Bugun...

Yalman Özgüner
“L'ÉRADUCATEUR”
Tarih: 02-06-2021 13:32:00 Güncelleme: 02-06-2021 13:32:00


FAZLA gerilere gitmeye gerek yok. Zaten büyük çoğunluk hatırlar. 

1980’lerin sonuna kadar Marmara Denizi lüfer’den, uskumru’ya, kalkan’a, mercan’dan, tekir’e, kabuklu deniz hayvanlarına dek akla gelebilecek her tür deniz canlılarının yaşam alanıydı.  

Bugün Marmara Denizi balıkçıların güç bela nafakalarını çıkardığı istavrit dışında neredeyse hiçbir deniz canlısının yaşayamadığı bir ortam... 

Ne oldu da Marmara'nın bereketi kurudu?  

1984-1989 yılları arasında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Bedrettin Dalan çevresel atıklarla kirlenmiş ve kötü kokular yayan Haliç’te “Gözlerim gibi masmavi yapacağım” diyerek temizlik operasyonu başlatmıştı.  

Haliç’e Boğazdan su girişini engelleyen Karaköy Köprüsü yenilendi. Evsel ve sanayi atık kirliliğini önlemek için Haliç’in iki yakasındaki yapılaşma yeniden düzenlendi.  

Haliç ve Boğaz kıyısında kollektörler kuruldu. Yenikapı’da yapılan arıtma tesisinden geçirildikten sonra Haliç’in sularının Boğazın dip akıntısıyla Karadeniz’e yönlendirilmesi işlemi başlatıldı.  

Ne var ki bu uygulama kalıcı bir çözüm getirmedi.  

Aksine Haliç temizlenecek diye Marmara denizi heba edildi. 

Karadeniz zaten Tuna Nehrinin yarattığı pollüsyona mahkum iken bir de Haliç’in kirli atıklarının taşınması... 

Yanısıra Haliç temizlenecek diye ve çarpık yapılaşmanın eklenmesiyle de canlı hayatın heba edilmesi Marmara denizinin bugünkü koma halinin nedenleri oldu.    

Eğer sularını Marmara’ya şarj etmek yerine Haliç ile besleyicisi Kâğıthane ve Alibeyköy derelerinde dip taraması yapılarak gerçek temizlik yapılsaydı bugün bambaşka bir Marmara olabilirdi.  

Deniz tabanındaki kirli atık çamurlarında oluşan alglerden ve oksijensizlikten dolayı canlı hayat bitmez, en lezzetli dip balıkları olan kalkan, dil ve pisi balığı gibi canlıların bu sulardaki nesli tükenmezdi. 

Çevre Mühendisleri Odası Raporu’na göre, İstanbul’daki suların yüzde 70’i Marmara Denizi’ne arıtılmadan veriliyor ve bu nedenle Marmara’da değil balık avlamak, Musilaj denen yapışkan yosunlar yüzünden denize girmek bile başlı başına bir sorun artık...  

Sorunun nasıl çözümlenebileceğini Prof. Yılmaz Büyüşerşen Eskişehir’de Atatürk’ün “Akıl ve mantığın çözümleyemeyeceği mesele yoktur”sözlerini anımsatırcasına lağım kanalı gibi akan Porsuk Çayını gondollarla gezilen, plajları olan bir dinlence alanı haline getirerek gösterdi.   

*** 

BUGÜN bilim insanlarının Trakya ve Marmara bölgesi için yeni bir felakete neden olacağı uyarılarına kulak tıkayarak “isteseniz de istemeseniz de yapılacak, kanal benim hayalim” diye direten kişinin inadı komadaki Marmara Denizi’nin ölüm fermanı olacak.  

Ormanlık ve sulak alanlar, tarım arazileri, bölgedeki barajlar, doğa harikası Küçükçekmece gölü yok olacak, deprem riski büyüyecek, kanal çevresinde arazi rantı yaratmak için kurulacak yerleşim alanları insanları yerlerinden edecek, belediye hizmetlerinin yükü ağırlaşacak...  

Türkiye Cumhuriyeti için yaşamsal önemi olan Montreux anlaşması delincek... 

Kanal İstanbul projesi belki de insanlık tarihinde daha önce eşine hiç rastlanmamış ihanet örneklerinden sadece birisi...  

19 yıldır süregelen “Şahsım Devleti” iktidarında yaşanan insana, vatana, devlete verilen zararlar saymakla bitmez. 

Eşsiz önderimiz Atatürk’e yapılan küstahça saldırılar, adı ile anılan kurum ve tesislerden Atatürk adının ve T.C. ibaresinin kaldırılması... 

İrtica yuvalarının, mafya çetelerinin devlet yönetimine ortak edilmesi...  

Düşünce özgürlüğünün yok edilerek dünyada en çok basın mensubunun zindanlara atıldığı ülkelerin başında gelinmesi... 

Bitmek bilmeyen kadın cinayetleri, sözde dini vakıflarda çocuk tecavüzleri... 

Yağmalanan tarım, orman, maden alanları... 

Yokedilen, yabancılara peşkeş çekilen tesis ve kurumlar... 

Devletin dış itibarının zedelenmesi...  

Türk ordusunu yıpratma tezgâhları...  

Tarım ve sanayi sektörleri verimliliğinin erimesi nedeniyle ekonominin çöküşü ve işsizliğin, yoksulluğun yaygınlaşması...   

Karın doyurmak için çöp konteynırlarına muhtaç olacak kadar sefilleşen kitleler oluşurken, saray sefahatı, dünyanın en zengin ülkelerinde olmayan sayıda makam arabaları, kişi hizmetinde özel uçaklar...  

İhtiyaç halinde kullanılmak üzere yardım ve destek amacıyla çalışanların kazançlarından kesilerek kurulan fonların toplum çıkarları ile ilgisi olmayan alanlarda kullanılarak buharlaştırılması...  

Ne olduğu sorusunun yanıtı verilemeyen bir 128 milyar dolar vurgunu...  

Finlandiya Başbakanı Sanna Marin hakkında resmi konutunda kahvaltı için 3150 T.L’lik harcamasından ötürü soruşturma açıldığı bir dünyada imar yasaları delinerek kurulan 1150 odalı kaçak sarayın bir günlük maliyetinin 10 milyon lira olması...   

Marmaris ve Ahlat’ta başkanlık sarayları... 

Ekonomiye maliyeti 40 milyar dolardan fazla olan 3,5 milyonu aşkın Suriyeli asalağın yoksulun, işsizin aşına, işine musallat edilmesi...   

Fakir fukara aç gezerken, binlerce okulsuz köy varken gerekli gereksiz heryere milyarlar harcanarak camiler yapılması, dağ tepe İmam Hatip Okulları açılarak çağdaş eğitim düzeninin yozlaştırılması... 

Takkeliden Amiral, sarıklıdan rektör... 

Parmaktaki yüzük gösterilerek “Bütün servetim bu zengin olursam yolsuzluk yapmışımdır” denilen günlerden 17 Aralık 2013 rüşvet operasyonu döneminde “Sıfırla oğlum sıfırla” talimatıyla milyarlarca dolar ve Avro’nun okus pokus yapıldığı örneğinde olduğu gibi yıllaraca süren yolsuzluklar...  

Mahdumların gemicik(!) filoları...  

Devleti soydurarak zenginleştirilen saray müteahhitleri... 

Bağımsız olması gereken Merkez Bankası Başkanlarının “emir dinlemiyor” gerekçesiyle ve TÜİK başkanlarının enflasyon, işsizlik rakamlarını olduğundan küçük göstermemeleri nedeniyle ikide bir değiştirilerek ülke yönetiminde istikrarın, devamlılığın sonlanması...  

Kamu yönetiminde liyakat ilkesi kenara atılarak hayvanat bahçesi müdüründen TÜBİTAK Başkanı yaratılması örneğinde olduğu gibi devlet ciddiyetinden uzaklaşılması... 

Onbinlerce Üniversite mezunu yabancı dil bilir genç simit satarak, benzin istasyonlarında iş arayarak sürünürlerken, dil bilmez bir partilinin 12 bin dolar maaşla Bern Büyükelçiliğine Basın Ataşesi, eşinin 8 bin dolar maaşla din ataşesi olarak atanmaları ve kendileri için 6 bin dolara tercüman tutulması... 

Kaba bir hesapla bu para bir asgari ücretlinin nerdeyse 6 yılda kazanabileceği toplam gelire eşit bir miktar... 

Şeref ve namus üzerine verilen tarafsızlık sözüne rağmen muhalefet liderlerine yapılan saldırılara teşvik sözleri... 

*** 

HERKES vicdanına, aklına danışmalı...  

Her ne kadar resmi açıklamalar inandırıcılığını yitirse de duyurulara göre koronadan hayatını kaybedenlerin sayısı 50 binlere tırmanıyor. 

Salgınının henüz başladığı günlerde Ayasofya’da toplu Cuma namazıyla başlayan, Giresun’da, Ordu’da, Rize’de, Malatya’da bütün korunma kuralları çiğnenerek on binleri, yüzbinleri meydanlara çekip siyasi propaganda yapmak, parti kongresi diye kapalı salonlara doldurmak o insanları bile bile ölümün kucağına atmak değil midir? 

O günlerden sonra ülkemizin salgının en yaygın olduğu ülkelerin başında geldiği görmezden gelinebilir mi?  

Salgın nedeniyle can kayıpları dışında ticaret ve iş hayatında, turizm alanında ekonomi büyük kayıplara uğradı.  

Herkes kendine sorsun... 

Bu güne kadar devletimizi yöneten hangi siyaset adamı, hangi siyasi parti yöneticisi siyasi çıkarları için kendi halkını böyle ölüm tuzağına sürüklemeyi vicdanına sığdırabilirdi?  

Demokrasinin kusursuz işlediği her ülkede yasalar böylesi toplu katliam niteliğindeki suçlar karşısında susmaz, gereken işlemi yapardı.  

Neredeyse kimsenin gıkı çıkmadı, çıkmıyor... 

Sarayın emrindeki hukuk erbabına(!) Mevlana’nın şu sözünü hatırlatalım: 

İlahi adalette zaman aşımı yoktur. O bir gün mutlaka tecelli edecektir” 

 

O gün geldiğinde herkes kendi payına düşene katlanır.  

 

Bir zamanlar basında Ripley imzası ile yayınlanan garip ama gerçek olayların anlatıldığı, sonra kitaplaştırılan “İster İnan İster İnanma” köşeleri vardı.  

 

19 yıldır ülkemizde yaşananların yanında  “İster inan, ister inanma” öyküleri çok sönük kalır.  

 

Bütün bunlar neyi çağrıştırıyor? 

İmam Hatip Okulundan kurul kararıyla alınmış bir diploma...  

Eyüp Lisesinden alındığı söylenen ancak bugüne kadar varlığına izine rastlanmamış bir lise diploması... 

Mamara Üniversitesi Ticarî Bilimler Fakültesi’nden fakülte kurulmadan bir yıl önce alınmış(!) biri ötekinin sahteliğini kanıtlayan uyduruk iki üniversite diploması... 

 

Mühürsüz, geçersiz zarflardan çıkan 2,5 milyon sahte seçmenin oyları ile gaspedilen bir koltuk... 

 

Bütün bunlar dünyanın gözleri önünde yaşandığı için yabancıların da süzgecine takılmış durumda. 

 

Geçtiğimiz aylarda bu ucube siyasi düzen Fransa’da yayınlanan Le Point dergisinde manşete taşınmış ve derginin kapağında “şahsım devleti” iktidarı başının görseline “L'ÉRADUCATEUR” tanımıyla yer verilmişti.  

 

Malum, L'Éraducateur sözcüğünün Türkçe karşılığı “yıkıcı”, “yok edici”, “kökünü kazıyıcı” gibi kavramlar... 

 

 

Cumhuriyetin kurduğu fabrikaların, Hıfzıssıhha Enstitüsünün, Atatürk Hava Limanı gibi kurumların, ulusumuzun daha nice maddi ve manevi değerlerinin kökünün kazınmasını Fransızlar bile görmüş ama biz göremiyoruz. 

 

Eşsiz önderimiz Atatürk Türk ulusunu her konuda olduğu gibi bu konuda da nasıl uyarmıştı hatırlayalım: 

 

Vatandaşlar, vatanınızda herhangi bir şahsı, istediğinizi sevebilirsiniz, kardeşiniz gibi, arkadaşınız gibi, babanız gibi, evlâdınız gibi, sevgiliniz gibi sevebilirsiniz. Fakat bu sevgi sizi, millî mevcudiyetinizi bütün sevgilerinize rağmen herhangi bir şahsa, herhangi bir sevdiğinize vermeye sebep olmamalıdır. Bunun aksine hareket kadar büyük hata olamaz.” 

 



Bu yazı 3052 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI