Bugun...

Erkan ALTACA
1958 İSTANBUL’unda MONDEN BİR MEVLİT CEMİYETİ
Tarih: 04-04-2016 16:44:00 Güncelleme: 04-04-2016 16:44:00


Efendim hatırlayacaksınız. Geride bıraktığımız Mart ayının ilk haftasında, Taksim’deki Divan Oteli’nde bir mevlit tertip edilmişti Koç ailesi tarafından. Ocak ayında kaybettikleri  merhum Mustafa KOÇ’un  vefatının kırkı dolayısıyla. 
      Biz dahi burada ilk olarak, genç yaşta beklenmedik bir şekilde aramızdan ayrılarak sadece ailesini değil, yediden yetmişe tüm insanlarımızı derin acılara gark eden  bu çok değerli Türk evlâdı için;  ailenin  kederini paylaşarak, merhumun ruhunu bir kez daha şad ederek ve mekânının cennet olmasını dileyerek sözümüze başlıyoruz.
     Gazetelerde bu konudaki haberlere bakarken düşünmüştüm. Bu mevlit; bizim bildiğimiz, alışık olduğumuz klâsik mevlitlerden değildi herhalde. Hani Ramazan aylarında, kandillerde falan TRT televizyonlarında yayınlananlardan. Hani şu kafalarında Yahudi kippası bozuntusu beyaz takkelilerin diz dize, burun buruna oturduğu. Hani  Allah’ın evine yakışır temiz pak kıyafetlilere, saçı sakalı düzgünlere pek rastlanmadığı. Örneğin ayaklardaki çorapların genellikle asgari bir haftalık, on beş günlük olmasının fevkalade ahval-i adiyeden  sayıldığı… Ve dahi ikide birde sözüm ona vecde gelmek havalarıyla, keza Allah’ın evinde duyulması gereken huşu, gösterilmesi gereken saygıyla asla bağdaşmayacak nitelikte  “ Allaaahh……” falan diye       naraların, çığlıkların atıldığı… 
      Yanılmamışım. Haberin ayrıntılarını okurken, fotoğraflarını izlerken gördüm ki, katılanların tamamı ülkemizin seçkin, saygın, şöhretli insanları. Kibar ve şık beyler. Keza zarif ve şık hanımlar. Mevlitten sonra misafirlere yemek ve helva ikram edildiği de haberlerin arasında.
       Ve sonra da aklıma bir şey geldi. Düşünmeğe başladım. Bir zamanlar, çok çok eski yıllarda, gençlik demlerimde bendeniz dahi işte bu Divan Oteli’ndeki gibi, artık günümüzde rastlanması pek mümkün olmayan düzeydeki bir mevlite hasbelkader katılmış idim. Gözümde canlandı o anlar yine. Ve burada değerli okuyucularla paylaşmak istedim bu anımı. 
       Zaten tüm sermayemiz, tüm marifetimiz ;  elli sene öncesini, altmış sene öncesini…, ısıtıp ısıtıp ortaya sürmekten başka bir şey de değil, değil mi efendim !!!
      (‘Estağfirullah’ diyen olur mu acaba ??? !!!)
 *
      Yıl 1958.  Kasım’ın son günleri.
       İktidardaki D.P hükümeti, bir önceki 1957 yılında yapılan ve aslında kaybettiği ve fakat zahiren kazanmış olduğu genel seçimlerden sonra ipin ucunu tamamen kaçırmış vaziyette. Başvekil merhum Adnan MENDERES’in  hemen hemen ve yalnızca iki meşgalesi var. İki tutkusu var. Hatta  hatta iki  saplantısı !
      Birincisi: Merhum bu ülkenin başkentinin Ankara olduğunu unutmuş ! Ömrünü İstanbul’da geçiriyor. Çalıştığı makam, Cağaloğlu’ndaki İstanbul Vilâyeti binası. İkâmetgahı da Ayazpaşa’daki Park Otel. Burada yatıp kalkıyor.
    Peki neden ? Merhum İstanbul’un imarına kafayı takmış. “Görülmemiş imar hareketi” diye de bir slogan icat etmiş bu tutkusuna. 0073 plâkalı siyah Cadillac makam otomobili ile sabahın körlerinde yollarda... Gece yarılarında meydanlarda... Parmağıyla  işaret ettiği binalar, anında gümbür gümbür yıkılıyor. Buldozerler aralıksız çalışıyor. Caddeler açılıyor. Bulvarlar düzenleniyor. Meydanların kodları, örneğin güzelim fıskiyeli havuzlu tarihî Beyazıt Meydanı’nın kodu, yaz boz tahtası gibi bir indiriliyor, bir çıkartılıyor. İstimlâk edilen  evlerin haddi hesabı yok. İstimlâk bedelleri tam ödeniyor mu, zamanında ödeniyor mu ? Bilen yok. Yıkılma furyasında Bizans’tan , Osmanlı’dan, Mimar Sinan’dan kaç tarihi eser yok edildi ? Bilen yok. Karaköy Meydanı’ndaki, dünyada bir eşi olmayan tahta minareli cami neden yerle bir edildi ? Bilen yok !!!  
    İkincisi: Merhum, ‘görülmemmiş imar hareketi’nden ayırabildiği zamanda ise sadece ve sadece muhalefetteki C.H.P ve onun genel başkanı İsmet Paşa ile uğraşıyor. Hem  onun hem  tüm D.P’lilerin tek bir sermayesi var : 
    “Siz 27 senede ne yaptınız ki ?” 
     1923 – 1950 dönemi,  tu  kaka ediliyor hiç durmadan…
    (İlginç olan şu ki;  D.P’nin yerin dibine batırdığı 1923 – 1950 döneminin 1931’den 1946’ya kadarki on beş yıllık süresinde, işte halen  başveki olan Adnan MENDERES de,  CHP Aydın milletvekili sıfatıyla mecliste ! )  
    Neyse…
    Ülkenin ekonomik durumuna gelinceeeee…
    Tam bir facia ! Tam bir açmaz ! O yılın Ağustos’unda, Cumhuriyet tarihinin en büyük devalüasyonu yapılmış. 2,80 lira olan bir Amerikan doları  9,00 lira olmuş !  Neden ? İhracat artsın, döviz girişi bollansın diye ! Peki öyle olmuş  mu ? Ne gezer ! En zaruri ihtiyaç maddeleri ya bulunmuyor, ya karaborsada. Bir evveki 1957 yılında, ötedenberi var olan Milli Korunma Kanunu canlandırılmış.  Tüm mallara etiket konacak. Alış kaç para, satış kaç para belirtilecek. Örneğin kuru üzümlü keki 25 kuruşa satan sokaktaki gariban seyyar satıcı; camekânına, tablasına falan “Alış 23 kuruş, satış 25 kuruş” diye yazmazsa  vay haline ! Doğru Milli Korunma Mahkemesine ! Beri yanda, bulunmayan malların ithali ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için kurulmuş İstanbul Vilâyeti Tevzi Komisyonu’ndan, sırf DP yandaşı olduğu için torpille iki çift otomobil lâstiğini (50 X 4 =) 200 liradan alan haramzadeler, karaborsacılar;  lâstikleri on dakika sonra gerçek ihtiyaç sahibi taksi şoförüne bin liraya satıyorlar. Bunları gören yok. Bunlara ilişen yok 
    Vesaire vesaire…
     (Yaaa efendim. O zamanlar böyle vurguncular, karaborsacılar falan varmış ülkemizde ne yazık ki. Bir de bugünlere bakınız ! Bakınız ve Allah’a şükrediniz. Yıllardır ve yıllardır, bunlara benzer tertipten, ilâç için olsun  bir tanecik dahi vurguncunun, haram kazanç sahibinin, arazi rantçılarının falan çıktığını gördünüz mü hiç ? Duydunuz mu  hiç ? Evet gerçekten ne kadar iftihar etsek, ne kadar şükretsek azdır vallahi !!!) 
     Bu perişan ekonominin tüm yükü; elbette ve doğal olarak ve her zaman olduğu gibi, ezelden ebede olduğu gibi ve dahi olacağı gibi ;  dar gelirlinin, sabit gelirlinin, küçük esnafın, memurun, işçinin, dul ve yetimin, emeklinin sırtında. İnim inim inlemekte  bu  insanlar. Bu sınıftan aileler.
     İşte efendim  bu  dar ve sabit gelirli  onbinlerden, yüzbinlerden, milyonlardan  biri de…
     Ana – oğuldan   oluşan bizim topu topu iki kişilik familya idi.  Pardon. Bir de sarı beyaz kahverengi tüylü, dünya güzeli       kedimiz Şirin !  
     İki ay önce Eylül’de, doğup büyüdüğüm Talimhane’den ayrılmış bulunmaktaydık. Nedeni, oturduğumuz apartmanın komple satılması ve yeni mal sahibinin bütün kiracılardan tahliye istemesiydi. Mahkemelik falan olmayı tercih etmemiştik. Arayıp tarayıp güçbelâ bir ev bulabilmiştik. Nişantaşı’nda. Güzelbahçe Sokağı ile Kuyulubostan Sokağı’nın kesiştiği köşedeki apartmanın birinci katı.
    Bulmuştuk  bulmasına da… Taşınmıştık taşınmasına da…
    Talimhane’deki evin kirası 40 lira idi.  Nişantaşı’ndakinin ise 160 lira !
    Varın lütfen düşünün efendim. Varın takdir buyurun efendim :
    Gelir hanesi sadece eytam-u  eramil maaşından (= yetim ve dul  aylığından) ibaret bizim bütçedeki  bu  dört misli kira artışının,  kaç şiddetinde deprem oluşturduğunu !
*
     Ben; şimdilerde Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi olan, o zaman ise “Yüksek Ticaret Mektebi” diye bilinen Sultanahmet’teki  İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nin son sınıfındayım. Dersler sabah sekiz buçukta başlıyor. Öğleyin ikide bitiyor. Sabah yediye doğru evden çıkıyorum. Nişantaşı’nın köşesindeki duraktan çizgili  M 4 kodlu  Maçka – Beyazıt otobüsüne biniyorum. Eve de en erken üç buçukta falan dönebiliyorum.
    İşte o sabah çıkarken annem dedi  ki :
    “ - Ben bugün öğleden sonra yokum oğlum. Bir mevlite davetliyim. Anahtarınla kapıyı aç, gir. Yemeğin teldolapta. Havagazında ısıtıp yersin. Tamam mı ?”
   “ - Tamam da. Ne mevliti bu ? Kimin mevlüdü ? Kim ölmüş ? Nereye gideceksin ?”
  “- Uzakta değil. Gayet yakında. Teşvikiye Camii’nin karşısındaki …… Apartmanında.    …. Bey’lerin,  ……  Hanım’ların mevlüdü.”
   Ben şaşırmıştım. Teşvikiye camiinin karşısındaki (şimdilerde de yerinde duran) o lüks, o muhteşem apartman ! Orada oturduklarını söylediği …..  ailesi !   O zamanların  İstanbul’unun en zengin insanlarından ! En seçkin  insanlarından ! En tanınmış  insanlarından ! Ve de bizim valde oraya  davetliymiş !  Fesuphanallah ! Yahu onlar kiiiim ?  Biz kiiim ? Onlar nerdeeee?  Biz nerde !!!  Olacak iş miydi bu !!!  Bu insanlar bizim gibi gariban takımını değil evlerine çağırmak, sokakta görse  selâm vermeğe bile  tenezzül etmemeleri lâzımdı  benim bildiğim.  Allah Allah !  Allah  Allah  !”
    “ - Ne o şaşırdın galiba ?”
    “ - Elbette şaşırdım.  Nasıl şaşırmayayım  ki  ? “
    “ - Eskiden de şaşırırdın. Taksim’deki eve gelenlere.  Hele taaa Kanlıca’dan hususi otomobili, hususi şoförüyle gelen Melek hanıma ?  Hatırladın değil mi ?”
   “ – Hatırlamaz mıyım.  Zaten  unutmuş da  değilim ki.”
   “ - İşte bugünkü hanım da tıpkı Melek hanım gibi. Onun için şaşırma. Tamam mı ?”
  “ -  !!!!! “
  “ -  Hatta istersen mektep dönüşü sen de gel.”
  “ - Neee ! Ben de mi geleyim ? Ne işim var benim oralarda yahu ! Hem beni o evin kapısından sokarlar mı ki ?”
  “ - Oğlum bırak saçmalamağı. Sana gel dememin iki sebebi var.”
  “ - Neymiş o iki sebep  ? “
  “ - Birincisi zengin kapısı nasıl olurmuş görürsün. Görgün artar. İkincisi mevlit okuyacaklardan birisi, senin çok sevdiğin biri. Radyoda  dinlediğin,  konserlerine gittiğin bir zat ?”
“ - Kimmiş o zat ? “
“ - Necmi Rıza bey.  Necmi Rıza AHISKAN.”
“ - Hoppala ! Yahu o adam şarkıcı değil mi ? Şarkı söylemez mi ? Ne işi var mevlütle falan ?”
“- Oğlum doğru konuş. Edepli konuş.  ‘O adam’ denmez. Ayıptır. En azından ‘O bey’ denir. Saniyen şarkıcı da denmez. Hanende denir. Anladın mı ?  Sadece iktisat, maliye falan okumakla adam mı olunur  zannediyorsun ? Bunları da öğren. Necmi Rıza bey,  Alaturka’daki şöhretinin yanı sıra çok  tanınmış bir mevlidhandır da. Üstelik öyle herkesin mevlidine gidip okumaz. Para pul için falan gitmez. Yani bugünkü büyük bir fırsat senin için.Yirmi yaşını bitirdin. Aklın hâlâ  bi  karış havada. İyi düşün. Ömründe bi kere daha nasip olmayabilir. Onun için tekrar soruyorum. Gelir misin, gelmez misin ?”  
    “ - Bakarız anne bakarız. Senin niyetin bana otobüsü kaçırttırmak galiba. Ben şimdi var hemen gitmek. Sonra var düşünmek. Sonra da var gelmek yada gelmemek. Tıpkı olmak yada olmamak gibi. Hamlet gibi. Görüyosun di mi ?  Karşında Villiyam  Şekispiyer gibi bir oğlun var. Ne kadar iftihar etsen az !        Hadi  eyvallah.” 
 *
      Balık istifi otobüste, tepedeki kayışa sarılmış itiş kakış giderken annemin dediklerini düşünüyordum. Her iki söylediğinde  de haklıydı. Gerçekten  de  Talimhane’deki kırk lira kiralı, sobalı, nohut oda bakla sofa  fakirhanemize, onun kabul günlerine öyle hanımlar gelirdi ki…!  İnanılmaz ! Gayet şık. Kürk mantolu. Tüylü tüylü şapkalı… Hele o dediği Melek hanım ! Taaa Kanlıca’daki yalısından özel otomobili, üniformalı şoförüyle gelirdi !
       O yıllarda Kanlıca nireee ?  Taksim nire ! 
        Boğaz’ın Anadolu yakasını boydan boya geçeceksin. Üsküdar’da araba vapuru kuyruğunda kimbilir ne kadar bekleyeceksin. Sonra Kabataş, Dolmabahçe, Taksim. Dönüş de öyle. Üniformalı şoför karşıdaki Abdülhak Hamit Caddesinde beklerdi.
        Ben de şaşkın şaşkın bakardım.
        Annem de hep aynı lâfları söylerdi benim bu şaşkınlığıma :
     “ Oğlum şaşırma. Bazı insanlar zengin olur ama görgüsüz olur. Sonradan görme olur. Dangalak olurlar. Bazı insanlar ise köklü ailedendir, görgülüdür falan ama maalesef varlıklı değillerdir. Ve de çok cüz’i  bazı insanlar daha vardır  ki, bu iki hasleti şahıslarında meczederler. Yani hem zengindir, varlıklıdır ve hem de  köklüdürler, görgülüdürler. Zenginliklerine şımarık değillerdir. Burunları kaf dağında değildir. Kendileri gibi olmayanlara  tepeden bakmazlar. Hor görmezler onları. Onlarla da ünsiyyet ederler. Tıpkı Melek hanım ve ailesi gibi. Şimdi anladın mı o özel şoförlü  hanımefendi, senin dul aylığıyla geçinen  ananın evine neden gelir  gidermiş. Keza neden evine çağırmakta beis görmezmiş.” 
     Doğrusu o günlerde bu lâflar bir kulağımdan girer bir kulağımdan çıkardı. Ama şimdi çok iyi anlıyorum.  Özellikle çifte çifte Rolls Roys’lu keresteleri gördükçe çok iyi anlıyorum. Gecenin bir yarısında  tek başına alışveriş yapmak için mağaza açtıran teneke mahallesi orijinli  şıllıkları gazetede okudukça  çok iyi anlıyorum…   ‘Çekin çekin. Üstümdeki imitasyon değil hakiki vizondur’  diye foto muhabirlerine poz veren  güya sosyetik (!), güya elit (!) taifesinden, ve dahi “İkoncan” falan ayaklarındaki dünyanın en eski mesleğinden kaşer karıları gördükçe çok iyi anlıyorum.
      Ve de  işte otobüste giderken yine düşünüyordum :  
       “Teşvikiye’deki apartmandaki mevlütün sahibleri de, her halde  o Melek hanım gibi öyle kolay kolay bulunamayanlardan olmalı ”        
      Şarkıcı - hanende - mevlidhan  -  o adam - o bey  Necmi Rıza AHISKAN’a gelinceeee :
      Talimhanede otururken,  zengin aile çocukları kız ve erkek arkadaşlarımız vardı. KOLEJ’de okurlardı. O yıllarda kolej demek, Amerikan Koleji demekti. Erkek talebelerin okuduğu Robert Kolej idi. Şimdiki Boğaziçi Üniversitesi’nin binalarında. Kızların okuduğu ise Arnavutköy’deki kız kısmı idi.  Şimdi burası Amerikan Robert  Lisesi.
      İşte bu kız bölümünde, l955 , 1956, 1957 yıllarında, hafta sonu tatilinin başladığı Cuma günü saat 15:30’dan sonra Türk Müziği Konserleri verilirdi zaman zaman. O kolejli arkadaşlarımız sayesinde bizler dahi gider idik. Ben zaten teee onbeş yaşımdan beri alaturkanın tutkunuyum. Radyoda o sıraların  meşhur sesleri Müzeyyen SENAR’ların, Perihan Altındağ SÖZERİ’lerin , Zeki MÜREN’lerin, Ekrem KONGAR’ların, Rıza RİT’lerin ve  diğer san’atkârların programlarını katiyen kaçırmazdım. En sevdiğim, hatta  meftunu olduğum ise, yine devrin en meşhur hanım sanatçılarından Şükran ÖZER DORUK idi. Kolejde konser verenlerin en başında da o vardı hep. Ve de yalnız değil, Necmi Rıza bey ile birlikte çıkarlardı genellikle. Şarkılarına, dinleyenleri de iştirak ettirirler, unutulmaz anlar yaşatırlardı salonu dolduran gençlere. Eve döndüğümde de ballandıra ballandıra anlatırdım bütün bunları. İşte annemin dediği buydu. 
   ( Ve de bu arada  :  O Melek hanım  kimdi acaba diye merak edilirse eğer :  
HÜRRİYET Gazetesinin sahip ve kurucusu meşhur gazeteci Sedat SİMAVİ’nin eşi, ve yine  meşhur gazeteciler Haldun SİMAVİ ve Erol SİMAVİ’nin annesi Melek SİMAVİ hanımefendi. Saygı ve  rahmetle anıyorum. )
*
      Mektepten çıkıp bindiğim otobüs Nişantaşı’na vardığında saat üçü geçiyordu. Karnım zil çalıyor. ‘Bir an evvel eve gideyim. Yemeğimi ısıtıp yiyeyim…’ derken aklıma geliverdı : “Yahu mevlüt !  Mevlüt !  Gitsem mi acaba ?”  derkeeeeen, otobüs kalktı. Mecburen bir sonraki durakta, Teşvikiye’de indim.
     Apartman  zaten hemen orada. Otobüs durağında. Girdim. Tam karşıda antika bir asansör. Tıpkı Pera Palas Oteli’ndeki gibi. İki taraftan merdivenler yukarı uzanıyor.  Beyaz mermer basamaklar, yarı yarıya  kırmızı halı kaplı. Ortalarında da sarı metal zırhlar.
     Asansörden indim. Dairenin kapısı açık. İçerde Kuran-ı Kerim tilâveti yapılmakta. Sesler geliyor. Kapıdan girdim. Burası antre. Karşıda buzlu camlı kapalı  bir kapı. Sağda upuzun bir koridor. Sol taraf ise  kocaman bir salona açılıyor. Bir hocaefendi, masada oturmuş Kur’an okuyor. Işık arkasından  geldiği için yüzü pek seçilmiyor. Arkasındaki balkonun camlarından Teşvikiye Camii’nin minaresi gözüküyor. Koltuklarda,       iskemlelerde gayet şık, gayet kibar görünümlü beyler            oturmaktalar. Hanımlar ise ortalıkta  yok.
      Ben kapının orada bakınırken  beyaz ceketli, beyaz eldivenli, siyah papyonlu bir uşak elinde bir iskemleyle belirdi  :  “Buyrun oturun efendim.”
      Oturdum. Yanımdaki koltuktaki yaşlıca zat yavaş sesle :
       “- Hoş geldin delikanlı. Yalnız mısın ?”
       “- Hayır efendim. Annem de  burada Ama o  daha önce gelecekti. Nerededir acaba ?”   
       “- Hanımlar şu kapının arkasındaki salomanjedeler. Sonra görürsün. Şimdi o taraflara geçmen münasip olmaz.”
      “ - Tabi efendim. Teşekkür ederim efendim. Bir şey daha sorabilir miyim ?”
      “ - Elbette delikanlı. Sor.”
      “ - Bu okuyan hoca, acaba Necmi Rıza AHISKAN   mıdır ? “
      “ - Hayır  oğlum. O, hafız ….. dir. (Şimdi hatırlamadığım bir isim)  Ama Necmi Rıza bey çoktan geldi. İçerde. O en sonda okur. Bekle görürsün.”
     “ - Teşekkür ederim efendim.” 
     Hocaefendi  “Sadakallahülazim”  diyerek bitirdi. Bir başkası okumağa başladı. Arkasından bir başkası. Bir başkası daha…
     Vakit ilerliyor. Kasım ayı. Hava kararmağa başladı. Bütün ışıklar yandı içerde  Ben ise  herhalde açlıktan ölmek üzereyim ! “ Be Allah’ın akılsız  kulu. Ne işin var buralarda ? Paşa paşa  evine gitseydin çoktaaan karnını doyurmuş olacaktın… Ahhh.  Ahh.!!! “
(Oysa biraz sonra ne kadar yanıldığımı görecekmişim ! Ne kadar isabetli bir iş yaptığımı anlayacak imişim !)
      Nihayet yanımdaki zat  : “Tamam delikanlı. Necmi Rıza bey başlıyor.”
      Şöyle uzanıp baktım. Evet demindenberi hocaefendilerin oturduğu masada şimdi o vardı. Yukardaki kocaman avizenin ışıklarından rahatlıkla görünüyordu.
      Ve  başladı Süleyman Çelebi’nin o muhteşem  dizelerine.  Zaten sesini evvelden tanıyorum. Mevlit’in içeriği nefis. Sözleri muhteşem. Küçücük bir çocuğun dahi anlayabileceği saf, duru, tertemiz, eşsiz bir Türkçe.
      Herkes gibi ben de huşu içinde dinliyordum. Açlığımı bile unutmuştum.
      Bitirdikten sonra duaya geçildi. Duayı da o yaptırıyordu. 
      “ Okunan Kur’an-ı Kerim’i, edilen duaları... hasıl olan     sevabı….. iptida muazzez ve sevgili peygamberimiz, efendimiz, Hazret-i Fahri Kainat  MUHAMMED  MUSTAFA’nın aziz ve necip ve mübarek ruh-u şeriflerine…” dedikten hemen  sonra :
     “Vatanımızın ve milletimizin halâskârı, Devlet’imizin banii, Cumhuriyet’imizin müessisi, ve  dahi  alem-i beşeriyetin en büyük ve eşsiz hadimi Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ve O’nun kahraman silâh ve mefküre arkadaşlarıyla esamiini bildiğimiz ve bilmediğimiz bilcümle şühedamızın aziz ruhlarına………”  
    (Yani, tıpkı bugünlerdeki gibi, değil mi efendim !!!  Aynen şimdilerdeki gibi değil mi efendim ?  Devlet’in TRT’sinin yıllardır naklettiği mevlütlerdeki gibi değil mi efendim !!!  Siz bu mevlütlerden bir tanesinde dahi,  ATATÜRK’ün adının söylenmediğine, adının ihmal edildiğine şahit oldunuz mu hiç  acaba efendim !!!)
    Tüm salon “Amin” sesleriyle çınlıyordu.
    Ve son olarak davet sahiplerinin mevtasının adını da zikrettikten sonra :  El Fatiha.
     Hakir dahi herkes gibi ellerimi açıp Fatiha’mı okudum. Elbette Türkçe olarak. Annemin bana öğretip ezberlettiği :
     “Esirgeyen ve bağışlayan ALLAH’ın adıyla.
       Hamd, alemlerin Rabbi ALLAH’adır.  Rahmandır O. Rahimdir O. Din gününün maliki ve sultanıdır O. 
      Yalnız sana ibadet ederiz. Ve yalnız senden yardım dileriz. Dosdoğru giden yola ilet bizi. Kendilerine nimet verdiklerinin, üzerlerine gazap dökülmemişlerin, karanlığa ve şaşkınlığa saplanmamışların yolundan ayırma bizi.  AMİN.”
*
       Saat altıyı geçiyordu. Yanımdaki zata : 
       “ - Beyefendi herhalde bitti değil  mi ?  Şimdi içeri girip anneme bakabilirim herhalde. Ne dersiniz ?”
       ” - Tabi. Tabi de. Ama bana kalırsa şimdilik bir yere ayrılma. Burada kal daha iyi.”
       “ - Neden ki efendim ?”
       “ - Şimdi anlarsın. Bak bak. Tamam. Geliyorlar zaten  işte.”
       Aynı anda oturduğumuz antreden arka tarafa uzanan koridorda beyaz ceketli garsonlar belirdi. Ellerinde kocaman tepsiler. En baştakiler doğruca salona girerlerken ikisi önümüzde durdu. Tepsileri yanımdaki beye ve bana uzatarak :
    “ Buyrun efendim. Afiyet olsun.”
    Tepsiyi alıp  kucağıma koydum ve de  öylece kalakaldım ! 
    Nasıl kalmayayım ki efendim !!!
    İki tane kocaman tabak. Biri döner kebap ve pilâv dolu. Yanında kızarmış patatesler. Küçük küçük hıyar turşuları. Öteki tabakta ise dört  dilim baklava, bir parça  kaymaklı tel kadayıfı ve bir de ne olduğunu pek kestiremediğim bir başka tatlı. Bembeyaz, katlanmış,  peçete içinde kızarmış ekmekler. Üç tane kocaman bardak. Biri su, biri limonata, biri ayran dolu. Üstünde buz parçacıkları yüzüyor. Tuzluk ve karabiberlik. Çatal ve bıçak. Ama öyle şimdilerdeki gibi plâstik çatal bıçak değil haa !
    Yanımdaki zat yine :
    “ - Delikanlı başlasana. Yesene. Ne öyle bakınıp duruyorsun ? Hadi afiyet olsun.”
    Ve de efendim…
     Sabahın altı buçuğunda atıştırdığım yedi sekiz siyah zeytin, bir dilim ekmek,  bir bardak çayla duran…
     Ve birazcık evvel “ Be adam evine gitseydin ya. Yemeğini ısıtıp yeseydin ye…” diye hayıflanan…
     Yani kısaca ve özetle açlıktan ölmek üzere olan bendeniz...
     O tepsiye nasıl  savlet etti.  Bilmem ki anlatmağa gerek var mı ???    
     Ben önümdekileri silip süpürdüğümde, yanımdaki zat henüz dönerle pilâvdaydı !
     Vallahi ve billahi taaccüp ettim.  Beri yandan da :
     “ Yahu valde haklıymış. Zengin kapısı haaa. Zengin kapısı haaa. Vay vay vayyyy…!”
*
      Garsonlardan biri gelip tepsiyi aldıktan sonra yanımdaki zata “ Efendim size afiyet olsun.” diyerek kalktım. Soldaki büyük salona girince salomanjedeki hanımları gördüm. Ama o tarafa gitmedim. Öne doğru yürüdüm. Necmi Rıza bey, mevlit okuduğu  masada oturuyor. Yanında  da birkaç kişi var. Tepsiler önlerinde. Çoğu olduğu gibi duruyor. Elbette herkes benim gibi kıtlıktan çıkmış gibi saldıracak değil ya !  Sigaralarını yakmışlar.          Sohbetteler.
    Masaya yaklaştım. Yanı başlarında dikildim. O, etrafındakilere bir şeyler anlattığı için benim farkımda değil. Ama masadakilerden  biri biraz sonra   “ Üstadım. Bu  genç demindenberi ısrarla size bakıp duruyor. Galiba bir maruzatı var.” deyince bana döndü:
      “  -Buyur delikanlı birşey mi  var ?”
      “ - Evet efendim. Acaba bir iki dakika sizi rahatsız etmeme müsaade eder miydiniz ?”
      “ - Estağfirullah. Buyur. Buyur. Dinliyorum.”
      Ve efendim alıyorum sazı elime : Türk müziğini ne denli sevdiğimi, özellikle Necmi Rıza bey ve Şükran ÖZER hanıma nasıl hayran olduğumu, radyoda onları hiç kaçırmadığımı, geçmiş senelerde Amerikan Kız Kolejindeki konserleri, o konserlerde onun, kendisiyle özdeşleşmiş  “ Ada sahillerinde bekliyorum…..” şarkısını  söylerken biz dinleyici gençleri de nasıl iştirâk ettirdiğini,  o “Nerede o mis gibi leylâklar….” dedikten sonra elinle işaret ettiğinde bütün salonun  “ Sararıp solmak üzre yapraaaklar….” diye karşılık verdiğimizi,  konserlerin tadının damağımda kaldığını, aynı zamanda mevlidhan olduğunu ise bilmediğimi, bugün öğrendiğimi ve işte burada görünce kendisiyle tanışmak istediğimi…….” anlatıyorum da anlatıyorum. 
       Dinledikçe yüzünde memnuniyetini  belli eden bir ifade beliriyor ve yanındakilere dönerek :
        “ Beyler işte görüyor musunuz ? Bir de derler ki yeni yetişenler, genç nesil alaturkayı sevmezmiş falan filan. Buyrun işte bu delikanlı alaturka hayranı. İşte bunun gibi gençler           ilerde………”
     diye benim için teveccüh dolu sözler söylüyor. Adımı, nerede okuduğumu falan soruyor.
     Söylüyorum  ve lâkin gitmeğe hiç niyetim yok :
     “ - Efendim vaktinizi alıyorum. Bağışlayın ama bir şey daha var. Acaba müsaade eder miydiniz ?”
     “ - Söyle bakalım. Söyle bakalım.”
     “ - Efendim malûmunuz. Üç sene önce 1955’in 6 Eylül gecesi bir facia yaşadıktı. Bir kara gün yaşadıktı. İşte bu konuda sizinle ilgili  bişey var. Kulaktan kulağa dolaşmakta. Siz o gece mağazanızı talan etmeğe gelen çapulcuların elinden, bir ATATÜRK büstü sayesinde kurtulmuşsunuz. Ama  o büst ATATÜRK’ün değilmiş aslında. Doğru mudur efendim bu ? Aslı nedir ? Acaba lütfeder misiniz ? “
     Bir kahkaha atıyor : “Bak heleee. Sen de mi duydun ? Bak hele. Bak hele !”
     Masada oturanlar da ilgileniyorlar :
    “ - Evet Necmi bey evet. Biz de duyduktu bu hikâyeyi. Doğrusu nedir ? Şöööle efradını cami, ağyarını mani  bi anlat da öğrenelim. Bu genç vesile olacakmış demek.”
    “ - Peki. Peki. Tamam. Tamam.”
    O’nun anlattıklarını ben de sizlere devir ve arz edeyim efendim :
    Üstadın Beyoğlu Cadde-i Kebiri’nde bir mağazası var. Kumaş satılıyor. İşte o meş’um  6 Eylül gecesi; çapulcu, yağmacı sürüsü orada da her yerde olduğu gibi önüne geleni yakıp yıkarak ilerliyor. Mağazaların sahipleri Müslüman’mış, Hristiyan’mış, Rum’muş, Ermeni imiş, Yahudi imiş. Türk’müş aldırdıkları yok. İnanılmaz bir vahşet. İşte tam onun mağazasının önüne gelip oraya da girişmek üzerelerken içerden çıkan birisi (belki  kendisi belki de  çalışanlardan biri, şimdi hatırlayamıyorum) çapulcuların önlerini kesiyor ve hem  kapıda asılı Türk bayrağını ve  hem de vitrinde duran bir büstü göstererek : 
     “Yahu ne yapıyorsunuz ? Burası Türk mağazası. Baksanıza  bayrağa. Baksanıza ATATÜRK’e...” diye bağırmağa başlıyor.
      (Oysa gösterdiği, Ludwig Van BEETHOVEN’in büstü.  Saçı başı karmakarışık bir adam büstü.  ATATÜRK’e  bir nebzecik dahi  benzemesi  bahis konusu değil !) 
     Çapulcu sürüsü bunun üzerine talandan vazgeçiyor. Yağmalarına başka dükkânlarda devam etmek üzere oradan ayrılıyorlar. Ve Necmi Rıza Kumaş Mağazası da böylece yakılıp yıkılmaktan kurtuluyor.
      Üstad  devam ederek :
      “ Azizim. Heriflerin seviyesini, kültür zavallığını tahayyül etsenize.  Elbette Bethoven’i  tanımaları beklenmez amma.        Herifler ATATÜRK’ü tanımıyorlar yahu !  İçlerinden biri çıkıp da  “Bu ATATÜRK değil…..” demiyor. Diyemiyor. “ 
      Bu  olayı da  böylece dinleyip öğrendikten sonra :
      “ Çok memnun oldum efendim sizinle tanıştığıma. Vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ederim. Anlattıklarınız için de  teşekkür ederim.  Hürmetler ederim efendim. İyi akşamlar efendim.” diye ayrılırken …
        O koskoca, o şöhretli san’atkâr  ;  rahatlıkla oğlu olabilecek yaştaki  bir gencin elini sıkmak için hatta ayağa kalkmak zerafet ve nezaketini gösteriyor :
      “ Asıl ben memnun oldum delikanlı. Haydi selâmetle. İnşallah yine görüşürüz.”
       Hem O’nu hem de masadakileri bir kez daha selâmlıyorum.
       Ve hanımlar kısmına geçip annemi buluyorum. Beni görünce şaşırıyor :
       “- Geldin demek haa! Bak hele ! Kırk yılda bir akıllıca bir iş yapmışsın nasılsa !”
       “- Geldim ya. Hem o dediğin kapı nasıl kapıymış gördüm. Hem de Necmi Rıza beyin yanına gidip konuştum.
       “ -  Aferin. Aferin. Yemek verdiler mi sana da ? Yedin mi ?”
       “ - Vermezler mi ? Yemez miyim ?”
       “ - Peki.  Eve uğrayıp mı geldin ?  Yoksa doğrudan  mı ?”
       “ - Mektepten  çıktım. Doğruca buraya geldim.”
       “ - Eyvah. Desene zavallı Şirin aç biilâç beklemekte. Haydi yürü. Bir an önce gidelim de  karnını doyuralım.
 *    *    *
       İşte, merhum Mustafa KOÇ’un mevlidi vesilesiyle anımsadığım ‘1958 İstanbul’unda monden bir mevlit cemiyeti’nin öyküsü budur efendim.  ‘Zengin Kapı‘ öyküsü budur efendim.
       Görgüm ne miktar artmıştır pek bilemeyeceğim  amma…
       Öyle lezzetli, öylesine nefis bir döneri ,o gün bu gün bir daha yemiş değilim vallahi !   (*)    ____________________________________________________
            (*)   Meşhur tütün tüccarı İhsan DORUK’un eşi Şükran ÖZER DORUK Hanımefendi halen aramızdadır. Kendisine daha nice uzun ve sağlıklı yıllar dileriz. Necmi Rıza AHISKAN daha sonraları Beyoğlu’ndaki kumaş      mağazasını kapattı.  Teşvikiye’de, meşhur Teşvikiye Palas  binasının alt katlarından birinde çiçekçi dükkanı açıp Alaturka  müziğin yanı sıra çiçekçilikle uğraştı.
       Tüm yaşantısı boyunca iki can dostu vardı. Şehir Tiyatroları’nın efsane aktörü Vasfi Rıza ZOBU ve ‘Şeyhülmuharririn’ ünvanlı duayen gazeteci Burhan FELEK. Bu üç şöhretli isim; adeta bir ‘Troyka’   oluşturan, içtikleri su ayrı gitmeyen    ‘Biradericanberaber’ idiler. Aralarındaki sohbetler,  esprileri ve özellikle birbirlerine takılmaları dillere       destandı. İşte bir örnek :
        Necmi Rıza bey evleniyor. Bir müddet sonra boşanıyor. Boşanmasını da kurban kestirerek kutluyor. Sonra tekrar evleniyor. Yine boşanıyor. Ve yine kurban kestiriyor.
         Bunun üzerine Vasfi Rıza bey diyor ki : “Yahu Necmi. İkide birde hayvanlık edip evleniyorsun. Sonra da bu hayvanlığının acısını, zavallı bigünah bir hayvandan çıkartıyorsun !”
         19.Ocak.l994’te vefat ettiğinde Beşiktaş / Ortaköy’deki Yahya Efendi Dergâhı’na defnedildi. Halen orada                 yatmaktadır. Ruhu şâd olsun.
          Oysa burası umuma açık bir mezarlık değildir. Sadece Osmanlı hanedanına mensup şehzade ve sultanların gömüldüğü yerdir. Bir iki istisnasıyla. Örneğin Beşiktaş Kulübü’nün çok eski yıllardaki  yöneticileri  Şeref bey gibi. Hüsnü bey gibi…
   Peki o vakit nasıl oluyor da AHISKAN buraya defnediliyor ? Yahya Efendi kimdir? Yahya Efendi Dergâhı nice bir yerdir ?
      Başlıbaşına bir konu !  Hem de çok derin. Buraya sığmaz.
      Ol sebeble efendim.
      Bir başka muhabbette  inşeallah-ı  rahman !!!



Bu yazı 22118 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI