Bugun...

Yalman Özgüner
CUMHURİYETİN YENİDEN RÖNESANSA GEREKSİNİMİ VAR...
Tarih: 02-07-2021 16:55:00 Güncelleme: 02-07-2021 16:55:00



EĞER siyasi iktidarla yönetime ortak ettiği irtica örgütü “iki cambaz bir ipte oynamaz” savaşı yaşamışlarsa...
O iktidarla kirli işler ortağı olan mafya babası yolları ayrıldığında iktidarın kirli çamaşırlarını ortaya saçmış ve “Ben temiz değilim ama benden daha kirliler var” diyorsa o ülke gırtlağına kadar pisliğe batmış demektir.
***
DEVLETİMİZİN kurucusu, ulusumuzun kurtarıcısına yapılan hakaretler ayyuka çıkmışsa...
Türklük unutturulmaya çalışılıyor, kamu kurumlarının adından T.C. ibaresi kaldırılıyorsa...
Laiklik, demokrasi, bilim düşmanlığıyla ülkemiz çağdaş devlet görüntüsünden uzaklaştırılmışsa...
Hukuk sadece iktidarın hizmetkârı olmuşsa...
Sahte diploma ve sahte seçmen oylarıyla, trafolara giren kedilerle, çöp konteynırlarında bulunan oylarla devlet adamı olunabiliyor, siyaset yalanlarla, tehditlerle, hakaretlerle yürütülüyor ise...
Liyakatsiz politikacıların aymazlıkları yüzünden devletin dış itibarı erimişse...
Ulusun onuru, güvencesi ordunun yüzyılların birikimi olan gelenekleri genetiği kumpaslarla heba edilmişse...
Hıfzıssıhha Enstitüsü gibi hizmet kurumlarının, kalkınmanın motoru olmuş fabrikaların ya kapılarına kilit vurulmuş ya da yerli yabancı demeden birilerine talan ettirilmişse...
Cehalet silahıyla çıkar aracı yapılan din, din olmaktan çıkmışsa...
Sabit gelirlilerin refah payı sürekli gerileyerek yoksullaşmayı derinleştiriyorsa...
Devleti yönetenler ülke yoksullaşırken servetlerine servet katıp safahat hayatı yaşarken ve yandaşlarına ülkenin zenginliklerini yağmalatarak onları da soyguna iştirak ettiriyorlarsa...
Şantaj, rüşvet, kara para aklama ustaları cihana nam salmışlarsa o ülke çürümeye terkedilmiş demektir.
***
ÇÖKÜŞÜN failini aramaya gerek yok...
Fransızların Türkçe karşılığı “kökünü kazıyıcı” olan L’éradicateur diye andığı kişi...
Lise diploması bile olmadığı iddialarını çürütemeyip “Ben iktisatçıyım” diyerek Merkez Bankasının özerkliğine müdahale ederek mali sistemin normal işleyişini engelliyor.
“Emir dinlemiyor” diye görevden alınan Merkez Bankası Başkanı sayısını unuttuk.
Ekonomi Emirle değil uzmanlık ve bilgi birikimiyle yönetilir
Ekonomi sadece, para-maliye yönetimi değil, aynı zamanda bilim ve eğitim politikalarıdır, teknolojik, sosyolojik gelişmedir, kültürdür, demokrasidir.
Merkez Bankası siyasetten bağımsız olarak durum analizi yapar iktidarın sorumlu makamı analiz sonuçlarına göre faiz-vergi-ücret politikalarını araç olarak kullanarak gerekli kararları alıp uygulamaya koyar.
Faiz artışlarının bütçe dengesinin bozulup, yatırımların yapılamaz hale geldiği durumlarda Merkez bankasının inisiyatifinde gerçekleştirilen yabancı sermayeyi çekmek, daralan para-kredi piyasasında bankalar mevduatını büyütüp yatırımlara finans kaynağı yaratmak, tasarruf sahiplerinin yüksek enflasyon karşısındaki zararını gidermek için düzenlendiğini görmek için ekonomist olmaya gerek yok.
Bütün dünyada Maliye yönetiminin anahtarı Merkez Bankalarındadır
Ekonomi tarihinde bunun en önemli örneklerinin başında Hitler Almanya’sında Merkez Bankası Reichsbank’ın Başkanlığını, ardından Ekonomi Bakanlığını yapan, sihirbaz maliyeci diye anılan Dr. Hjalmar Schacht’ın Birinci Dünya savaşından perişan çıkan Almanya’yı bütün dünyaya kafa tutan Almanya yapan ekonomi uygulamalarıdır.
Dünyada en gelişmiş ekonomilerinde bile ekonomik bunalım dönemleri sıkça yaşanır
O zaman ilk söz Merkez Bankasınındır. Siyasetçinin işlevi ise kurumun ve ekonomistlerin öngörülenlerini yasalar ya da kararnamelerle pratiğe geçirmektir
Sözgelişi ABD’li Profesör Galbraith sosyal reformlar uygulanmadan ekonomik sistemin iyileştirilemeyeceğini ve kapitalizmin yarattığı eşitsizliğin kamu müdahalesiyle önlenebileceğini savunan bir model oluşturdu.
Bir başka ekonomist Keynes ekonomik durgunlukla mücadelede özel sektör ağırlıklı ancak, özel sektörün verdiği kimi kararların yetersiz kalabileceği nedeniyle Keynesyen diye anılan karma ekonomi akımı yarattı.
Bunlara bakıp da Kemalist karma ekonomi modelini ve Atatürk’ün dehasını, ülkemizdeki Atatürk karşıtlığı cehaleti anmamak mümkün mü?
****
OSMANLI DA bilindiği gibi başta saray çevresince Türk kökenli halk Etrak-ı bi-idrak, Ermeniler Teb'a-i sadıka, Araplar Kavm-i necip diye nitelendiriliyordu.
Her toplumdan her çeşit insan çıkabileceği için insan karakteri “etnik” temelde değil, “insan” bazında değerlendirilmelidir.
Karakter özelliğini kişiye özgü akli meleke, eğitim düzeyi, çevreden edinilen gelenekler belirler.
Tersini düşünmek TV’de “kadın insan mıdır” diye panel düzenleyip kendini doğuran anası için “Kadın memeli hayvandır” sonucu çıkaran cahil Arap’a Kavm-i necip diye asalet yakıştırmaya benzer.
Etrak-ı bi-idrak söyleminin nereden çıktığı sorgulandığında iki faktör öne çıkar.
Saray ve çevresinde yazı dili olarak Arap alfabesi, konuşma dili olarak içinde Fransızca sözcüklerin yer aldığı Arabi-Farisi bir lisan kullanıldığı için büyük kitlelerin bu kültüre yabancılaşması...
Anadolu’da Türkçe konuşan göçebe Alevi Türkmenler in Sünni saray çevresince horlanması...
Türk kökenli olan ancak yazdıklarında, medresede verdiği derslerde Farsçayı kullanan ve Türkmenlere, ahilere düşman olan Mevlana mesnevisinde “Türk, güçlü kuvvetlidir ama akılsız ve kan dökücüdür” der.
Ahmet Vefik Paşa, çok sayıda göçmen barındıran Bursa’da vali iken gittiği bir ilçede halkla sohbet ederken milliyetlerini sorar.
Boşnak'ım, Arnavut'um, Gürcü'yüm, lazım, Ermeniyim, Çerkez'im gibi yanıtlar alırken yaşlı biri başını öne eğip utançla ezile büzüle “Türküm” der.
Paşa’nın “Neye saklıyorsun Türk olmak kabahat mi? ben de Türk'üm” demesiyle yaşlı adam eğik başını kaldırarak “Demek Türk’ten paşa da oluyormuş” diye sevinç gösterisinde bulunur.
Türklüğü Etrak-ı bi-idrak diye nitelemenin toplum psikolojisini nasıl bozduğunun ne kadar onur kırıcı olduğunun tarihi bir örneğidir bu.
Bu söylem ancak cehaletle savaşarak hafıza kayıtlarından silinir.
Günümüzün cehalet ortamı L’éradicateur iktidarının neden olduğu bütün hasarların temel nedeni, besleyicisidir...
Atatürk’ün çağdaş uygarlığın üstüne çıkma hedefi dindar ve kindar genç yetiştirme ilkelliğine kurban edildi.
Bilim, felsefi düşünce ortamı, sanatsal, kültürel değerler çağın gerisinde kaldı ve bu da cehaleti giderek derinleştirdi.
Batı’da eğer Rönesans olmasaydı Martin Luther’in dinde reform hareketi kolay kolay mayalanmaz, Rönesans da dinde reform olmasaydı çok büyük zorluklarla karşılaşırdı.
Dahi önderimiz Atatürk bilimde, sanatta, felsefi öğretide Batılıların yüzlerce yılda başarabildiği Rönesans hareketini, laiklik ilkesini de uygulayarak 15 yıldan daha kısa bir sürede gerçekleştirme mucizesini göstermişti.
AKP iktidarı ilkokul mezunu saray hatununun “80 yıllık pislik” diye nitelediği Türk Rönesans’ını neredeyse ortaçağ karanlığına gömdü.
Bugün çağdaşlaşma adına geniş kitlelere ulaşan bilimsel, kültürel, sanatsal, felsefi bir etkinlik yok.
Bu nedenle ülkemizin Atatürk’ün gösterdiği yolda ilerleyerek acilen yeni bir Rönesans yaratması gerekiyor.
***
ÇAĞDAŞLAŞMANIN ana gıdası bilimsel ve felsefi düşünce ortamıdır
Atatürk’le başlayan o ortam Atatürk’ten sonra karamaya başlayıp AKP eliyle yok edildi,
Devrimcilik anlayışında “donar kalırız” diyerek dogmatizme yer vermeyen büyük önderimizin “Yolunda yürüyen bir yolcunun, yalnız ufku görmesi kâfi değildir. Muhakkak ufkun ötesini de görmesi ve bilmesi lazımdır” şeklindeki sözleri bilim ve felsefi çalışmaların süreklilik gereğine bir göndermedir.
Uygarlık bilimin ve felsefenin kendileriyle yarışmasıyla yükselir
Buna en güzel örnek Einstein’ın İzafiyet Teorisi öne çıkmışken, Max Planck’ın Kuantum Teorisinin ilerleyen dönemde atak yapıp “çift yarık” deneyi ile izafiyet teorisinin bir adım önüne geçmiş gibi olmasıdır.
Evreni dindar ve kindar kafasıyla değil Atatürk’ün hedefi olan fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür dimağlarla kavrayabilir, aksi takdirde çağdışılığın karanlığında kaybolur gideriz.
İşte bunun için Atatürk Rönesans’ına ihtiyacımız var...
***
FELSEFE, bilimin parçalara ayırarak araştırdığı paradigmayı akıl yürütme yoluyla bir bütün olarak ele alarak önermeler yapar, bilim de felsefenin önermelerini ölçer hesaplar kesinleştirmeye yönelir.
Bilimin de felsefenin de yöntemlerine eleştirel bakış temeldir
Bilim ve felsefe imece usulü yaşayan çok iyi iki komşu gibidir.
Günümüzde bilim ortamı uygun olmadığı için yurtdışına gidip büyük başarılara imza atan bilim insanlarımız var,
Cumhuriyet tarihi kesitinde bakıldığında son örneği Prof. Takiyettin Mengüşoğlu olmak üzere Ziya Gökalp, Rıza Tevfik, Şekip Tunç, Cemil Sena, Hilmi Ziya Ülken gibi isimler felsefi düşünceye büyük katkılar verdiler.
Ülkemizde yaratıcılığı kısırlaşan Felsefe artık konuşulur yazılır olmaya başlasa da geniş kitlelere ulaşıp toplumun ilgisini çekebilmenin çok uzağında...
Yeni yazılmış çalışma metinlerini lügatlere bakmadan anlamak neredeyse imkânsız...
Felsefi çalışmalar yapanlar adeta bir felsefe dili aristokrasi yaratmışlar kendileri yazıp kendileri okuyorlar. Oysa oldukça olgunlaşan dilimiz felsefe üretmeye engel değil.
Bu aydın ukalalığı deyişini akla getirmiyor mu?
Aydın ukalalığının toplumsal etkisi en az kara cehalet etkisi kadar tehlikelidir.
Önceki nesil felsefecilerinin yazdıklarını da yapılan çeviri metinleri de az çok eğitimli kişiler ciddi bir sıkıntı çekmeden okuyup anlayabilir.
Eğer felsefe dili üzerinde düzenleme yapmak gerekliyse müselles’e üçgen, murabba’ya kare, mustatîl’e dikdörtgen, müselles-i mütesâviyü'l-adlâ'ya eşkenar üçgen, gibi adlar vererek herkesin kolayca anlayacağı bir geometri dili yaratan Atatürk’ün yolundan gitmek daha uygun olmaz mı?
Son döneme ait felsefi metinler genellikle son iki asırdır fikir dünyasına diyalektik düşünce analizi ile damgasını vuran Hegel mesajları üzerine kuruluyor.
Felsefe insanı ve evreni tarih gibi fizik, kimya gibi parçalar halinde inceleyen bilimden farklı olarak parça parça değil bilginin kaynağını, doğruluğunu ve geçerliliğini sorgulayan epistemoloji disiplini gereği bütüncüllük içinde ele aldığı için felsefi çalışma felsefenin doğuşuna kadar inmeyi gerektirir.
Sözgelişi Hegel felsefi düşünce tarihinde önemli bir merhaledir ama Hegel’i doğru anlamak için diyalektik düşüncenin tohumunu atan antik çağ düşünürü Herakleitos’u ve Empedokles’i, Demokritos’u, Sokrates’i, Platon’u, Aristoteles’i, Descartes’ı, Kant’ı atlamamak gerekir.
Eğer onlar olmasaydı Hegel yine olabilirdi ama bugün bilinen Hegel gibi bir Hegel olabilir miydi acaba?
Bunun irdelemek ve yanıtını vermek ancak Atatürk’çe düşünme yöntemiyle mümkün olabilir.
***
NEREDEN nereye geldik...
Kurum bilançosunda 40 paranın hangi hesapta olduğunun günlerce araştırıldığı “Kurucu”nun günlerinden “Sıfırla oğlum sıfırla” talimatıyla içinde yetimin, garibanın hakkı olan, milyarlı rakamlarla ifade edilen doların, avronun zulalara kaçırıldığı “Kökünü Kazıyıcı”nın günlerine...
İşte bunun için acilen Atatürk Rönesans’ına büyük ihtiyaç var...
 



Bu yazı 2991 defa okunmuştur.

YORUMLAR



YAZARIN DİĞER YAZILARI