla ipe dizer gibi birer birer geçip onsekize girdi. Tam kalenin önüne gelmişti ki… Tam şutunu patlatıyordu kii…
     Arkadan gelen Macar oyuncu ; görülmemiş bir vahşetle, görülmemmiş bir gaddarlıkla çelmeyi taktı. Lefter kaç kez yuvarlandı, o üstünde bir tutam dahi çim kalmamış kerpiç gibi sahada bilinmez. Ayağa kalktığında elinden ayağından, yüzünden gözünden kanlar sızıyordu.
     Yugoslav hakem aynı anda tereddütsüz düdüğünü çalıp penaltı noktasını gösterdi.  ( O günlerde kırmızı kart usulü yoktu. Olsaydı Macar oyuncunun atılması yüzde yüzdü.)
      Topu beyaz noktaya yerleştiren Lefter, üç dört adım geriye çekildi. Elleri belinde gayet sakin, gayet soğukkanlı hakemin işaretini beklemeğe başladı. Sadece arasıra yüzündeki kanları siliyordu eliyle, koluyla.
       Statta çıt yoktu. Tam tabiriyle sinek uçsa duyulurdu. Herkes nefesini tutmuştu. Omuz omuza durduğumuz yanımdaki yaşlıca  adam  “Dayamayacağım… Bakamayacağım… Kalbim dayanmaz….” diyerek olduğu yere çöktü.
       Benim halim de ondan farklı değildi. Ellerimi açmış dua ediyordum. Gözlerimi bir açıp bir kapıyordum…
      Ve hakemin işaretiyle…
      Lefter’in akıl dolu, tecrübe dolu usta vuruşuyla…
      Topun ağlara takılması aynı anda oldu.
      2 – O   Mucize devam ediyordu.
      Stad yıkılıyordu ! Kulakları sağır eden tezahürat dinmek bilmiyordu. Herkes gibi ben  de bir saniye dahi susmaksızın avazım çıktığı kadar bağırıyordum… 
      Birinci devre bu skorla bitti.
      İkinci devrenin başlarında Taçsız Kral Metin OKTAY’ın golüyle durum 3 – 0 oldu.
      84.Dakikada Macarlar tek gollerini attılar.
      Ve maç 3 – 1 galibiyetimizle bitti !
       Evet.  Efsane Macarlar’ı yenmiştik… Yenilmez armadayı yenmiştik… İngilizleri dahi iki kez üstüste silip süpüren dünya devini, bu kez biz silip süpürmüştük…
      Mucize sözcüğü herhalde yeterli değildi bu  sonuca. Bu zafere…
*
      Maçtan sonra stadın, seyircilerin haline gelince…
      Kimse dışarı çıkmıyordu. Herkes olduğu yerdeydi. Şarkılar, marşlar söyleniyordu. Ortalık bayram yerine dönmüştü… Stad hoparlörlerinden Louis Armstrong’un meşhur trompet solosu ‘Cherry pink and apple blossoms white’ çalınıyordu.  Arkasından Franky Lane’in ‘ Heeey Joe…’  Ve onun da arkasından (kimin söylediğini şimdi hatırlayamadığım) ‘Rose Rose I love you.’
      O yıllarda, bütün maçlardan sonra kesinlikle bu üç şarkıdan biri çalınırdı statta zaten. Başka plâk yoktu çünkü ! 
      Öylece ne kadar vakit geçti bilemem. Nihayet stad boşalmağa başladı. İtiş kakış gırla gidiyordu. İşte o hayhuy esnasında,  bulunduğum açık tribünün çıkışlarından birinin tam önüne gelmiştim kiiii… Tam kalabalıktan kurtulup koridora geçecektim kii…
    Arkamdan bir dalgalanma oldu.  Bir insan yığını üstüme üstüme geldi. O kalabalık ile çıkışın önündeki demir korkuluk arasında sıkıştım kaldım.  Nefesim kesildi. Boğuluyor gibi oldum. Ve aynı anda göğsümde çaaattt diye de bir ses duydum.
      Dışarı çıkmam, içeri girmemden daha zor oldu. Daha çok vakit aldı. Göğsümden gelen o çat diye sese ise, aldırmamıştım bile. Ben de herkes gibi bayram yapıyordum zira. Ayrıca bağırmaktan sesim de kısılmıştı. Kendi konuştuğumu kendim dahi duyamıyordum. Tısır tısır sesler çıkıyordu boğazımdan !
 *
       Hakem, bitiş düdüğünü çaldığı andan itibaren;  sadece stattaki seyirciler değil, sadece radyo başındakiler değil, tüm ülke bu inanılmaz sonucu kutlama yarışındaydı.
       Tek seçici Eşfak AYKAÇ, yıllar sonraki bir yazısında, bu zaferi Yahya KEMAL’in   “Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik….” mısralarını tekrarlayarak dile getirmişti . 
*
     Evde, akşama doğru sesim hiç çıkmaz oldu. Göğsümde ve sırtımda da  bir acı/ağrı başladı. Gittikçe artan  bu ağrı geç saatlerde dayanılmaz  hale geldi. Hareketsiz dururken yoktu ama biraz kıpırdadım mı, vücuduma sanki bıçaklar saplanıyor gibiydi.
    Geceyi uykusuz geçirdim. Ertesi Pazartesi  sabahı  doğru Taksim Sıraselviler’deki İlk Yardım Hastanesi’ne. Muayeneye girdim ama konuşamıyorum ki. Tek kelime edemiyorum ki. Sesim tamamen gitmiş.  Doktor soruyor : “Evlâdım söylesene. Ne oldu ? Ne şikâyetin var ?”
    Sonunda işaretle falan anlatabildim derdimi. Kısa bir muayeneden sonra doktor gülerek  : “Delikanlı sen harpten falan mı çıktın yahu ?”
    Kaburga kemiklerim kırılmış. Hem de bir değil, üç tanesi birden ! Kalabalıkla demir arasında sıkıştığımda duyduğum  o  “Çaaatt”  diye ses var ya.  İşte bundan imiş !
   Peki şimdi n’olacak ? Tedavi, ilâç, ameliyat falan…?
   Hayır efendim. Hiç bir şey. Kırılan kaburga kemiği kendi kendine zamanla kaynarmış. Hiçbir müdahale yapılmazmış. Sadece omuzlarımla  belim arasına cendere gibi sıkısıkıya bir bandaj yapıldı.
    “Geçmiş olsun evlât ” dedi doktor. “Bu bandaj en az bir ay duracak. Bir ay sonra gel.
Kemikler mutlaka kaymamış olacaktır. Tamam mı ?”
    Gerçekten de Mart’ın sonunda tekrar gittiğimde kaburgalar kaynamışmış. Bandaj çıkartıldı. Bu badireyi de çok şükür böylece atlatmış oldum.
    Tabi bu süreçte… Hareket ederken, yürürken, yatarken falan…
    O cenderenin içinde bir miktar sıkıntı çektim elbette.
    Ama hiç önemsemedim.  Aldırmadım. Sorun yapmadım.
    O tarihi maçı seyretmiştim ya… O inanılmaz günü yaşamıştım ya…
    Kaburgalarım kırılmışmış falan.  Vız gelmişti.
    Keşke şimdilerde de böyle mutlulukları yaşayabilsek milletçe…
    Böyle güzellikleri yaşayabilsek.  Benzeri başarıları yaşayabilsek…
    Göğsümüzü kabartacak, onur verici, gurur verici olgularsa anılsak  şu alemde hep.
    Sade futbolda değil. Sade sporda değil elbette.  Her alanda… Her konuda.    
    Bir değil sayısız Aziz Sancar’larımız olsa. Fazıl Say’larımız olsa. Muazzez Hilmiye Çığ’larımız, Gazi Yaşargil’lerimiz, Yıldız Kenter’lerimiz, İdil Biret’lerimiz, Gürer Aykal’larımız, İlber Ortaylı’larımız, Ara Güler’lerimiz, Sezen Aksu’larımız… olsa, bir değil birçok.
    Keza ebedi alemdeki Fuat Köprülü’ler, Nazım Hikmet’ler, Fikret Mualla’lar, Cahit Arf’lar, Leylâ Gencer’ler, Selim Kaneti’ler, Münir Nurettin Selçuk’lar, Çelik Gülersoy’lar, Barış Manço’lar, Oktay Sinanoğlu’lar, Yaşar Kemal’ler, Türkân Saylan’lar, Kriton Curi’ler, Süleyman Seba’lar, Mustafa Koç’lar…  Yine çıksalar, yine olsalar…
    Ah çıksalar… Ah olsalar…    
    Değil üç tanesi, tamamı feda olsundu kaburgalarım o zaman vallahi !
 *     *    *
    İşte efendim içinde bulunduğumuz Şubat ayının on dokuzu Cuma günü, bu bayramın yıldönümüdür.
    Tam altmış yıl olmuş !
    Bu tarihi zaferde payı olanların hepsine sonsuz minnet ve şükranlar.
    Bu tarihi zaferi, bu unutulmaz bayramı bizlere yaşatan zamanın teknik adam ve yöneticilerinden Beden Terbiyesi Umum Müdürü Faik Binal ve Futbol Federasyonu üyelerinden Hasan EKİN, Saim KAUR, Cihan ALPAN Paşa. Hakkı YETEN (Baba Hakkı), Fikren ARICAN (Büyük Fikret) ve Eşfak AYKAÇ artık aramızda yoklar.
   Göğüslerindeki Ayyıldızlı şerefli formalarla zaferi sahada gerçekleştiren evlâtlarımızdan ; halen aramızda bulunan ve daha nice sağlıklı mutlu uzun yıllar dilediğimiz Turgay ŞEREN, Ali BERATLIGİL ve NACİ  ERDEM’in dışındakiler ise :
      *  1931 doğumlu Ahmet BERMAN, 25.12.198O’de  49  yaşında  ; 
      *  1927 doğumlu Mehmet Ali HAS, 28.03.1982’de  55  yaşında ;
      *  1936 doğumlu Metin OKTAY, 13.09.1991’de  55  yaşında 
      *  1928 doğumlu Nusret ÜLÜK, 18.08.2001’de  73  yaşında ;
      *  1931doğumlu Kadri AYTAÇ, 28.03.2003’te  72 yaşında ; 
      *  1926 doğumlu Mustafa ERTAN, 17.12.2005’te  79  yaşında ;
      *  1929 doğumlu İsfendiyar AÇIKSÖZ , 12.12.2006’da  77  yaşında ;
      *  1932 doğumlu Saim TAŞYENGİL, 14.02.2008’de  76  yaşında
      *  1931 doğumlu  Coşkun ÖZARI, 22.06.2011’de  80  yaşında ; 
      *  1925 doğumlu Lefter KÜÇÜKANDONYADİS, 13.01.2012’de  87  yaşında
mukadder akibet ile buluşmuş bulunmaktalar.
Hepsini rahmetle, minnet ve şükranla, saygı ve sevgiyle anıyoruz.
      Ruhları şâd, mekânları Cennet olsun.
      Nurlar içinde yatsınlar.  (*)
________________________________________________
 (*)   Vefat tarihlerinde kaç yaşında olduklarını özellikle belirttim. Büyük şairimiz
            Cemal Süreya SEBER’in şu veciz deyişi nedeniyle:            
HER  ÖLÜM  ERKENDİR
            Geçen Ocak  ayı, ölümünün yıldönümüydü. 1931 doğumluydu.   09.01.1990  tarihinde  ayrılmıştı aramızdan. 59 yaşında
           Veciz sözünü teyid edercesine… 
           Aynı duygu, temenni ve dualarımız elbette ‘O’nun içindir de.



Bu yazı 19981 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI