Bugun...

Erkan ALTACA
UNUTULAN YAKIN TARİHİMİZ. DAHA DOĞRUSU UNUTTURULAN!
Tarih: 03-10-2016 09:41:00 Güncelleme: 03-10-2016 09:41:00


Aynı mahallede doğup büyüdüğümüz    çocukluk arkadaşım Dr.Med.Dent.Güngör AKYÜZ, 1964 yılındanberi Almanya’da çalışır. İlk gittiğinde bir diş hekiminin yanında asistan olarak başlamıştı. Şimdilerde ise beş fotöylü bir diş kliniğinin sahibi. Kızı ve damadı da  kendisi gibi diş hekimi.
    1940’lı yılların  Talimhane’sinin caddelerinde, arsalarında bezden uyduruk toplarla maç yaparken, taşlı kuka, çelik-çomak, toprak bilyelerle kafa-karış oynarken, saati on kuruş kiralık bisikletlerle tur atarken, sırf muzırlık olsun diye kız çocukların saçlarını, eteklerini çekiştirirken, ikimiz de  kısa pantolonlu  idik.
     Ellili yılların ilk yarısında;  Zapyonlu (1) kızları, Sen Plüşerili (2) kızları kesmek (!) için Beyoğlu Cadde-i Kebiri’ni  beş aşağı beş yukarı arşınladığımızda; sakal tıraşıyla henüz tanışmış liseli yeni yetmeliğe terfih     etmiştik.
    Elli yılların ikinci yarısında ise; otobüste, tramvayda, sinemada bilet alırken, şişine şişine “ŞEBEKE” (3)  diyorduk artık. Galatasaray’daki meşhur Çiçek Pasajı’nın koca koca fıçılarının üstüne masa niyetine konulmuş mermerlerin etrafında dinelip                   “Arjantin’lerimizi (4)  tokuşturuyorduk. Hatta hatta… Mangıraj vaziyetleri (!!!) müsait olduğunda, Arjantinlerin içine bir ufak likör kadehi votka  dökmeği  de ihmal etmiyorduk elbette racon icabı…! 
      (ÖNEMLİ NOT: İçki sağlığa zararlıdır. Birçok kötülüğün anası ve/veya tetikçisidir.  Herkes,    özellikle gençler mümkün olduğunca içkiden    uzak durmalıdır.)
     Yani  ki efendim, neresinden bakarsanız bakın,  su içinde yetmiş seneyi devirmiş bir arkadaşlık, dostluk ! 
      Altmışlı, yetmişli, seksenli, doksanlı yıllarda, Dortmund’taki evinde kaç kez kalmışım ? Yatmışım, kalkmışım ? Hesabını  ne o bilir, ne de ben !  Özellikle Londra’da görevliyken  aklıma estiğinde, hemen bir telefon : “Ben geliyorum babalık. Odam hazır mı ?”
      (Birbirimize ‘Babalık’ diye hitap ederiz biz.  Aslında şimdilerde ‘Dedelik’ olsa daha münasip ya ! Neyse.)
      Sonra da Victoria Station’dan  doğru Dover’e.  Oradan  Oostande feribotuyla Belçika’ya. Oradan da trenle  ver elini Almanya.  Çat kapı doktordayım. 
     İşte yine bu ziyaretlerden  birinde, akşam muayenehaneden yorgun argın geldi. Tam sofraya oturacağımız sırada :  “Kalk bakalım babalık. Bu akşam televizyon bakıp yemek yemek istemedi canım.  Çok kıyak bi yere götüreceğim seni. Felekten bir gece çalacağız bilesin.”
     Arabasına binip yola çıktığımızda anlatıyordu : “ Gideceğimiz yer, Dormund’un banliyösü                   Hohensyburg’dur. Eğlence merkezi meşhurdur. Harika restoranlar, gece kulüpleri vardır. Önce güzelce yemeğimizi yer, şarabımızı içeriz. Sonrasını  da düşünürüz.”
    Yarım saat sürmeden dediği yere varmıştık. Gerçekten  yeşillikler, ağaçlar arasında  enfes bir yerdi. Eğlence merkezi  ise koskoca, şato gibi bir binaydı.
    Lâkin bir gariplik göze çarpıyordu hemen. Her  taraf  sessizdi. Çıt çıkmıyordu. İn cin top oynuyordu           ortalıkta. Görünürlerde bir Allah’ın kulu yoktu. Bizimkinden başka bir tanecik  araba da keza. Otopark diye işaretli yer bomboştu !
    Doktor indi. O kocaman binanın girişindeki bir ilânın önünde durdu bir süre. Sonra yüzü gayet asık dönüp direksiyona geçti:  “ Şu bizdeki kısmete bak babalık. Bugün Kasım’ın biri. Almanlar’ın  ‘Allerheiligen’ dedikleri mukaddes gün. Ölülerini anma günü.  Harpte ölenlerini anma günü. Bugün tüm eğlence yerleri kapalıdır bu memlekette. Şansına küs.”
*
    Şansıma küsmüştüm küsmesine ama adamlardaki bu vefa duygusunu, geçmişlerine bu denli bağlı olmalarını da elbette takdir etmiştim. Ve ayrıca bu vefalarını, geçmişlerine, tarihlerine bağlılıklarını da hiç  garipsememiştim. Hiç yabancı gelmemişti bana bütün bu duygular. Bu davranış.
      Nedenmiş yabancı gelmemek diye sorulacak olursa eğer, hemen arz edeyim efendim :
      Aynı vefa duygusunun, aynı geçmişe bağlılığın kanıtı benzer bir olay, bir gelenek; benim geldiğim ve döneceğim ülkede, İngiltere’de  de vardı çünkü. Hem de hemen hemen aynı günlerde. Kasım ayının bir   haftası İngilizler’in ‘Poppy week’leridir.  Türkçesi ‘Gelincik haftası.’  Yediden yetmişe tüm İngilizler; kadını erkeği, zengini fakiri, İşçi partilisi Muhafazakâr partilisi, koyu Hristiyanı; dindarı, dinsizi, ateisti, genci ihtiyarı…  Hepsi, evet hepsi, o hafta yakalarına   plâstikten minicik gelincik çiçeği rozeti takarlar. Yollarda, dükkânlarda, metrolarda, her yerde bu rozetleri dağıtanlar vardır. Yakasına rozet takılan da, yine oradaki kocaman bir kumbaraya para atar. Gönlünden ne koparsa artık.
   (Bir parantez açıyorum burada. Aynı adet, bir tarihte bizde  de vardı. Ellili, altmışlı yıllarda bir kız bir erkek okul öğrencisi sokaklarda dolaşırlardı ikişer ikişer yanyana. Erkek çocuk elindeki sepetten toplu iğneye tutturulmuş bir kâğıt rozeti, insanların yakalarına  takardı. Rozet takılan da, kız çocuğunun boynuna asılı kocaman kumbaraya para atardı. Çocuk Esirgeme Kurumu’na, Kızılay’a, Yeşilay’a, Türk Hava Kurumu’na giderdi bu toplanan paralar.
    Geçmişimizdeki tüm güzellikler gibi bu uygulamayı da yok ettik, bitirdik çok şükür!!!
    Ne kadar iftihar etsek azdır !!!)
 Bu toplanan paralar;  Birinci ve İkinci Dünya harbine iştirak edenlerin henüz hayatta olanlarına, hayatta olmayanların da eşlerine, çoluk çocuklarına yardım olarak verilir.
     Ayrıca  yine o harplerden henüz sağ kalanlar, aynı hafta boyunca o günlerdeki üniformalarını giyerek, ellerinde Union Jack’ları (5),    göğüslerinde nişanları, madalyaları ile resmi geçit    yaparlar Whitehall’da (6). Yürüyemeyecek durumdaki yaşlıları, malülleri, yakınları geçirirler tekerlekli sandalyelerle. Anneler, babalar ; bu gazileri, bu yaşlıları  gösterirler çocuklarına. Alkışlatırlar  onları. “ İyi bak. Bugün bu ülkede hür ve mutlu yaşıyorsan, şu gördüğün adamlar sayesinde yaşıyorsun.” derler.  Çoğu ana babalar alkışlarken gözyaşlarını tutamazlar.  Çiçekler atarlar bu kahramanlarının üzerine. 
*   *   * 
    Eveeet.  İyi güzel, tamam, hoş  da…
    Şimdi durup dururken elin Alaman’ına, İngiliz’ine methiye düzmenin nedeni  acep ne ola, efendim,  değil mi ?
    Buyrun o zaman, o neden neymiş açıklayayım :
    Geçen Eylül ayındaki (zaten ötedenberi mevcut olup işte o günlerde bir kez daha depreşen) sonsuz  üzüntümdür efendim  o neden.  Yeistir. Karamsarlıktır. O adamlarla  kendimizi  mukayese ederken duyduğum acı, uğradığım sukut-u hayâldir efendim.
    O Almanlar, İngilizler; yakın tarihlerini, o tarihlerini yazmış kahramanlarını,  ister çoktan  ölmüş olsun, ister hâlâ yaşıyor olsun;  ısrarla ve ısrarla hâlâ can baş üstünde tutarlarken… Anarlar iken... Yad ederler iken… Minnet ve şükranlarını sergilemeğe devam   ederler iken…
   Beri yanda ise;  onların yakın tarihlerini ve kahramanlarını çırak çıkartacak yücelikteki  bizim kendi  tarihimizi, eşsiz kahramanlarımızı, efsane kahramanlıklarımızı…
    Nasıl yavaş yavaş unutmakta olduğumuzu düşünmekten  duyduğum üzüntüdür efendim.   
    Karamsarlıktır. Acıdır. Sukut-u hayaldir o  neden   efendim.
    Daha doğrusu nasıl sinsice ve haince unutturulmakta olduğumuzdur efendim…
    Biraz daha açayım :
    Geride kalan Eylül ayının bir günü, SAKARYA  ZAFERİ’mizin  95. yıldönümüydü.
    Hani ; 1921 yılının Ağustos’unda başlayıp  da ;  bizim kuşağımızın  Cumhuriyetçi, vatansever, elleri bin kere öpülesi, nurlar içinde yatası öğretmenlerimizin;   ilk okulda, orta okulda, lisede  “Yirmi iki gün yirmi iki gece…” diye gözleri yaşararak anlattıkları   o Sakarya Zaferi’nin... 
    Hani ; Miralay İsmet Beyin, aynı yılın başlarında  Birinci ve İkinci İnönü’de müstevliye indirdiği ilk        şamarlardan  sonraki o  Sakarya Zaferi’nin…
   Hani ; insanlık tarihinin en büyük dehasına, en büyük hümanistine, eşsiz devrimcisine;  23.Nisan.1920 Meclisi tarafından “GAZİ” ünvanının ve “MÜŞİR ( =MAREŞAL)” rütbesinin verildiği o Sakarya Zaferi’nin…
   Hani ; bir sene sonra, 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de başlayıp  9 Eylül’de İzmir’de nihai zafer ve  reha ile  taçlanacak olan eşsiz şahlanışımızın  öncüsü  o Sakarya Zaferi’nin…
  Ve dolayısıyla ve elbette…
   Ekim 1922’nin Mudanya’sının, Temmuz 1923’ün Lozan’ının ve kuşkusuz 29.Ekim.1923’ün temel taşlarından  o Sakarya Zaferi’nin…
   Özetle  :
    Bugün bu coğrafyada, bu cennet vatanda  (bir yığın  olması gerektiği halde olmayanlara, olmaması     gerektiği halde olanlara,  hatalara, aksaklıklara……  rağmen) ;  etrafımızdaki sürüsüne bereket  çöl bedevisi zavallı yaratıklar gibi sefilce değil de insan gibi, hür ve bağımsız, onurlu bir millet olarak yaşıyorsak… Yaşayabiliyorsak…
   İşte bütün bunları borçlu olduğumuz yakın tarihimizdeki  1919-1922  sürecinin  en önemli        “Unutulamazları”ndan  biri olan  o Sakarya Zaferi’nin…   95.yıldönümüydü efendim. 
                                               *     *      *
   Şimdi soruyorum :
   2016 Eylül’ünün şu veya bu gününde, veya daha sonra veya daha evvelinde…
   Muhterem matbuatımızda, necip basınımızda…
   Bu muhteşem Sakarya zaferi ve  bu zaferinin yıldönümüne ait tek bir haber, yorum,  resim falan gördünüz mü ?
   Görmediniz elbette. Ben de görmedim zaten. Nitekim elin Alaman’ına, İngiliz’ine duyduğum gıpta ve takdirin ve bu gıpta ve takdirin yanı sıra (yukarda da değindiğim)  hüzün, acı  ve  sukut-u hayalin nedeni de, işte buydu efendim.
  Haksız mıyım ? 
    *
    Peki neden hiçbir haber, yazı falan çıkmadı derseniz eğer ?
      Aman efendim, bunda bilmeyecek ne var ?
      Bir taraftan cıvık cıvık magazin pespayeliklerinden, baldır bacak haberlerinden ve bir taraftan da lâik Cumhuriyet  ve  onun kurucularına kin, nefret ve hakaret  kusmağı misyon edinmiş ashab-ı kalemin hezeyanlarıyla dolu sütunlarından, sayfalarından…  
     Boş yer, boş sütun, boş sayfaları mı vardı ki… Boş sayfaları mı kalmıştı ki, Sakarya’dan falan       bahsedebilsin bu cerideler !
     Örneğin : Falanca artiz karının, şu andaki zamparası ile bilmem hangi sahil beldesinde  içip içip de nasıl zurna gibi sarhoş gece vakti mayosuz denize girdikleri, suyun içinde nasıl da tepiştikleri, köpekler gibi nasıl çiftleştikleri haberlerinden naşi boş sütunları, sayfaları yoktu da ondan !
      Falanca haramzade mütahit herifin, işsiz güçsüz boş gezenin boş kalfası esrarkeş serseri oğluna, on sekizinci  doğum günü hediyesi olarak 800.000 Euroya alıverdiği  Lamborghini arabanın haberlerini verip resimlerini basmaktan yerleri yoktu da ondan !
          Kocası Amerika’da tutuklu, boşanma arifesindeki şarkıcının, bilmemnerede verdiği konserde, her zamankinin aksine sahnede sekiz kere değil de topu topu üç kere kıyafet değiştirmesinden, seçkin seyircilerinin nasıl da üzülüp  adeta mükedder olduklarına dair sütun sütun haberler verip resimlerini basmaktan yerleri yoktu da ondan !
        Amerikan Konsolosluğundan bozma  ‘Oha’ kulübünün damındaki kaçak havuzda verilen çılgın partide, aynı renk, aynı sitil elbise giyen iki sosyetik karının karşılaşıp  “Pişti (!)” olduklarında;  üzüntü ve utançtan nasıl baygınlık geçirdikleri gibi, özellikle sabit gelirli vatandaşları, işçileri, emekli dul ve yetimleri çok yakından ilgilendiren haberleri vermekten yerleri yoktu da ondan !
       Yıllardanberi ya Bodrum’da, ya Alaçatı’da kıçını başını açıp şezlongta camız gibi yatarak        güneşlenmesiyle meşhur karının;  bu sene acep neden falanca Yunan adasını tercih etmesi gibi, keza tüm halkımızın çok çok merak ettiği  konuyu tefrika   etmekten yerleri yoktu da ondan !
      Asıl zenaatı  belediye reisliği değil de, yer altı dünyası mensup ve  yakınlarının düğün  ve              cenazelerini kovalamak olan zatın, en son hangi mafya babasının süt kardeşinin cenazesine neden  bizzat gitmeyip de çelenk yollamakla iktifa ettiği  gibi son derece hayati konuları işlemekten yerleri yoktu da ondan !
    Fi  tarihinde katıldığı Erovizyon yarışmasında teganni eylediği  “Amaaan  benzin. Canım benzin…”  nakaratlı muhteşem şarkısı ile, on sekiz ülke seyircilerinden tulum (!)sıfır puan çekip ülkemize çok değerli bir birincilik  hediye etmesi dolayısıyla haklı olarak kazandığı ‘Süper Harabe’ unvanını  elli senedir sürdüren  meşhur şarkıcı hatunun;  falanca yerdeki  villasını  (seksen beşinci estetik ameliyatının finansmanı için)  iki milyon dolarcık gibi kelepir fiatla satışa çıkarması üzerine;  memur emeklisi merhum kocasından üç ayda aldığı 2.760 lira dul maaşıyla paşalar beyler gibi yaşayan, yediği önünde yemediği arkasında, hiçbir derdi, gamı, kasaveti, maddi sıkıntısı falan olmayan  Fındıkzadeli  Hatçaaaanım  teyzenin ; bu duruma nasıl da üzüldüğünü,  ‘Vah vaaah. Hanım kızım müzayakaya düşmüş demek. İki milyona muhtaç kalmış demek.  Şimdi  nasıl geçinecek zavallı acaba ?” diye işbu üzüntüsünden nasıl da yataklara düşüp karalar bağladığını haber yapmaktan  yerleri yoktu da ondan ! 
    Palabıyıklı nonoş moda kreatörünün, elinden tuttuğu izbandut gibi herif için, “İşte yeni sevgilim bu. Müstakbel kocam  işte bu” diye verdiği beyanatı ve çektirdiği resmi, birinci sayfada manşetten vererek gerçekten inanılmaz bir gazeteciliğe imza atmaktan  dolayı yerleri yoktu da ondan.
      Elli altı yaşındaki şarkıcı karı, çengi karı; acaba gebe mi değil mi, gebeyse babası kim, yoksa babası yok mu, yani Hazreti  Meryem gibi babasız mı doğuracak acaba … falan gibi fevkalade önemli memleket meselelerine yer vermekten boş sayfaları kalmamıştı da ondan ! 
     45 numara ayakkabılı, prostat bezli  ‘DİVA’nın (!!!!),  Nişantaşı’nda kepenk indirttiği kuyumcudan bir       tahtada satın aldığı 400.000 liralık mücevherlerin     listesini ele geçirerek yayınlayıp,  keza aynen     yukarıdakiler gibi inanılmaz gazetecilik başarılarına (!)  imza atmaktan dolayı yerleri yoktu da ondan !
     Biri gecekondu mahallesinden, biri teneke mahallesinden çıkma, anadillerini yüzelli, bilemedin iki yüz kelime ile konuşan, velâkin  biri meşhur artizliğe, biri meşhur mankenliğe terfi etmiş bulunan ağzı çak çak çikletli iki yosmanın, Bebek Parkı’nda gezdirdikleri köpeklerinin kavga ederken çekilmiş resimlerini, bütün rakipleri atlatarak bastıklarından,  boş yerleri kalmamıştı da ondan !
     Tarık AKAN gibi bir ‘DEV’in arkasından, ana avrat küfür edecek kadar rezil hamamböceklerinin   hezeyanlarına çarşaf çarşaf  sayfalar ayırmaktan    yerleri yoktu da ondan !
    İlk okul üçüncü sınıf çocuklarına mecburi Arapça dersi konulmasının hasenatını ballandıra ballandıra anlatan Cumhuriyet düşmanı bedhahların makalelerini, yorumlarını okuyucularına duyurmaktan yerleri kalmamıştı da ondan !  
     Bayramda İspanya’da bir daire parası harcayan  şarkıcı karının yurtdışına iki bavulla gittiğini, yirmi  bavulla döndüğünü;  ‘İspanya’da  ayakkabı, çizme ve mantolara verdiğim para bir daire parasıydı.  Orada giyim kuşam için harcadığım parayla  İstanbul’da 4 + 1 daire alırdım yani…” diye insanın midesini bulandıran lâflarını; ve keza bu karı ile aynı kaptan su içen daha nice nice artiz, şarkıcı, manken  taifesi şıllıkların benzeri  görgüsüzlüklerini, hazımsızlıklarını, iğrençliklerini…  günbegün haber yapmaktan yerleri  yoktu elbette de ondan ! 
     Ve ilâh… 
     Bu gibi rezilliklerin  daha yüzlercesi… Bu gibi    pespayeliklerin daha binlercesi... 
    İster komik deyin. İster trajikomik. İğrenç, kepaze… Ne derseniz deyin artık.  
*
   Saniyen :
   Necip matbuatımızın yeri yoktu Sakarya Zaferi’nden bahsedecek, tamam da… 
   Peki acaba muhterem büyüklerimizden ne haberdi dersiniz ?
   Devletlû, şevketlü büyüklerimizden ?
   Onlar hatırlamışlar mıydı, anmışlar mıydı, kutlamışlar mıydı o zaferi acaba ?
   Hani her Allah’ın günü :
   “Terörün kökünü kazıdık….”   “Şehitler ölmez, vatan bölünmez…”  “Kanlarını yerde bırakmayacağız…..”   “Tek vatan, tek bayrak….”      gibi  lâflarını dinlediğimiz  muhterem büyüklerimiz ? 
   Nerdeeee efendim nerdeee ?  Ne gezer efendim ne gezer ? Hangi  Sakarya ? Ne Sakarya’sı ?
   Aslında  son derece doğaldı bu nisyan, yadırganacak hiçbir tarafı da  yoktu. Çünkü : 
   “Kurtuluş Savaşı diye bir savaş olmamıştır…”    diyenler hatırlayacaktı  Sakarya’yı ha !
   “ Mareşal üniformalı asker resminin burada ne işi var ?..”  diyenler hatırlayacaktı Sakarya’yı  ha !
   Saraydaki zülüflü oğlanlara  “Şirpençe çıbanları çıkarken bilmemneremde /  Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek….” diye şiirler döktüren kulağı küpeli ecdatları dururken…
  “İki ayyaş”ın  kahramanlıklarını dile getireceklerdi ha!
     Güldürmeyin beni.
    ( Benim değildir bu lâf. Eski Adalet Bakanlarından merhum Amil Artus’undur.  1911-1989)
*
      İşte durum böyle böyle böyledir efendim. Aslında yazacak daha çoook şey var.  Hani “Bir dokun bin ah dinle kase-i fağfurdan” misali.
     Ama bu kadarı da yeter. Uzatmayalım.
     Ve son olarak : 
     Alamanların anma günlerinden, İngilizlerin madalyalı, bayraklı resmigeçitlerinden falan çoktan  vazgeçtim vazgeçmesine de…
     Hiç olmazsa sizler;  o zaferi, o zaferleri bize hediye eden kahramanlarımızın ;  Devletimizi ve Cumhuriyetimizi sayelerinde yaşadığımız  o aziz ve  mübarek insanlarımızın  ruhlarına  bir fatihanızı eksik etmeyin dualarınızda  lütfen olmaz mı ?
*
   Pardon.
   Bir de sonun da sonu bir çift sözüm daha var :
   İstanbul Boğazı’nın iki yakasını dördüncü kez birleştirecek olan  müstakbel  ve mutasavver  asma köprünün adı ne olacak dersiniz ?
   “Cennetmekân Sultan İkinci Abdülhamit Han Köprüsü” müüüüü ?
   Yoksa,  İngiltere Devlet-i Fehimesi’nin  (!) sığınmacısı, Malaya zırhlısı yolcusu  “Altıncı  Mehmet Vahdettin  Han “ köprüsü mü ?
   Yoksa yoksa…
  “Şeyh Sait” köprüsü mü ?
    Efendim  ?
___________________________________________

 (1) :   Zapyon Rum Kız Lisesi :Kurulduğu 1875 yılından bu yana, Beyoğlu’nda, İstiklâl Caddesi ile Sıraselviler Caddesi arasındaki Meşelik Sokak’ta eğitim ve öğretim veren Rum Kız okulu.
      Halen Dünya Felsefe Federasyonları Birliği Başkanı olan, Ankara Üniversitesi Hacettepe Tıp Fakültesi emekli öğretin üyelerinden Prof. Dr. İonna KUÇURADİ, bu okulun 1955 yılı mezunlarındandır. Keza 27 Mayıs 1960  darbesinden sonra Yassıada’da zorunlu ikamete tabi tutulup yargılananlardan madut, Demokrat Parti İstanbul milletvekili Aleksandr Haçopulos, bu okulda 19404’lı yıllarda öğretmenlik ve müdürlük yapmıştır.
   (2)  :  Sainte  Pulchérie Fransız Kız orta okulu ve lisesi :
             Beyoğlu’nda, Parmakkapı ile Cihangir arasındaki Fransız kız okulu.
   (3)  :   Şebeke :
             O yıllarda üniversite ve yüksek okul talebelerine verilen kimlik kartı. Birçok yerde indirim sağlardı. Örneğin kırmızı renkli birinci mevki tramvayın 15 kuruş olan bileti, şebekeye 5 kuruş idi. İkinci mevki yeşil tramvayın 10 kuruş olan bileti de 3 kuruş ! Beyoğlu’ndaki sinemaların bir lira olan lüks koltuk ve lüks balkon biletleri, şebekeye 60 kuruştu. Tramvaylarda biletçiler ‘Şebeke’ deyince;  sinema salonlarının girişlerindeki görevliler de  indirimli bileti görünce “Şebekeni göster bakalım delikanlı” derlerdi ! 
   (4)  :  Arjantin :
            O yıllarda Galatasaray’daki Çiçek pasajı’nda, sifon biranın konulup içildiği kocaman bardaklara Arjantin denirdi.  
   (5)  :  Union Jack : 
             Kısaca İngiltere denilen ve asıl ve tam adı “Büyük Britanya ve Kuzey İrlanda Birleşik Krallığı = United Kingdom of Great Britain and Northern  Ireland ” olan devletin bayrağına, kendi vatandaşlarının verdiği ad.  Tıpkı bizim, şanlı bayrağımıza “Al Sancak” dememiz gibi.
(6) :  Whitehall :       
           Londra’da, Bakanlıkların ve diğer resmi dairelerin bulunduğu mahal. Ancak bu sözcük asıl olarak bu devletin idaresini, yani hükümeti belirtmek için kullanılır.  Tıpkı Osmanlı’da devletinin  idaresinin  “Bab-ı Ali” olarak simgelenmesi gibi. 



Bu yazı 18974 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI