Bugun...

Erkan ALTACA
NERDEEEEEE MİRİM, NERDEEEE NUR-U AYNIM BİZİM ZEMANIMIZDAKİ FİTBOL…!
Tarih: 31-05-2016 07:26:00 Güncelleme: 31-05-2016 07:26:00


Memuriyet hayatının Ağustos 1946’dan Aralık 1948’e kadarki kısmını İzmir’de geçiren merhum babam, bu süreçte sadece  bir defa iki gün izin kullanarak İstanbul’a gitmişti.  Neden gitmişti peki ? Herkes bilir. Dolmabahçe’deki İnönü Stadı, 23.Kasım.1947’de açılmıştır. İlk maç da Beşiktaş ile İsveç’in AEK takımı arasında oynanmıştır. Ve yine herkesin bildiği gibi stadın ilk golünü, efsane Başkan, Merhum SÜLEYMAN SEBA atmıştır.
      Nurlar içinde yatsın. Ruhu şad olsun. Mekânı cennet olsun.
      İşte tek iznini bu maçı seyretmek için kullanmıştı merhum peder.
      Dönüşünde günlerce anlatmıştı. Hepimiz, bütün aile, maçı sanki statta seyretmiş gibi olmuştuk.
      Bu tarihi maçı kaçırmasına elbette imkân yoktu. Çünkü koyu Beşiktaşlıydı. 1922 yılında, on altı yaşında Halıcıoğlu Askeri İdadisi talebesiyken bir taraftan  da Beşiktaş’ta futbol oynamıştı.
      (Ama sadece bu kadar değil.
      Aynı yıl İstanbul’dan -yine Beşiktaş Kulübü vasıtasıyla- Anadolu’ya, İnebolu yoluyla silâh ve cephane kaçırarak Milli Kurtuluş savaşımıza fiilen katılmış ve bu hizmetleri dolayısıyla, Cumhuriyet’ten sonra Kırmızı Şeritli İstiklâl Madalyası ve Beratı ile ödüllendirilmişti.
     O madalya ve berat, halen bendedir efendim. Müsaade buyurulursa iftihar edeyim efendim.
     Ve de…
     O yılların işgal altındaki İstanbul’undan…
     İşbirlikçi, İngiliz kuklası Bab-ı Ali’nin sözde yönettiği İstanbul’dan…
     Aynı emperyalist İngilizler’in, aynı işgalci İngilizler’in, Haliç ve civarındaki depolarından…
     Hayatları bahasına, canları bahasına, ölümü göze alarak silâh ve mühimmat  kaçıran…
     Bunları Boğaz’dan kalkan küçücük teknelerde saklayarak, cenaze süsü verip tabutlar içinde gizleyerek, ve daha binbir çeşit yöntemlerle İngilizleri  aldatarak…
     Anadolu’nun bağrında doğan  “YA  İSTİKLÂL  YA  ÖLÜM”  mücadelesine, ve o mücadelenin simgesi olup sonsuza kadar sönmeyecek, sonsuza kadar parlayacak…
      Şimdilerde bazı hamamböceği kafalı zavallı bedhahların akıllarınca unutturmak istedikleri, tarihten silmek istedikleri…
      SARI  SAÇLI  MAVİ  GÖZLÜ  GÜNEŞ’ine ve ‘O’nun  KUVVAYI   MİLLİYESİNE  ulaştıran  kadın-erkek kahraman vatan evlâtlarının …
     Bu akıl almaz inanç ve imanlarının, hürriyet ve istiklâl aşklarının, ve mücadelelerinin  öyküsü…
     Başlı başına bir efsanedir efendim…
     Ve de yine onları bu efsane mücadelelerinde  koruyan, saklayan,  destekleyen, organize eden…
     İstanbul’un üç ulu abidesinin; Beşiktaş’ın, Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın çabaları, gayretleri, vatan aşkları…
     Keza başlı başına bir efsanedir efendim.
     Tıpkı 1915’in Çanakkalesi’ndeki gibi.
     Hele deniz yoluyla silâh kaçırmanın  bir KARDELEN öyküsü vardır ki…
     Okurken göz yaşlarınızı tutamazsınız.
     İnşallah ilerde onu da anlatmak kısmet olur.)
*     *     *
     İşte benim de Dolmabahçe’deki statla ünsiyyetim, daha henüz kısa  pantolonlu günlerimde, İzmir’den döndüğümüz 1949 yılının başlarında başlar. Ve stada yıkım için ilk kazmanın vurulduğu, ilk buldozerin çalıştığı 2013 yılının Haziran’ına kadar sürer.
    Tam altmış altı yıl !
    O Haziran gününde Dolmabahçe’den geçerken, yani yıkımın başladığını ilk gördüğüm anı anlatmama imkân yoktur efendim. Yüreğim nasıl burulmuştu, anlatmama imkân yoktur efendim.
    Ne anılarım vardı benim orada… Neler yaşamıştım ben o statta... İçinde ve dışında hatta. Neler görmüş, neler geçirmiştim.… Hiçbirini unutamam. Asla unutamam.
    Ve müsaade edilirse birkaçını burada paylaşmak istiyorum. Hepsini  değil. Hepsi zaten mümkün değil.
14 MART 1954: TÜRKİYE: 1 - İSPANYA: 0
     1954 yılı Dünya Kupası elemelerinde İspanya ile aynı gruba düşmüştük. O vakitler “Dünya Kupası” değil, “Jules Rimet” Kupası denirdi. İlk maçı İspanya’da oynamış ve 4-1 yenilmiştik. İkinci maç 14 Mart 1954 günü İnönü  (= Demokrat Partı’nin değiştirmesiyle Mithatpaşa) stadında oynanacaktı. Talimhane’den  bir arkadaşımla gitmiştik. Açık tribünün Maçka Parkı’na bakan kısmında, en üstteydik. Maçı kazanırsak, o zamanki kurallara göre üçüncü bir maç daha oynanacaktı. Ve Fenerbahçeli “Canavar” lâkaplı  Burhan SARGIN golü attı ve 1-0 kazandık. Sevinçten havalara zıplamıştık. Ve işte o sevinçle, kendimizi açık tribünün en alt sırasında bulduk. En üstten en alta nasıl gelmiştik ???  Hâlâ anlamış değilimdir ! 
    Ve iki not :  Golü atan Canavar BURHAN’ın o maçta giydiği krampon, halen Fenerbahçe kulübünün müzesindedir.  Sevgili   Fenerli dostlara duyururum.
    İkincisi :  Kurallara göre üçüncü maç bir hafta  sonra Roma’da oynandı. 2-1 galip iken 80.dakikada golü yedik ve 2-2 bitti. Uzatmada sonuç değişmedi. Kurallara göre kur’a çekilecekti.  Kaptan Turgay ŞEREN seyircilerin yanına gitti. On yaşında Franko Bianko adlı bir İtalyan çocuğu alıp hakemin yanına getirdi. Hakem çocuğa kur’ayı çektirtti. Ve Franco  “TURÇHİYA”  diye bağırdı.
    Kurayı kazanmış ve İsviçre’deki finallere katılma hakkını  kazanmıştık. 
MAYIS 1954: POLİS  KADANASI  AYAĞIMI ÇİĞNİYOR! 
     Hangi maçtı, şimdi hatırlamıyorum. Ama lise ikide ve Mayıs 1954 olduğu kesin.  Çünkü o hafta Edebiyat hocamız Fikret ATEŞ hanım  ( Merhum Prof.Toktamış  ATEŞ’in annesi) “Sait Faik öldü çocuklar.” diye derse başladıydı. Sait FAİK de 11. Mayıs. 1954’te öldüğüne göre… 
      Bilet almak için kuyruktayım. Ortalık mahşer. O yıllarda atlı polisler vardı. Bindikleri atlar da kocaman. Dev gibi. Kadana dediklerinden.  Bir ara sıra karıştı. Polislerden biri atını bizim üstümüze sürdü. Ve at benim sol ayağıma bastı. Acıdan bayılacak gibi oldum. Kendime geldiğimde ayağımın üstünde ve en az bir santim derinliğinde mosmor  nal izi vardı.  Ayağıma basamadım okul bitinceye kadar. Sonra basmağa başladım ama o mosmor     nal izi bir senede ancak geçti.
6 KASIM 1955:  BJK: 5 - G.S:  4
       O gün maçı Teksas tribününden seyretmekteydim. “Teksas tribünü de ne  demek“ mi ? Arz edeyim efendim. Stat inşa edildiğinde numaralı tribünün Gazhane’ye bakan kısmı boştu. Burada inşaat artıkları, çeşitli malzemeler falan durur, seyirci alınmazdı. Sonra buraya da tribün yapmağa başladılar. Fakat uzun süre tamamlanamadı. Yine inşaat artıkları, boş variller, aletler, ne ararsanız var. Zamanla tahta sıralar konuldu ve uyduruktan bile olsa, maç seyredilir hale getirildi. Ve işte sonraki yıllarda, numaralı tribüne dönüştürülünceye kadar seyirciler arasında burası “Teksas Tribünü” olarak anıldı. Bileti ucuz olduğu için bizim gibi talebe kısmısının rağbet ettiği yerdi.
        Maç Gassaray ile Beşiktaş arasında. Ve fakat sahada adeta iki milli takım ! Zira iki tarafta da  milli olmayan yok. Nitekim üç ay sonraki tarihî Macar maçının kadrosunda, bu maçtan yedi Galatasaraylı, iki Beşiktaşlı oyuncu olacaktı.
        Birinci devrenin  hemen başlarında, Galatasaray, Metin ve Kadri’nin golleriyle 2-0 öne geçti. Biz Beşiktaşlılar’ın ağzını bıçak açmıyor. “Eyvah ! Böyle giderse GS gol rekoru kırabilir yahu…” Derken Baba Recep ve Nazmi’nin golleriyle durum 2-2 oldu.
       İkinci devrenin yine hemen başlarında İsfendiyar ve Metin’in golleriyle GS tekrar 4-2 öne geçmesin mi ? Bir kez daha eyvah ! Galatasaraylılar işi şova döktüler. Özellikle Suat ve Kadri, adeta topla dans ediyorlar. Beşiktaşlılarla dalga geçiyorlar ! 
      Derken Bülent Esel’den bir gol. Durum 4-3. Biz tekrar ümitlendik. “Hadi be. Bi gol daha. Beraberliği kurtaralım be.”   Ve de Baba Recep golü atmasın mı ! Yaşasın!  Vaziyet 4-4. Beraberlik tamam.
     Bu maç böylece biter derkeeeeen… Biz beraberliğe çoktan razı olmakla sevinirkeeeen… Ve de doksan dakikanın dolmasına  saniyelere  kalmışkeeeeen…
     Beşiktaş’ın sağ açığı  Ercan ERTUĞ var. Hem futbolcu. Hem atlet. Yüz metreci. İşte bu Ercan, hakem maçı bitirmek üzere düdüğü ağzına almış, çalmak için kolundaki saate bakarkeeen…
     Avut çizgisinden yakaladığı topla, o çizgiye paralel olarak füze gibi, yıldırım gibi onsekize  girip kaleye doğru nasıl koştuysa, topu Turgay’ın bacakları arasından ağlara gönderiverdi !!!
     Hakem Faik GÖKAY önce santrayı gösterip golü verdi ve arkasından düdüğünü çalıp maçı bitirdi.
    Beşiktaş  5-4 galip yani !   İnanılmaz !  Gerçekten inanılmaz ! Tam bir mucize !
    Nitekim statta çıt yok.  Biz Beşiktaşlı seyirciler, olup bitene inanamamanın şaşkınlığıyla adeta şoke durumdayız.              Sevinemiyoruz. Keza Galatasaraylı seyirciler de sessiz. Şaşkın. Heykel gibi hareketsizler. Ve elbette inanılmaz  üzgünler.
   Neden sonra  biz sevinçten zıplamağa, bağırmağa başladık.
   Ve fakat bu sevinç bana bir miktar pahalıya mal oldu efendim. Nasıl mı ? Eve  dönüp de bir baktım kiii ! Kol saatimin yerinde yeller esiyor. Sadece kayışıyla metal  altlık yerinde. Saatin kendisi ise, o hengâmede, sevinçten zıp zıp zıplarken sizlere ömür olmuş !
   Rahmetli ağabeyim almıştı bana, lise bitirme hediyesi olarak on liraya iki ay önce Eylül’de. Arlon markaydı.
   Yani saat gitti Ercan’ın golü uğrunda efendim. Ve de  kayışı kaldı bu maçtan  yadigâr !
19 ŞUBAT 1956: 
TÜRKİYE: 3 - MACARİSTAN: 1
         Bu mucize maçı, bu inanılmaz zaferi; Şubat 2016’nın EKONOMİK DURUM’unda, “TAM ALTMIŞ YIL OLMUŞ” başlığıyla evvelce anlatmış idik zaten.   
  SAHANIN  ORTASINDA  ÖLÜP  KALAN  FUTBOLCU
    Yine ellili yıllar.  Tarihini tam hatırlayamıyorum ama Galatasaray – Emniyet maçı. Ben aslında G.S’ın maçlarına gitmezdim. Ama mahalleden bir arkadaşımız var. Mekteb-i Sultani’de okuyor. Babası da banka müdürü. Yani vaziyet-i nukutad-ı maliyesi, bencileyn perişanülharab (!) değil. Tam tersine.  “Yürüyün lan.” dedi. “Gassaray maçına gidiyoruz. Seyirci lâzım. Biletler benden. Hepiniz geleceksiniz.  Tamam mı ?”
    Kapalı tribündeyiz. Seyirci pek yok. Tam santra çizgisi hizasında oturduk. Emniyet takımında oynayan Segela ALDORİCO diye bir oyuncu var. Kısaca ALDO diye biliniyor. İkinci devrenin sonlarına doğru idi. İşte bu ALDO, tam karşımızda, santra çizgisi ile taç çizgisinin  kesiştiği yerde birdenbire pat diye yere düşüp öylece kaldı. Oysa ayağında top falan da yoktu. Yani kimseden faul falan yememişti.
   Oyun devam ediyor. Adam yerde hareketsiz yatıyor sırtüstü. Nihayet hakem maçı durdurdu. Herkes başına toplandı. Biz ve bütün seyirciler merak içindeyiz. “Ne oldu bu adama yahu ?”   
    Ve sağlık görevlileri geldiler. Sedyeye koyup götürdüler.
    Beş on  dakika sonra da  stat hoparlörlerinden şu  anons yapıldı :
    “Sayın seyirciler. Teessürle duyururuz ki  Emniyet takımının oyuncularından ALDO, biraz önce maalesef vefat etmiştir.”
      Sonradan anlaşıldı. Maç öğleden sonra ya. Öğle yemeğinde bayat yumurta mı yemiş, yada bozuk tavuk eti mi yemiş neyse işte. Ve zehirlenip aniden ölmüş. Stattan Sıraselviler’deki İlk Yardım Hastanesi’ne götürdüklerinde iş işten geçmişmiş çoktan.
     Bilmem ki dünya futbol tarihinde maçın ortasında  durup dururken düşüp de ölen başka futbolcu olmuş mudur acaba ?  Kırk yılda bir gittiğim G.S maçında bu talihsiz olayı yaşamak varmış. 
      ALDO’nun cenazesi, iki gün sonra Şişhane’deki Neve Şalom Sinagogu’ndan kaldırılmıştı. Ruhu şad olsun. 
APARTMAN  MUSTAFA      
      Ellili yıllarda Feriköy Kulübünün başkanı idi. (Mustafa PEKGÖZLÜ) Feriköy Kulübü halen duruyor mu ?) Zamanının “AĞIR AĞBİ”lerindendi ! Oldukça uzun boylu, geniş omuzlu, iri yarı bir adamda. Yüzü daima ciddiydi. Güldüğü pek görülmezdi. Sarı kalın kumaştan paltosunu herkes gibi giymez, racon icabı (!) omuzlarına atardı. Elinden doksan dokuzluk kehribar tesbihi eksik olmazdı. Fakir fukara babası olduğu söylenirdi. Gariban takımının muini olduğu söylenirdi.
      Feriköy kulübünün başkanıydı ama koyu Beşiktaşlıydı. Maçları hiç kaçırmazdı. Ama çok ilginç bir özelliği vardı. Tribünde oturup sahada oynanan oyunu seyretmezdi. Tam tersine sırtını sahaya çevirir, seyircileri tarassut ederdi maç boyunca ayakta. Durduğu yer de kapalı tribünün Gazhane’ye bitişik ucu idi.
     Peki neden maçı değil de seyircileri seyrederdi ? Şundan ki efendim:  Seyirciler arasında ola ki  gayrıihticaca salih (!) biri çıksın… Ola ki imalat hatalı bir “arıza(!)”  boy göstermekte olsun. Sağa sola bulaşan… Abuk subuk  konuşan, bağıran, çağıran… Ve bilhassa oyunculara, hakemlere, rakip takıma, Galatasaray’a, Fenerbahçe’ye küfür etmek gafletinde falan bulunan olsun.  İşi bitikti o gafilin. Hemen yanındaki consigliari’sine (*) eliyle işaret ederdi bu talihsizi :  “ Bak. Şu siyah paltolu herif… /   Bak şu çak çak diye  sakız çiğneyen yavşak suratlı…… /    Bak şu kel  kafalı, bıyıklı  p……k… ” falan diye.  Consigliari, “Tamam Baba.” diyerek  anında o işaret edilenin yanında olurdu:   “Birader. Senin acele yaylanman gerekiyor. Doğru stadın dışına. Sakın içerlerde bir yere saklanayım falan demeyesin ha.” diyerek o anda dik dik  oraya bakmakta olan Apartman Mustafa’yı gösterirdi.
    Muhatabın yüz paralık aklı varsa, emri anında yerine getirip toz olurdu.
   Ve tabi yüz paralık aklı olmayanlar da çıkardı ara sıra. “Neden gidecekmişim lan ?  Sen de kimsin be ?…” falan diye diklenenler de olurdu ara sıra..
   Badehu öğrenilirdi  kine    !!!  Badehu duyulurdu          kine     !!!
   Akıl fukarası buncağızların,  “Darp edilmekten naşi”   Hükümet tabibinden aldıkları iş göremezlik raporlarının hiçbiri,  kesinlikle on günlükten az olmaz imiş !
   Ve yine bu zavallıların, raporu müteakip, yüz paralık dahi olmayan akılları nihayet başlarına gelir ve kimseden şikâyetçi falan olmaz imişler !!!
   Yaaa efendim. Apartman Mustafa buydu işte ! Teşbihte hata olmazsa eğer,  Don Vito CORLEANO’nun adeta bir İstanbul         versiyonu yani !

  KARINCAEZMEZ ŞEVKİ
(ŞEVKİ GÜNEY 1919-23.03.20013)
    Hasta Galatasaraylı idi “Karıncaezmez Şevki”. Ama öyle böyle değil. Hayatı Galatasaraylılık üzerine kuruluydu. Taksi şoförüydü. 1948 model bir Opel’i vardı. Bu otomobilin içinde toplu iğne başı kadar bir yer olsundu da sarı kırmızı renklerle, Galatasaray’la ilgili yazı, resim vesaire ile dopdolu olmasındı ! Boynunda devamlı taşıdığı atkı, pantolon paçalarının üstüne çektiği çorapları sarı kırmızı idi.
    Maçları, kapalı tribünün deniz tarafındaki Galatasaraylılar bölümünde seyrederdi. Galatasaray gol attığında ne bağırırdı, ne çağırırdı, ve ne de hoplayıp zıplardı. Oturduğu yerden ayağa kalkar, sağ kolunu Hitlercilerin Nazi selâmı misillu kaldırır, dakikalarca sessiz, hareketsiz öylece dururdu. Seyircilerin tamamı onu bilir, tanırlardı. Maçı bırakıp  Karıncaezmez’i seyrederlerdi onlar da  golden sonra. Daha da ilginci, Karıncaezmez’e Galatasaraylıların gösterdiği sevginin  belki de daha  çoğunu, daha da coşkulusunu, Fenerli ve Beşiktaşlıların göstermesiydi. Golü yiyen onların takımı olmasına rağmen !
    O yılların taraftarlığı böyleydi işte…!
    O’nun Galatasaray hastalığı, tutkunluğu; sadece maçlara inhisar etmezdi. Zaman zaman İSTANBUL  T  55183  plâkalı taksisiyle müşteri taşırken aklına esince, özellikle Beyoğlu Cadde-i Kebir-i’ nde  zınk diye durur, arabanın motor kaputunun üstüne çıkar, tıpkı maçlarda olduğu gibi, hastası olduğu kulübüne ve renklerine selâm dururdu dakikalarca.
    Bu esnada Tünel cihetinden, Taksim cihetinden gelen bütün tramvayların vatmanları, otobüslerin şoförleri, otomobilleri sahipleri de; yolun tıkanması nedeniyle mecburen dururlar ve onun şovunu bitirmesini sabırla beklerlerdi. O yıllarda seyrüsefer memuru denen trafik polisleri dahil hiç kimse müdahale etmez, şikâyet etmez;  bil’akis herkes tıpkı maçlardaki gibi ona sevgi ve sempati gösterisinde bulunurlardı.
     Sonunda bu şifa bulmaz G.S sevdası yüzünden, eşi de kendisini ihmal ettiği gerekçesiyle boşanmak üzere mahkemeye müracaat etti.  Sonra bir maçta da kolu kırıldı. O meşhur selâmını veremez oldu.   Yürüyemez oldu. Ve nihayet 23.03.2000 tarihinde de…..

 TALİMHANELİ   ŞÜKRÜ   ABİMİZ
      Kim mi idi Şükrü Abi ?
     Fenerbahçe’nin ve milli takımızın, unutulmaz kalecisi  Şükrü ERSOY.
     Bizim mahallede, yani Talimhane’de otururdu. Şehit Muhtar Bey Caddesi’nin en sonundaki Demirkut Apartmanında. Şimdi yerinde devasa bir otel var.
    Annesi EDALET hanım teyze (**) mahallemizin sevgili teyzelerindendi. Babası Lütfullah Bey Amca da keza muhterem  büyüğümüz, amcamız idi. Çok sert görünümlü bir zat idi. Biz gençler, önümüzden geçerken  rap… diye ayağa kalkardık. Bir yaramazlığımızı görmesin !  Bir münasebetsizliğimizi görmesin !  İşimiz bitikti maazallah. Bir keresinde, aramıza yeni katılan bir çocuğu sigara içerken yakalamıştı. Hışımla yakasına sarılıp “Ulan hergele, bu yaşta sigara içmeğe utanmıyor musun..?” diye suratına iki tokat patlatmıştı. Tokadı yiyen bizimki hazırolda, başı önüne eğik, gıkını çıkarmamıştı.   Ha öz baba, ha mahallenin amcası. Hiç fark etmezdi çünkü !
   (Tıpkı şimdilerdeki gibi değil mi !!! Tıpkı bugünlerdeki gibi değil mi !!!    “ Öff  baba yaaaa…”)
    Şükrü ağabey’e gelince : İnanılmaz yakışıklıydı. Evet abartmıyorum valla. İnanılmaz yakışıklıydı. Mahallenin bütün kızlarının yüreklerini hop hop hoplatan… O yılların Hollywood’unun en meşhur jönlerinden Clark GABLE’e benzetilirdi.  Ama nerdeeee ?
Clark GABLE, onun kadar yakışıklı olsa daha ne isterdi  ki !
     Milli takımın kalecisi olmanın, koskoca Fenerbahçe’nin kalecisi olmanın yanı sıra, inanılmaz derecede de mütevazi, alçak gönüllü idi Şükrü Abi. Şimdi elektrik idaresinin binasının olduğu Abdülhak Hamit Caddesi’ndeki arsada, biz gençlerin gazozuna oynadığımız maçlara katılırdı.  Kalede dururdu. Arasıra gol de yerdi haaa ! Golü atan oğlan sevinçle havalara fırlar  “Heyyyt bee, milli kaleciye gol atmışım be…” diye zıplardı.
    Ama asıl bir kıyağı vardı  ki bizlere :
    Mahallenin Fenerli çocukları yalvarırlardı:  “Şükrü abi be. Fener’in yarınki maçında kaledesin di mi ? Ama paramız yok. Duhuliye 75 kuruş. Açık 125 kuruş. Yolsuzuz be. Yap  bi kıyak  n’olursun  bize be...”
     “Tamam. Peki.” derdi.  “Yarın maçtan önce stadın falan yerine gelip beni bekleyin. Bişeyler düşünürüz.”
    Ve de hepsini içeri sokardı. Koskoca Fenerbahçe’nin  kalecisinin  dediğini yapmayacak bir stat görevlisi, elbette tasavvur edilemezdi.
     Ama biz cozuttuk valla  ! İpin ucunu kaçırdık valla.  Bir gün on beş kişi birden gittik. Fenerlisi, Gassaraylısı, Beşiktaşlısı !
     Bizi görünce şaşırdı : “Yuf be !  Bu ne be ? Oldu olacak, bütün mahalleyi de getirseydiniz bari.”
     Ama yine de hepimizi içeri soktu. Hakkını ödeyemeyiz.
     14.01.1931 doğumlu Şükrü ağabey şimdilerde seksenli yaşlarında. Daha nice uzun, mutlu, sağlıklı yıllar dilerim.  Saygıyla ellerinden öperim. 
DÜNYA  FUTBOL T ARİHİNİDE  İKİ  REKOR
      Birincisi İngiltere’den :  Stanley MATTEWS (1915 -  23.02.2000) tam  46 yaşına kadar   futbol oynadı.  Blackpool ve Stoke City takımlarında.  Evet tam kırk altı yaşına kadar. Guinnes Rekorlar kitabına geçti. Kraliçe tarafından “Sir” ünvanı verildi. 
   İkincisi ise bizden : Dünya futbol tarihinde, kadrosunda mütehassıs doktor oynatan tek bir takım vardır : Beşiktaş. Hem de öyle jübile maçlarında, temsili maçlarda… falan değil. Resmi maçlarda. Ayrıca da on kez milli takımımızın kaptanlığını yapan.
   Öbür yandan bakıldığında da dünyada hem mütehassıs doktor olarak mesleğini icra eden ve hem de aynı sırada resmi maçlarda futbol oynayan bir tek kişi vardır:  Doktor  Vedii TOSUNCUK  (1921 – 10.05.2011)
   Şimdilerde Sosyal Güvenlik Kurumu adını alan, o zamanların İşçi Sigortaları Kurumu’nun Samatya Hastanesi’nde kulak-boğaz-burun mütehassısı idi. Hafta boyunca hastanede hasta bakar; tedavi, ameliyat yapar, cumartesi ve pazarları ise Beşiktaş’ın kaptanı olarak İnönü Stadında  top oynardı !
   Sol bekti mevkii. Önünde, o yılların efsanesi bir haf hattı vardı : Eşref-Ali İhsan-Nusret. Top zaten bu majinoyu aşıp da Beşiktaş on sekizine pek nadir gelirdi.  İşte bu nadiratlarda  doktor sol ayağıyla öyle bir vole patlatırdı kiii…. Top minare boyu dikilir ve havada bir kavis çizerek karşı onsekize düşerdi. O sırada  da bütün Beşiktaş tribünü ayağa kalkar “ Oleeyyyyy” çekerdi. Doktor da trübüne döner, gülerek bu tezahüratı yapanlara el sallardı.
 Ve bir defasında ne oldu dersiniz  ?
     Doktorun voleyi yapıştırdığı top, sahanın içine, öbür kaleye doğru gitmedi. Kapalı tribünün Gazhane tarafının üstüne doğru yöneldi. Ve bendeniz dahil, oradaki seyircilerin şaşkın bakışları arasında damın üstünde gözden  kayboldu.
    Tabii maç durdu. O zamanlar şimdiki gibi top taca çıkar çıkmaz sahaya bir başkasının atılması nerdeee ?   İkinci bir top yok. Hakem bekler. Oyuncular bekler. Biz seyirciler bekleriz…
    Nihayet  on- onbeş dakika sonra bir top bulunabildi.
Peki.  Ya  damdaki top ne oldu derseniz ? Orasını sonradan öğrendik. Bir stat görevlisi şöyle anlatmış imiş :
    “Ben kapalı tribünün Maçka Parkı tarafındaki demir parmaklı girişlerinden birinin önündeydim. Derken  pattt diye bir top önüme, kaldırıma düştü. Zıplaya zıplaya yola doğru gidiyor. O sırada da Dolmabahçe tarafından bir otomobil geliyordu. Top zıplayıp  zıplayıp otomobilin ön camına çarpıp yavaşladı. Aynı anda direksiyondaki kişi kapıyı açıp dışarı fırladı. Topu kapıp içeri girdi. Ve de gaza bastığı gibi Vınnnnn !!!”
    Bu anlattıklarımın her ikisi de kanaatimce  Sir Stanley MATTEWS gibi rekorlar kitabına geçmeğe  herhalde sezadır  değil mi?  Mütehassıs doktor futbolcunun bir eşinin olmadığı kesin olmasına kesin ve şüphesiz elbette de. Öte yanda,  maçın topunun stadın dışına kaçıp  (tam tabiri mahsusuyla) “araklanmasının” da,  keza dünyada bir  eşi, emsali  herhalde yoktur !  
 *   *   *
        Eveeeet efendim. İşte yıkılıp artık tarihe karışmış olan stadın bendenizdeki anılarından  birkaç kırıntıyı böylece tazelemiş olduk. Kırıntı diyorum. Özellikle diyorum. Zira dikkat buyurulursa anlattıklarımın hepsi 1950’li yıllara ait. Oysa bunun bir de altmışlı yılları var. Yetmişli, seksenli, doksanlı, ikibinli yılları var. Daha ne maçlar, ne olaylar, ne ilginç kişiler, neler neler var… Örneğin maçları radyoda anlatan ve adeta efsaneleşmiş spikerler. Biri merhum Muvakkar Ekrem TALU. Biri (ne mutlu halen aramızda) doksan yaşındaki anıt Halit KIVANÇ.  Maç bittikten sonra stad hoparlörlerinden çalınan ve yıllarca ve yıllarca hiç değişmeyen plâklar. Alafrangası  “Rose rose I love you.” Alaturkası “Bir esmere kul oldum / Yana yana kül oldum / Kuş dilini bilmez idim / Şakıdım bülbül oldum.” Yine unutulması mümkün olmayan hakemler :  Sulhi GARAN, Feridun KILIÇ.  Fenerbahçe’nin çok meşhur ve çok matrak (!) ve dahi kızı Eva’nın güzelliği dillere destan Macar antrenörü İgnace Molnar. Türkçesi bir harika ! “ Bizzimmm  takimee  Finibaaaçeee var şampiyonatta  olmak.  Var Molnar  çok para almak. Var Bessiktass  şampiyonatta  olmak.  Var Molnar    s......r   olmak !”  Yine asıl adı Walter Priera olan Fenerbahçe’nin antrenörü Didi. Galatasaray’ın antrenörü ve hiç kuşkusuz Alex FERGUSAN’la birlikte dünya futbolunun iki ilâhından biri olan Jupp DERWAL.Beşiktaş’ı üst üste üç yıl şampiyon yapan Gordon Milne. Futbolu bıraktıktan sonra şov yapmak için İstanbul’a gelen siyah inci PELE.  Fenerbahçe kalesini koruyan dünyanın en ünlü kalecisi Alman  SCHUMACKER. Ve ona burada  Beşiktaş forması ile ilk golü atan İngiliz Les FERDİNAND. Meşhur sloganla coşturulan : “Haydi Ferdi. Vakti geldi.”  Televizyonda maç anlatan spikerin ağzından kaçırıverdiği ve bugün dahi insanlarımızın dilinden düşmeyen “Vay anasını sayın seyirciler.”  
         Ve nihayet yıkımdan önceki son maçta Beşiktaş taraftarlarının malzemeci Süreyya’yı çağırmaları. Kulübün 1981’den buyana aralıksız malzemecisi. Tüm futbolcuları “Abi” dedikleri işte o emektar Süreyya’nın  kapalı tribünün önünde Beşiktaş taraftarlarına karşı hüngür hüngür ağlayışı… 
         Yani efendim var Allah var. Ve lâkin bu olayların hepsini, bu isimlerle ilgili anıların, anekdotların hepsini  anlatmağa kalksak, EKONOMİK DURUM’un tüm sayfaları yetmez. Sadece başlıklarını özetlesek, bu sayfa yetmez. Ve de  işbu durumda Genel Yayın Yönetmenim Sayın ÇATALOĞLU’nun  “Yahu burası futbol gazetesi mi ?” diyerek hakire KIRMIZI KART göstermesi  ağleb-i ihtimaldir !  Ol sebeble tadında bırakalım.
     Tarihi stad yıkıldı ama artık yerinde bir yenisi var. Hem de gerçekten çok güzel. Muhteşem. Eşsiz. İddia ederim ki  dünyanın en güzel stadı.  Böyle olması da çok doğal. Zira yeryüzünde “İki cihanın müntehasında…..” kurulmuş ikinci bir şehir var mı ?  Bir başka “Şehr-i Stambol” var mı ? İkinci bir Boğaziçi” var mı ? Dolayısıyla iki kıtadan aynı andan görülüp seyredilen bir başka stad var mı ? Olabilir mi ? 
    Ve üstelik, güzel olduğu, muhteşem olduğu, eşsiz olduğu kadar da uğurlu ve kademli. Daha üçüncü maçında Beşiktaş’ımı şampiyon yapıverdi  bile !
      Sade Beşiktaş’a değil, tüm takımlarımıza, ülkemize, milletimize, vatanımıza hayırlı ve uğurlu olsun. Bu eseri bu ülkeye kazandıran kim varsa hepsine helâl olsun. Hepsine sonsuz takdir ve tebrikler olsun.
      İlerde  burada da nice maçlar oynanacak. Taraftarları sevince, hüzne boğan nice goller atılacak. Nice olaylar yaşanacak.  Ve elbette ve kuşkusuz kimbilir kimlerin burada nice nice hatıraları olacak. Yukarda arz etmeğe çalıştığım benim belleğimdekiler gibi.
     Ve en önemlisi yine bu statta kimler top koşturacak… Kimler milli olacak… Kimler şöhret sahibi olacaklar...
      İşte bu konuda tek bir temennim var :
      Sadece bu statta değil; diğerlerinde, her branşta, her sahada, güzel ve aziz ülkemin her yerinde, her köşesinde oynayacak, koşacak, gayret edecek gençlerin hepsinin :
       İnsanlık tarihinin en büyük insanının
       “BEN SPORCUNUN …..  GÜZEL AHLÂKLISINI       SEVERİM” dediği nitelikte olmasıdır.
       Yani tıpkı HÜSNÜ ve ŞEREF BEY’ler gibi. BABA HAKKI’lar gibi. SÜLEYBMAN SEBA’lar gibi.
       Tıpkı BABA GÜNDÜZ’ler gibi. TAÇSIZ KRAL Metin OKTAY’lar gibi. Turgay ŞEREN’ler gibi.
       Tıpkı Uçan Kaleci Cihat ARMAN’lar gibi. Büyük ve Küçük FİKRET’ler gibi. Ordinaryüs LEFTER’ler gibi. 
______________________________________________________
(*) :  Consigliarı’nın kim olduğunu, ne demek olduğunu, Mario PUZO’nun  BABA/GODFATHER romanını okuyanlar ve Marlon BRANDO’nun o şaheser filminiseyredenler çok iyi bilirler. Bilmeyenler de bi zahmet bilenlere soruversinler.
(**) :  Sakın ola ki, “Yanlış söylüyorsun. EDALET değil ADA- LET” demesin kimsecikler efendim!  Zira “Galat-ı meşhur, lûgat-ı fasihten evlâdır” efendim.  Netekim (!) koskoca Yahya Kemal “Günler kısaldı, Kanlıca’nın ihtiyarlar.” diye yazar efendim. Üstad bilmez mi ki gün ne uzar ne kısalır, 24 saat yerinde durur. Uzayıp kısalan gündüzlerdir, gecelerdir. O halde ?!!
         Ve dahi  Talimhane’de oturduğumuz yıllarda; annemden sabahları bakkala-pazara giderken kimbilir kaç kez duyduğum şu sözleri, ömrümce unutmama imkân yoktur efendim: “Ben çarşıya çıkıyorum oğlum. Dönüşte de “EDALET  HANIM’a  uğrayıp bir kahvesini içecem inşallah. Ne zaman yolda görsem sitem ediyor. ‘Bizim evin yolunu unuttun’ diyor.” 

---------------

(13) Ömer Saim ALTACA

 

1906’da Kalkandelen (Yugoslavya)’da doğdu. 1925’te Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ni, 1938’de İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebini ve 1939’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.
    1922’de Askeri Mektep talebesi iken İstanbul’dan İnebolu yoluyla Anadolu’ya silah ve cephane kaçırmak suretiyle Milli Kurtuluş Savaşı’mıza fiilen katıldı ve bu hizmetlerinden dolayı Cumhuriyetimizin ilanından sonra kırmızı şeritli İstiklal madalyası ve beratı ile taltif edildi.

--------------



Bu yazı 21755 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI